“Hanımefend! Hanımefendi yaralı mısınız?”

Ne dediniz? Yaralı mıyım? Yaralı… Evet, galiba çok yaralıyım hiç tanımadığım adam. Az önce beni sevebilecek ve benim de sevebileceğim bir adamın düğünündeydim. Bu düğünün gelini ben olabilirdim. İstemedim. İsteyemezdim ki. Ben normal bir hayat sürmeyi hak etmiyorum. Yok, hayır hiç tanımadığım adam, gelin olmak değil benim derdim. Keşke en büyük yaram aşk yarası olsaydı. Kedinin mabadını görmesi gibi dövünseydim. Keşke… Keşke bir kuş olsaydım. Ya da kurban bayramı arifesinde hoplayıp zıplayan bir kuzu.  

Cehennem korkunç ya, sönmeyen ateşlerde, ölemeden sonsuza dek yanacak ya insanlar. Orda olmak istiyorum, cehennemde. Yalvarıyorum yaradana, cennetinden geçtim ben, cehennemine al beni. Öyle çok yansın ki bedenim, bundan başka bir şey düşünemez olayım. Yaradanın cehennemi korkunç diyorsan hiç tanımadığım adam benim cehennemimi gör, duy, cayır cayır yanan insandan duyamazsın bu feryatları. Duymuyor hiç tanımadığım adam, duymuyor yaradan. Beni yarattığını unuttu sanırım. Bir masumun acı çekmesine müsaade ediyorsa yaradan… Yok, böyle şeyler düşünmek günah. Bir sebebi olmalı, yaşadıklarımın mutlaka bir sebebi olmalı. Hiç tanımadığım adam, sence her şeyde bir hayır var mıdır?

Babam yaşıyor olsaydı da açık saçık giyiniyorum diye bacaklarımı kırana kadar dövseydi beni. Vitrinlerde gördüğüm güzel giysilerde kalsaydı aklım, alacak paramız olmasaydı. Normal bir hayatım olsaydı hiç tanımadığım adam. Annem izin vermeseydi gezmeme, babama şikâyet etseydi, babam yine dövseydi beni. Ama öldü benim babam. Küçüktüm ne gördüğümü anlamadım ben. Yanlıştı, olmaması gerekiyordu. O yatakta annem başka bir adamla yatamazdı. Neden böyle kıkırdıyordu annem, neden çıplakdı? Neden okuldan erken gönderdiler beni? Nazmi Amca babamın arkadaşı değil mi? Anneme neden böyle şeyler yapıyordu? Kimseye söyleyemem, söylemedim. Neden öldürdü o zaman Nazmi Amca babamı. Söylemedim ben. Ne dedim halama? Halam nasıl anladı benim ne gördüğümü. Hiç tanımadığım adam, babam benim yüzümden mi öldü? Suçlu muyum ben? Babam yaşıyor olsaydı, onun yerine annem ölseydi, evet illa biri ölecekse bu annem olsaydı. Babam evlenseydi başkasıyla. Üvey baba yerine üvey anne. Üvey annelerin en korkuncu olsaydı. Masallardakinden daha korkunç bir üvey anne. Yaram böyle derin olur muydu dersin? Üşüyorum ben, hava neden soğudu? Bunun bir yaz akşamı olması geremiyor mu? Soğuk havalardan nefret ediyorum.

O gün de hava çok soğuktu. Annem yoktu evde. Avni Amca, yeni babamız bir garip bakıyordu bana. Kardeşlerim uyuyunca bende yattım. Uyuyamamış Avni amca, odama geldi. “Beraber uyuyalım mı” dedi. Çok korktum, kaskatı kesildim. “Ben senin baban sayılırım, baba kız yan yana uyuyalım ne olur ki?” Yorganı açtı yatağa girdi. Çok korktum hiç tanımadığım adam çok. Küçücük oldum, duvara dayandım, duvarın içine geçip kaybolmak istedim. Nefesimi tuttum. Canavardı o, milim milim yaklaşıyordu bana. Kulaklarım uğulduyordu. Hırlıyordu canavar, hızlı hızlı alıyordu nefesini. Pençesini attı, bacağıma değdi pençesi, tutamadım nefesimi daha fazla, derin bir nefes alıp fırladım. Kardeşlerimin odasına gidip kilitledim kapıyı. Bekledim canavarı, gelmedi, kurtuldum sandım. Yanılmışım hiç tanımadığım adam, çok yanılmışım. O günden sonra havalar hiç ısınmadı, canavar yılmadı. Cehennem için yalvarmaya o zamanlar başladım. Bu günü atlatınca yarını düşündüm hep. Yaradana duyuramadım sesimi, kimse duymadı, kimse görmedi. Kurtulamadım, paraladı canavar beni.

 Hiç tanımadığım bilge adam, sen anladın, yaralıyım. Sarılır mı bu yaralar, bundan sonra olur mu dersin normal bir hayatım? Unutmak, unutmak her şeyi gerçekten unutmak. Mümküm mü bu? Üşüyorum çok üşüyorum. Sarın beni, kalın yorganlarla sarın, güven içinde yumayım gözlerimi. Yıllardır doğru dürüst uyuyamıyorum biliyor musun? Çok ihtiyacım var, deliksiz, korkusuz saatlerce uyumaya. Gözlerimi kapatıp bir daha açmak istemiyorum.

 Bu kırmızılık kan mı? Benden kan çıkmaz ki. Beyaz çarşafları kana boyayamam ben. Bu düğün benim olamazdı. Beni anlıyor musun hiç tanımadığım adam. Çok halsizim, üşüyorum.

“Neredeyim ben? Hastane mi burası? Ne oldu?”

“Sakin olun hanımefendi. Kurşun yarası, maganda kurşunu sanırım. Ama merak etmeyin hayati organlarınız yara almamış. Birkaç gün misafirimiz olacaksınız, sonra normal hayatınıza dönersiniz.”

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: