Tarlabaşı’nda eski bir apartman. Girişten sonra iki kat aşağıda bir kapı. Açılıyor kapı, yoğun iğrenç bir koku karşılıyor geleni. Tonlarca sigara içilmiş,  sigaranın dumanı yoğun neme karışmış ve ağırlaşıp sonsuzlaşmış. Yalnız bu değil, başka kokularda var; acılı ekşili kusmuk kokusu, giderlerden gelen iğrenç lağım kokusu… Kokular birbirlerine üstün gelme çabasındalar sanki. Lamba yanınca ortaya çıkan manzara bu korkunç kokuyu resmediyor. Ev değil aslında burası, tek bir oda. Alçak tavanlı bu yerde hiç pencere yok. Duvarlar nemden kabarmış. Eski bir çekyattan başka kayda değer bir eşya görünmüyor. Yerler, bardak ve bira şişeleriyle dolu.  Sigara izmaritleri küllük ve bardaklardan taşmış yerlerde dolaşıyorlar. Bir tarafta üst üste konulmuş kolilerin ağzı açık olanında kitaplar görünüyor. Bu kolilere yaslanan eski bağlama dışarıdan yeni gelen arkadaşı gitarı kucaklıyor. Yüzlerini duvara dönmüş, bu manzaraya katlanamayan yağlı boya tablolar, henüz tamamlanmamış arkadaşlarını bekliyorlar.  Henüz tamamlanmamış tabloda kadın olduğu anlaşılan simge, başını gökyüzüne uzatmış. Kolları ve bacakları toprağa gömülü olmasa gökyüzüne uçacak. Topraktan çıkan bitki ve ağaçlar irili ufaklı penisler şeklinde. Tuvalet olduğu anlaşılan odanın dibindeki kapı açık. Oraya doğru yaklaşıldıkça ortamdaki pis kokuya katkısı öznel olarak anlaşılıyor. Bu kapının solunda mutfak olarak kullanıldığı anlaşılan bir metrelik tezgâhta bir lavabo ve bir de elektrikli ocak var. Lavabodan taşan bulaşıklar elektrikli ocağı altlarına almışlar. Tezgâhın altında kapak olmadığı için bozuk giderden akan pis su birikintileri görülebiliyor.

Genç kadının içini büyük bir pişmanlık kaplamıştı.  Anneannesinin dediği gibi buraya iti bağlasan bir dakika durmazdı. El ve ayakları buz kesmişti ama elleri aynı zamanda terliyordu. Burayı hemen terk etmeliydi. Ama nasıl?

Durun! Lütfen burada durun. Bu genç kadın o kadarda zavallı ve masum değil. Biliyorum, çünkü o genç kadın benim.  Kimseyi kandırmak istemem. O yüzden size her şeyi en başından, samimiyetle anlatacağım.

Arif’le, namı diğer Kızıl Arif’le yıllar sonra İstiklal caddesinde karşılaştık. İstiklal caddesi, İstanbul’un en büyülü yeri bence.(Adı geçince bunu söylemeden edemedim.) Ben entel bir edayla İstiklaldeki kitapçılara girip çıkarken, karşıdan bana doğru yürüyen bizim Kızılı gördüm. Çok heyecanlandım. Ama bağırarak ona doğru koşmadım, yanıma kadar gelmesine müsaade ettim. O beni fark etmemişti. On yıldır görmediğim Arif hiç değişmemişti. Siyah kıvırcık lüleleri (Evet Arif’in dışı kızıl değil), siyah çerçeveli yuvarlak gözlükleri, sırtında gitarı… Ufak tefek olan Arif eskisinden daha zayıf gözüküyor. Siyah bluzunu, gri kotunun içine sokmuş, kemeriyle belini iyice büzdürmüş. Yanıma gelene kadar düşen gözlüğünü işaret parmağıyla burnunun üstüne iki kere ittirdi. Bunu hep yapardı. Bir de konuşurken lülelerini parmağına dolayıp çekerdi. Tam yanımdan geçip gidecekken ” Kızıl,” dedim. Beni görünce gözlerinin içi parladı. Üniversitede aynı gurubun üyeleriydik.  O guruptaki herkes birbiriyle otomatik dost sayılırdı. O zamanlar Arif benden hoşlanırdı. Bunu biliyordum ama hiç açılmadı. Sarıldık birbirimize. Oturduk bir yerde. Tıbbı son yılında bırakmış, doktor olmak istememiş. Üzüldüm. Hayatını birkaç arkadaşıyla bir barda çalarak kazanıyormuş. Onunla ilgili herkesin ortak kanısı çok zeki oluşuydu. Üst düzey bir asker olduğunu hatırladığım babasını hiç sevmezdi. Ben yüksekokul okuduğumdan çok çabuk ayrılmıştım aralarından. Geride kalanları sordum. Bildiklerini anlattı. Evet, hala lülelerini parmağına doluyordu. Tırnakları uzundu ve içleri simsiyahtı. Parmakları da boyalıydı. O da beni sordu. Tabiki ona evde kalma korkusuna kapıldığımı, bir an önce bir koca bulmanın peşine düştüğümü söyleyemedim. Üniversite yıllarındaki, düzeni değiştirme umutlarımın kırıntısının bile kalmadığını da söyleyemedim. Sıradan, normal bir hayat yaşayıp çoluk çocuğa karışmaktan başka umut bulamazsın, arama da demedim.

Yemek yedik. Çaldığı bara gittik. Üçüncü sınıf, salaş, küçük bir türkü bar. Arif şarkılarını benim gözlerimin içine bakarak söyledi. Samimiyetle söyleyebilirim, bir an için çok mutluydum. Umutlanmıştım; Kızıl Arif benim aradığım koca olabilirdi. Son sınıfta bıraktığı okula döner, doktor olur. Varlıklı olarak hatırladığım ailesinden destek de alabiliriz. Aşk şart mı? Çok iyi çocuk Arif. Biraz çabalamak gerekirdi ama ondan bana iyi bir koca çıkardı. Evet, utanç verici ama umut işte. Bar çıkışı ev davetini bu umutla kabul ettim. Yoldan içecek bir şeyler aldık. Üşüdüm. Bu bahaneyle Arif’e sokuldum. Ona aradığı cesareti vermiş oldum. Sımsıkı sarıldı bana, dudağıma bir buse kondurdu. Utandım yüzüne bakamadım Arif’in. Sımsıkı tuttu elimi eve kadar böyle yürüdük. Apartman girişinde geç mesaiye giden iki ablamız bizi öyle görünce, takıldılar Arif’e. İçime o anda bir pişmanlık tohumu düştü. İzin vermedim büyümesine. Ama evi görünce İçimdeki tohum bir anda serpilip meyve bile verdi. Buradan hemen çıkmalıydım. Ama nasıl? Arif bir torba bulup sigara izmaritlerini ve bira şişelerini toplamaya başladı. İçeriyi havalandırmak için giriş kapısını açık bıraktık, tek hava girişi oradan. Girişte kalakalmıştım. “Otursana” diye çekyatı işaret etti. Dün akşam arkadaşları varmış, her zaman böyle pis olmazmış evi. Çekyata baktım, pislik içindeydi. İlerleyen saatlerde, biraz alkolün etkisiyle ve tabi Arif’e verdiğim cesareti de düşünürsek bu pisliğin üstünde yaşanabilecekleri düşününce aklımı oynatır gibi oldum. Tüm bedenim ve benliğim “HAYIR” diye haykırdı. Dudaklarım suskun, bu saatte bir adamın peşine takılıp böyle bir yere gelmişim; hangi hakla hayır diyebilirler.  Bu evden bir yolunu bulup gitmeliydim. Aklıma hiçbir mantıklı yol gelmiyordu. Oturmadım o çekyata. Arif ortalığı toparlarken ben tablolar ve kitaplarla ilgileniyormuş gibi yaptım. Ama ne elime alıp baktığım kitapları ne de tek tek ayırarak baktığım tabloları gördüm. Tek düşündüğüm makul bir yol bulup buradan gitmekti. O yolu bulamadım. Açık kapıya doğru yavaşça yürüdüm. Arif’in bakmadığı bir anda kapıdan hızla çıkıp arkama bile bakmadan sokağın sonuna kadar hiç durmadan koştum. Soluksuz kalmıştım.  Yaptığım korkunçtu. Arif’le hayatımın sonuna kadar bir daha karşılaşmamayı diledim. Çalıştığım yeri biliyordu. Beni aramaya kalkarsa diye haftalarca içim içimi yedi. Ama Arif bunu yapmadı.

Aradan otuz yıla yakın bir zaman geçti. Bu süre içinde Arif’i hiç görmedim ve ondan haber almadım. Sosyal medyada ki aramalarım da boş çıktı. O gün ne yaptı, ne düşündü hakkımda? Arkamdan sokağa çıktı mı? Belki de koşarken dönüp arkama baksaydım; apartmanın önünde arkamdan bakan kızılı görecektim. Utanç içinde ki gözlerim Kızıl’ın şaşkın gözlerine değecekti.

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

One Comment on “KIZIL ARİF

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: