Nereden tanıyordu onu? Üstelik çok iyi tanıyor olmalıydı. Beyninin karanlıklarında patlayan flaşlarla adamın tebessüm ederken, konuşurken, kahkaha atarken yaptığı mimikleri görebiliyordu. Demek ki bu adamla epey sohbet etmişti. Peki, ama nerede, ne zaman? Hatırlamazsa asla rahat edemezdi.

İş yerinden kızlar bu akşam için plan yapmışlar. Oya,  gidemeyeceği için yine bir ton laf edeceklerdi, “Biraz da kendin için yaşamalısın. Bir gece de kocan ilgilensin çocuklarla. Her çarşamba halı saha maçına, her cumartesi arkadaşlarıyla kafa dağıtmaya gidiyor ya. Bir kerede sen çık. Çocuklar yalnız senin mi?” Daha neler neler.  Nermin  de başlar, ”Bana bak da ders al kızım. Ne yapsan yaranamazsın bu erkeklere. İşsiz güçsüz adama yıllarca baktım, adama iş beğendiremedik. Niye beğensin ki evde oturup ekmek elden su gölden yaşamak dururken. Nasılsa eşek Nermin var ya. Ne oldu sonra buldu bir orospu, defolup gitti. Çocuklarını bile görmeye tenezzül etmiyor.”

Doğruydu aslında; en son ne zaman yalnızca  kendisi için bir şey yapmıştı? Hayatında hep bir şeyleri sırtlanması gerekmişti, sorumluluk duygusu tavan yapmıştı. Bu durum da onun her şeyi abartmasına sebep oluyordu. İlk önce iyi bir çocuk olmayı, sonra iyi bir eş olmayı, son olarak da iyi bir anne olmayı abartmıştı. Çocuklar bu gün ne yemeli, ne zaman yatıp ne zaman kalkmalı, bu gün onlarla hangi faydalı oyunları oynamalı. Kaliteli zaman geçirmeye çabalıyordu çocuklarıyla. Bu tanımlama oğlunun okulundaki rehber öğretmene aitdi, “Her gün en az yarım saat baba ve anneyle ayrı ayrı kaliteli zaman geçirmeli çocuklar.” Babalarının böyle bir zaman ayırması beklenemezdi, çok çalışıyordu o. Peki kimin için bu kadar çok çalışıyordu? Çocukları için tabi. Baba bu kadar meşgulken Oya onun yerine de ilgilenmeliydi çocuklarla. Anneliği bu kadar abartmışken çocukları bir yabancıya emanet edip işe gitmek korkunçtu. Bu durumu çocukları için hafifletmeliydi; öğle tatilinde mesai arkadaşları yemeği bugün nerede yesek planları yaparken o, otobüse atladığı gibi soluğu evde alıyordu. Çocuklar da bu duruma öyle alışmışlardı ki bir gün gidemeyecek olsa, onlara yaşatacağı hayal kırıklığı Oya’nın kalbinin üstüne beton gibi oturuyordu.

O gün, öğlen işten çıkıp eve koşarken gördü onu. Kırmızı ışıkta duran arabalardan birinin içindeydi ve dikkatle Oya’ya bakıyordu. Oya da baktı ona. Tanıyordu onu. Flaşlar patlayıp söndü. Çok iyi tanıyordu onu. Ama nereden? Adamın ona selam vereceğini sandı biran ama çoktan yanan yeşil  ışık yüzünden çınlayan korna sesleriyle panikleyip gaza bastı. Araba kaybolana kadar dikiz aynasından kendisine  bakan gözlerini görebiliyordu. Adamın bakışları öyle etkileyiciydi ki, arabanın arkasından koşmak istedi. Olduğu yerde kala kalmıştı, başı arabanın uzaklaştığı yönde kilitli. Bir flaş, adam yarı çıplak gülümsüyor. Nasıl? Nerede? Ne zaman? Unuttuğu bir şeyi hatırlamaya çalışmak bazen günlerce sürebiliyordu. Hatırlayamayınca çabalamaktan vazgeçiyordu. Sonra hiç olmadık bir zamanda aylar önce hatırlayamadığı bir isim ya da sima kendiliğinden beyninin en aydınlık yerinde beliriveriyordu. Bu seferki farklıydı, bu adamı çok iyi tanıyordu. Onu neredeyse çıplak bir şekilde görmüştü. Kendisine öyle ısrarlı bir şekilde baktığına göre o da Oya’yı tanıyordu. Keşke konuşma şansları olsaydı.

Evin kapısına anahtarı sokarken hala adamı hatırlamaya çalışıyordu. İçeri girdiği gibi dört yaşındaki kızı üzerine atladı, ağlayarak anlatıyordu, abisi onu ittirmişti kafası dolaba çarpmıştı. Okula gitmek için hazırlanan abi, annesinin söz söylemesine fırsat vermeden heyecanla kendini savunmaya geçti, kardeşi kitabını çekmişti neredeyse yırtılıyordu. Çocuklar bir birlerine girmişti, itişip kakışmaya başlayınca Oya daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı, avazının çıktığı kadar , “Yeter,” diye bağırdı. Çocuklar donup kalmıştı. Bakıcı kadın bile korkmuştu. Yatak odasına girip kapıyı kapattı Oya. Çocuklardan çıt çıkmıyordu. Yalnız bakıcı kadının, sesinin yatak odasından duyulmasını isteyip de duyulmasını istemiyorum tonuyla çocuklara çıkışması ,”Sonunda annenizi çıldırtmayı başardınız. Aferin size. Hadi oturun masaya da yemeğinizi yiyin hemen.”

Tuvalet masasının üstünde ki düğün fotoğraflarına baktı. Sürekli gözünün önünde duran bu fotoğrafları sanki ilk defa görüyor gibiydi. Resimlerde kendisi olması gereken kadın ona hiç benzemiyordu. Hiç fark etmeden nasıl bu kadar değişebilmişti? Fotoğraflardaki dal gibi ince, koca gözlü kız gerçekten o muydu? O adam onu eskiden tanıyorsa, muhtemelen öyle, şu anki haliyle tanıması mümkün mü?

Odanın kapısı ürkek çalındı. Çocuklar korkarak içeri girdiler. Arkalarında bekleyen kadından cesaret almak için dönüp arkaya baktılar. Kadın yürüyün işareti yapınca annelerinin yanına kadar geldiler. İkisi birden, “Özür dileriz anne, bir daha kavga etmeyeceğiz. Bizi affet.” Oya’nın içi cız etti. Ezberletilmiş bu kelimeler değildi sebebi. Çocuklarının ondan korkması sarsmıştı onu. Sımsıkı sarıldı çocuklarına.

Oğlunu okul servisine bindirip tekrar işe dönerken ne o adamı düşünüyordu ne de yılların yıprattığı bedenini. Anneydi o, çocukların ona ihtiyacı vardı. Kendi hayatı artık dönülmez bir yerdeydi.  Kendinden geçen bir çok şey çocukları için ufukta bir pırlanta gibi parlıyordu. Çocukları onun gibi sıradan bir hayat sürmeyeceklerdi.

O gece gördüğü rüya olmasaydı, o adamı bir daha aklına bile getirmeyecekti belki de. Adamın kollarındaydı. Kendisini hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu, güvenli. Adama anlatılmayacak bir yakınlık duyuyordu. Sevişmeye başladılar, isteyerek, şehvetle sokuluyordu adama. Aniden uyandı, karanlıktı. Vücudu duyduğu hazzın etkisindeydi hala. Suçluluk ve korku sardı içini. Evliliklerinin ilk günlerinde bile kocasıyla böyle isteyerek sevişmemişti.  Bilinci ona nasıl bir oyun oynuyordu böyle. Kimdi bu adam? Yeniden tüm benliğiyle hatırlamak için zorladı kendini. Rüyada bile olsa bu adam ona tanıdığı tüm insanlardan yakındı. Acaba şu anda neredeydi ve dün kırmızı ışıkta gördüğü kadını düşünüyor muydu? Belki de o  hatırlıyordur. Bir türlü yeniden uyuyamadı. Halbuki yeniden o rüyaya dönmeyi ne kadar isterdi. Sabaha kadar yatakta dönüp durdu.

O gün işte hiç iyi değildi. Mutlak bir sorunu olduğunu düşünüp ısrar eden iş arkadaşlarına yalnızca uykusuz olduğunu söylemişti. Evet, uykusuzdu ama bütün neden bu değildi, o rüyayı kafasından atamıyordu. Gerçek hayatta da kendisini böyle mutlu, güvende hissettirecek bir adam… Kocasını düşündü, hep çok çalışıyordu, hep yorgundu. Eve geç saatlerde geliyordu, yemek yiyip koltukta uyuya kalıyordu. Oya’yla ilgilenmek bir yana çocukların yüzüne bile bakmıyordu. Oya kaç defa yalvarmıştı, “Şu oğlanın ödevlerini yapmasına yardım et ne olur, bir on beş dakika bari.” Söylene söylene kabul etse bile layıkıyla yapmıyordu. Ya çocuğu azarlıyordu ya da çocuğu unutup cep telefonuyla meşgul oluyordu.

O öğlen, eve giderken adamı gördüğü yerde tüm arabalara baktı. Kaybettiği bir şeyi arıyor gibiydi. Bir zamanlar sahip olduğu bir şeydi bu. Bunu hissediyordu.

Mutsuzdu artık Oya. Belki de hep mutsuzdu da şimdi fark etmişti bunu. Eskiden önemsediği bir çok şeyi artık önemsemiyordu. Çocuklara yemeleri için bazen sadece makarna haşlıyor ya da patates kızartıyordu. Ortada dolanmasınlar, gereksiz konuşmasınlar istiyordu. Kocasına hiç tahammül edemiyordu. Yapay bir sevecenlikle Oya’ya neler olduğunu öğrenmeye çalışıyordu kocası, “Çocukları perişan ediyorsun Oyacım, ne olur kendine gel.” Eşeğini kaybeden yükü kendi sırtlanır. Yemeğini yiyip, yorgunum diye yatamıyordu artık. Çocukların banyosunu bile yaptırıyordu.

Oya’nın tek yapmak istediği şey uzanmak ve o adamla yaşayacağı ya da belki de yaşadığı hayatı tüm ayrıntılarıyla hayal etmekti. Evet, belki de o adamla rüyalarındaki kadar yakındı bir zamanlar. Bunları hatırlayamıyordu çünkü… Düşündükleri ona da saçma geliyordu ama başka bir açıklaması olamazdı. Hafızası sininmiş, sonra da bu eve getirilip yeni bir hayatın geçmişi tüm ayrıntılarıyla beynine kazınmıştı. Sıkıcı, kötü, sıradan bir hayat. Hatırlamayacağını düşünmüşlerdi. Ama becerememişlerdi, rüyalarının da yardımıyla tüm gizemi çözecekti. Bunu ona kim yapmıştı? Kim bu güce sahipti? Neden? Gerçek bu kadar gerçek dışı olmasa da o, böyle düşünmek istiyordu.

Öğlenleri  o adamı yeniden görmek umuduyla, gördüğü yerde bekliyordu. Tüm arabaları hiç kaçırmadan inceliyordu. Gelip geçen insanların dikkatini çekmiyordu ama seyyar satıcılar ona garip garip bakar olmuşlardı. İşine konsantre olamıyordu. Onu idare etmeye çalışan arkadaşları da artık bıkmıştı. Evde durum çok daha vahimdi. Hiçbir düzen kalmamıştı. Kocası düzelir umuduyla sabretmişti ama Oya düzelmek yerine gittikçe kötüleşiyordu.

Hatırlayamıyordu, beyninin en karanlık mekanlarını görmeye çalışmaktan yorgun düşünce, yaşadıkları muhtemel, güzel anları hayal ederek uyuya kalıyordu. İşe gitmiyordu artık. Günün çoğunu ışıklarda yeniden onu görme umuduyla geçiriyor, evde olduğunda da odasından çıkmıyordu. Kimseyle konuşmuyor, doğru dürüst yemiyordu.

Sonunda farklı bir şey hatırladı; rüyasında kendisine koca bir buket çiçek veren adama “Ne kadar incesin Keremcim” demişti. Uyandığında kalbi yerinden fırlayacak kadar hızlı çarpıyordu. Artık hiç şüphesi yoktu, bu Kerem onun, dünya da ender bulunan gerçek aşkıydı. Belki de bu bir sınavdı ve Oya kazanmak üzereydi bu sınavı. Bulacaktı onu. Çılgın gibi çıktı odadan. Bir daha buraya dönmeyecekti.

Gözlerini  sonsuz bir beyazlığa açtı. Bembeyaz bir yatakta yatıyordu. Kerem başucundaydı. Bulmuştu işte, o bulmuştu onu. Ağzını açmak istedi açamadı, kolunu kaldırmak istedi kaldıramadı. Bir kadın sesi yankılandı, “Keremcim hadi artık gidelim.” Sesin geldiği yöne çevirdi başını Oya. Tanıyordu bu kadını liseden sınıf arkadaşı Selma. Kerem’in omzunun üstünden gülümseyerek Oya’ya bakıyordu. Oya’nın tüm vücudu çaresizlik yangınında eriyordu sanki. Avazının çıktığı kadar hayır diye bağırmak istedi, sesi çıkmıyordu.

Birisi ağlıyordu. Gözlerini güçlükle açtı Oya. Bir hastane odasındaydı ve başucunda ağlayan kişi annesiydi. Neden buradaydı ve işleri ne kadar ileri götürmüştü. Geri dönmek mümkün müydü? Son haftalarda yaşanan şeyleri çocuklar unutabilecek miydi? Okuldayken hiç yakın değillerdi Selma ile. Sadece liseden sınıf arkadaşı, şımarık, uçarı Selma. Evliliklerinin ilk yılında, Oya dört aylık hamileyken gittikleri tatil köyünde tesadüfen karşılaşmışlardı Selma ve mükemmel koçası Kerem’le. Oya’nın bencil kocası, hamile karısını yalnız bırakıp, genç ve güzel Rus animatörlerle eğlenirken, Oya, Kerem’i izliyordu. Kerem karısına yiyecek içecek taşıyordu. Etraftan çiçekler topluyordu karısına. Sürekli karısının kulağına bir şeyler fısıldıyordu, kıkırdıyordu Selma. Elele tutuşup denize giriyorlardı. Selma’yı havluya sarıp, dudağına bir öpücük konduruyordu. Biliyordu artık, hatırlamıştı Kerem, Selma’ya aitti. Hatırlamıştı. Artık rahat bir nefes alabilirdi.

 

 

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: