Uyanmakta direnen gözlerimi hafifçe aralıyorum. Gördüklerim ne kadar yabancı. Hızla açılıyor gözlerim. Dehşete kapılıyorum.  Yerimde doğruluyorum. Neredeyim ben?  Bir adam dolabın önünde üstünü giyiniyor. Garip, hiç korku hissetmiyorum.

“Günaydın, doğum günü kızı.” diyor adam. Dudaklarıma bir buse konduruyor.

Aslında bağırmam,” Sen de kimsin, burası neresi, neden buradayım?” demem gerekir. Diyemiyorum. Çünkü her şey yabancı olduğu kadar tanıdıkta geliyor. Beynimde yerinden çıkmış bir bilye, jet hızında dönüp duruyor. Tam olması gereken yerden geçerken onu yakalamam lazım. Çok hızlı…

“Hayatım iyi misin? Dün akşama takıldın değil mi? Söylemeyeyim diyorum ama sen de rahatsız oldun. Baban o garip aksanıyla hiç susmadı. Saçma sapan şeylerden bahsedip insanların canını sıktı. Ya o ağzıyla içemeyen, güvenlik görevlisi kardeşine ne demeli? Çok utandım. Hiç itiraz etme, sen de rahatsızdın durumdan. Yıllardır söylüyorum; aileni bizim çevremizle bir araya getirme. Ya sana ne demeli, halinden memnun değil misin? Akşamları eve gelmiyormuşum, yıllar önce işini bırakmasaymışsın şimdi nerelerde olurmuşsun. Eve gelemiyorsam iş toplantıları yüzünden. İşi bırakmak da senin kararındı. Neyse artık olan oldu, kızmayacağım sana. Ben kahvaltıya iniyorum. Madem uyandın çocuklara bak da servisi kaçırmasınlar yine.”

Bilye hala dönüyor. Tatlı bir oğlan” anne” diye atılıyor kucağıma, öpüyor beni, itiraz etmiyorum. Ben de sarılıyorum ona. Suratsız genç bir kız günaydın demeden bu gün için yapmam gerekenleri sıralıyor.

“Anne, konuştuklarımızı unutma sakın. O hocanın ağzının payını ver.  Disiplin kurulu saat tam iki de toplanıyor. Ayrıca bu gün beni okuldan sen al. Birlikte alışverişe gideriz.”

Şaşkınım, hiçbir şey söyleyemiyorum. Hepsi evden çıkıyor. Pijamalarımla yabancı olduğum bir evin mutfağında kala kalıyorum. Yakalamalıyım o bilyeyi.

“Ayla Hanım iyi misiniz? Bu sabah yürüyüşe çıkmayacak mısınız? İstediğiniz kıyafetleri yatağın üstüne bıraktım. Siz giyinirken ben içeceğinizi de hazırlarım. Bu sefer ıspanakta ilave edeceğim.”

Bilye hala dönüyor. İtiraz etmiyorum. Giyinip, kadının elime tutuşturduğu garip, şeffaf matarayı alarak dışarı çıkıyorum. Nereye gideceğimi bilmeden yalnızca yürüyorum.  Benim gibi giyinmiş başka insanlar var sokakta, nereye gideceğini bilen, emin insanlar. Bazıları bana günaydın diyor. Takip ediyorum onları, bir koruya geliyorum. Ne çok insan var. Tanımıyorum hiç birini. Kimisi koşuyor, kimisi yürüyor. Ben, ben koşmalı mıyım yürümeli miyim? Belki de “yardım edin “ diye bağırmalıyım.

Bilye hala dönüyor. Ben yürüyorum. Bir birleriyle konuşup gülüşen bu insanların yüzüne dikkatle bakıyorum. İşte şu kadını tanıyorum. Ünlü biri o. Televizyonda kadın programı yapıyor. Adı neydi? Zerrin…

“Zerrin Hanım, Zerrin Hanım durun lütfen beni bekleyin.”

Heyecanla yetişiyorum Zerrin Hanıma.

“Günaydın”

“Günaydın. Sizi tanıyorum.”

“Elbette tanıyorsunuz. Biz aynı sitede oturuyoruz.”

“Yok, öyle değil. Ben bu sabahtan beri gördüğüm insanların içinde yalnızca sizi tanıyorum. Öyle bakmayın, garip olduğunu biliyorum. Ama ne bana karıcım diyen adamı, ne de anne diyen çocukları tanımıyorum. Sonra hizmetçi olduğunu düşündüğüm bir kadın elime bu içeceği tutuşturup beni yürüyüşe gönderdi. Hatırlamıyorum. Kimim ben?  Neden itiraz edemiyorum? Neden siz de kimsiniz diyemiyorum? Neden bağırmıyorum? Bana inanmıyorsunuz.  Peki, koşmalı mıyım? Bu tadı iğrenç içeceği ne zaman içmeliyim? Koşarken ya da yürürken mi, yoksa her şeyin sonunda mı?”

“Bakın benim programa yetişmem gerekiyor. Bu gün dört çocuğunu sefalet içinde geride bırakıp kayıplara karışan bir kadını arayacağız. Çocuklardan biri daha iki yaşında. Belki o kadın da bir sabah sizin gibi uyandı. O yüzden küçücük çocuklarını bu kadar kolay terk edebildi. Tabi sefalet daha kolay terk ediliyor. Sizinki gibi bir hayatı terk etmek cesaret gerektirir. O kadar cesur musunuz? Değilseniz onların dediklerini yapmaya devam edin. Zamanla beyninizde ki boşluklar siz farkına bile varmadan dolacaktır. Gitmeliyim. Ha, o elinizdekini mutlaka için. Bir kısmını da yüzünüze sürün cildinizi yeniler.”

Bilye son hız dönüyor. Zerrin Hanım, yanımdan koşarak uzaklaşıyor. Cesur muyum? Elimde ki içeceğin hepsini içiyorum. Dibinde kalanını eve gittiğimde yüzüme süreceğim.

KASIM 2018

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

One Comment on “KAYBOLAN KADINLAR: AYLA

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: