TERAPİ

-Neredesin?

-O evdeyim. Garip kokusunu duyabiliyorum. Çok küçüğüm. Annemi özledim, o artık beni hiç sevmiyor, hep ağlıyor. Babaannemle uyuyorum artık.  Alacakaranlıkta aniden uyanıyorum. Aklımdaki tek şey annem. Babaannem hala uyuyor. Annemin yanına gideceğim. Annemin yattığı odanın kapısına geliyorum.  İçeriden sesler geliyor, fısıldaşıyor birileri. Korkuyorum. Kapı kendiliğinden açılıyor. Amcam. Dedem de içeride. Havada debelenen ayaklar görüyorum. Amcam kapıyı hızla kapatıp beni kucaklıyor. Babaannemin yanına yatırıyor. Sarılıyorum babaanneme, sımsıkı sarılıyorum. Babaannem uyanmıyor.

-Neredesin?

-Babaannemin yatağında uyanıyorum. Altım ıslak, karnım aç. Dışarıdan ağlama, bağırma sesleri geliyor. Kapıyı açıyorum, çok kalabalık koridor. Babaannem iki eliyle başını, dizlerini döverek ağlıyor. Beni görünce daha çok bağırıyor. Korkuyorum. Annem kendi canına kıymış, babaannem diyor. Annem yok artık. Babam çok uzaklarda.

-Neredesin?

-Bir at arabasındayım. Ağlamaktan boğulacağım. Babam beni tutmaya çalışıyor. Kara gözlüklü kadın bana bir şeyler söylüyor. Kurtarıyorum kendimi, atıyorum arabadan. Her yanım sıyrık içinde, hiç aldırmıyorum. Koşuyorum tüm gücümle babaanneme. “Gitmiyicem ben, onlarla gitmiyicem.” Çığlık çığlığa bağırıyorum. Arkamdan geliyorlar. Babaanneme daha sıkı sarılıyorum. Babam çok kızgın, kara gözlüklü kadının sesi çok yumuşak. Dizleri üstüne çöküyor önümde: “Orayı çok seveceksin Aliye. Eğer sevmesen sana söz geri getiririm seni. Bak kardeşinde gelecek yakında.” Şiş karnını gösteriyor bana. Biliyorum ben rüyamda gördüm; o kara gözlüklerin altında iki kocaman kara delik var, karnında da yılanlar oynaşıyor. İtiyorum onu var gücümle, düşüyor. Babam vuracak bana, engel oluyor kara gözlüklü kadın. At arabasına binip gidiyorlar. Çok rahatlıyorum.

-Neredesin?

– Dedem sekide oturmuş sigara içiyor, amcam bir bıçakla kalın bir sopayı yontuyor. “Babaanne ben annemi ölürken gördüm,” diyorum. Zaman duruyor sanki, herkes heykele dönüşüyor, ben hariç. “Valla gördüm. Amcamla dedem de ordaydı. Sor istersen babaanne.” Amcam elindeki bıçağı sıkıyor, korkunç gözlerle bakıyor bana, dedem boğuluyormuş gibi öksürüyor. Amcam yerinden fırlıyor, “Ne diyorsun sen be?” diye bağırıyor. Elinde ki bıçakla beni öldürecek. Babaannem üstüme kapanıyor, yalvarıyor, “Yapma oğul, dur!” Bir tekme savuruyor amcam, tam belimin ortasına geliyor ve orada kalıyor. Amcam sinirle çıkıp gidiyor, tekmesi hala sırtımda. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyor. Dedem hala öksürüyor. Babaannem ağlıyor.

-Neredesin?

Amcam evleniyor. Babam, karısı ve kızıyla gelmiş. Aslı ne güzel giyinmiş. Gülümsüyor bana. Bebekleri var. Birini de bana getirmiş. O kendi bebeğinin annesi oluyor ben kendi bebeğimin. Topraktan mama yapmış Aslı, bebeğine yediriyor. Tarifsiz bir huzursuzluk göğüs kafesimde oynaşıyor. Aslı çok mutlu.  Oturduğum yerden onu seyrediyorum. Elimi koyduğum yerde, tam parmak ucumda bir taş var. Alıyorum o taşı hiç düşünmüyorum, fırlatıyorum Aslı’ya. ” Anne,” diye ağlıyor Aslı. Aslı’nın başından kan akıyor. Kaçıyorum. Bunu yapmak istemedim ben, gerçekten istemedim, öylece oluverdi. Babaannemin ambarındayım, saklanıyorum. Çok garip kokuyor burası. Karnım aç. Kurutulmuş yoğurtları emiyorum. Babaannemin sesini duyuyorum, ”Kim açık bıraktı bu ambarın kapısını”. Kilitleyecek kapıyı, ”Babaanne!” diye bağırıyorum. Gitmişler, aramamışlar beni. Büyük şehirdeki kendi evlerine gitmişler. Bir daha gelmezler, ben Aslı’nın canını yaktım.

-Neredesin?

Bekliyorum, gördüm amcam bir torba yaş üzüm getirdi. Ne zaman yiyeceğiz, iki gün oldu? Neden hala yemiyoruz? “Babaanne?”, “He can.” , ”Keşke üzüm, yaş üzüm olsa da yesek”, “He keşke olsa da yesek” , “Yok mu?” ,”Yok bala ne üzümü?” Üzüm yok, bana hiçbir şey yok. Amcam tekmesini sırtımda bıraktığından beri beni hiç sevmiyor. Ben de korkuyorum ondan. Yatağıma gidiyorum, yorganı başıma çekip, avucumun içini yalıyorum. Güler dedi. “ Canın bir şeyi çok çekerse ve yiyemezsen avcunun içini yala, yoksa bir yerin şişer.”

-Neredesin?

-Hazırlanıyorum. Artık kurtuluyorum bu evden. Ebe hemşirelik kazandım. Çok mutluyum. Amcamın karısına hizmetcilik etmeyeceğim artık. Gidiyorum.

-Neredesin?

Hastane odasındayım. Babam çok hasta, kanser. Aslı ve Sıla, babamın kızları, elini tutuyorlar, öpüyorlar onu. “Canım babam ağrın var mı?” diyor Aslı, saçını okşuyor babamın. Yine göğüs kafesimde oynaşan tarifsiz huzursuzluk.  Dikenli bir el kalbimi avucuna almış sıkıyor sanki. Yoksa kıskançlık mı bu?  Öfkem kendine yatak arayan coşkun bir ırmak, bulamazsa vücudumdaki kıl kökleri de dahil her delikten fışkıracak. Suçlu kim? Ben öfkemi kime püskürteceğim? Neden beni bıraktın baba? Ben mi istedim kalmayı? Ben mi suçluyum? Suçlu: altı yaşındaki Aliye. Bağırmak istiyorum, avazımın çıktığı kadar bağırmak.

-Neredesin?

Neden görmek istedim annemin otopsi raporunu?  Öldüğünde hamileymiş annem, iki aylık hamile. Nasıl? “Bu mümkün mü baba?”  Konuşmuyor babam, konuşamıyor, durumu çok ağır. “Yorma,” diyor babamın karısı, “Babanı yorma.” Ağlıyorum, hüngür hüngür ağlıyorum. Babam güçlükle elimi tutuyor, o da ağlıyor. Babam benim için ağlıyor. Artık kara gözlükleri olmayan babamın karısı da ağlıyor. Gözlerine bakıyorum, güzelmiş gözleri.

-Neredesin?

Yeniden o evdeyim. Garip kokusu hiç değişmemiş. Babaannem yok artık, dedem yatalak. Yanına yaklaşıyorum dedemin, çok kötü kokuyor.  Beni tanımıyor. Yengem bağırarak, “Aliye, Aliye hatırlamadın mı?” diyor.  Dedem dişsiz ağzını açıp yüzüme bakıyor. Midem bulanıyor, gitmek istiyorum. Nefret ediyorum buradan. “Amcam nerede?” diyorum. “Gelir birazdan,” diyor yengem. “Zıkkımlanıyordur bir yerde. Canımdan bezdim Aliye. Bu adamda benim başımda, hiçbir işin ucundan tutmuyor amcan. Ayyaşın teki, ne var ne yoksa sattı. Kala kala bir inek, bir de bu yıkık ev…” Anlatıyor yengem, duymuyorum onu artık. Sağ elim çantamda ki silahı sımsıkı tutuyor. Kapı açılıyor, amcam mı geldi? Hayır. Annem, benim yaşımda gencecik. Yengemin yanından geçiyor, dedeme bakıyor, gelip yanıma oturuyor. Yengem hala anlatıyor. Sevgiyle bakıyor yüzüme annem, çantanın içindeki elimi tutuyor. “Git buradan Aliye, arkana bile bakma git. Sonsuza kadar git bu yerden. Kurtar kendini,” diyor.  “Ama onlar sana…” diyecek oluyorum sözümü kesiyor. “Boş ver onları. Allahlarından bulmuş onlar.” Öpüyor beni, koklayarak öpüyor, tam hayal ettiğim gibi. Sonsuza kadar böyle kalalım, içime huzur akıyor. Çantadaki elimi çıkarıyor. Gidip kapıyı açıyor, bekliyor. Yerimden kalkmamı bekliyor. Gidiyorum, açık kapıdan çıkıp gidiyorum. “Ya sen, sen de gel,”  demek için dönüyorum, yengem, “Kız nereye?” diyor.  Cevap vermiyorum. Koşuyorum, son minibüse yetişmek için koşuyorum. Bir daha bu küçük iğrenç kasabaya ayak basmamak üzere koşuyorum. Ağlamıyorum. Ağlamayacağım.

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: