Korkuyordu Gülümser. Nasıl bir son bekliyordu onu? Kader dedikleri, Gülümser’e gülecek miydi? Yoksa onu yeni bir cendereye mi sürüklüyordu?

Hatice kadın kızmaya başlamıştı artık:

“Aaa! Ne bu canım? Sevineceğine… Sen demedin mi,” Abla, burada sığıntı gibiyim, kurtar.” Şimdi de yok yaşlıymış, çocukluymuş. Çocuk doğuramayacak, dul bir kadını başka kim alır. Sevinsene, gülsene biraz.”

Alkollü adam onu duymuyordu. Ardı ardına indiriyordu tekmeleri yerde yatan Gülümser’in bedenine.

“Hasan yalvarırım yapma. Karnımdakini düşün. Hasan, Hasan dur ne olur dur.”

“Seni kaltak kim bilir o çocuğu da kimden peydahladın.”

Karnını tekmelerden koruyamamıştı Gülümser. Bacaklarından süzülen ılıklıkla birlikte gözleri kararmış, tekrar gözlerini açtığında kendini bir hastane odasında bulmuştu. Yaşadığı için çok şanslıydı Gülümser. Rahmi yırtılmış çok kan kaybetmişti.

Hatice kadın hala konuşuyordu:

“İçkisi yok, kumarı yok adamın. Tek dert yatalak anası. O da en fazla birkaç sene sonra ölür gider. Yaşarsın Gülümser. Kız gülsene biraz.”

Hiç yaşamış mıydı Gülümser.  Daha on altısında evden kaçıp Hasan’a sığındığında neyi arıyordu? Mutluluk mu, aşk mı?  Yoksa tek isteği baba evindeki baskılardan kurtulmak mıydı? Peki, şimdi ne istiyordu? On dokuz yaşındaki dul Gülümser, hiç tanımadığı bir adamla ne için evleniyordu. Başka türlü bir kurtuluş imkânı yok muydu?

Hatice kadın hiç susmuyordu:

“Adamın sanayide dükkânı var kız. Hem sonra resmi nikâh da yapacak. Bir elin yağda bir elin balda kız Gülümser. Asma artık yüzünü gülsene kız.”

Yaşamak bu muydu?  İçindeki Allah korkusu olmasa bir dakika durmazdı bu dünyada. Bu da onun imtihanıydı işte. Bu fani dünyada çektiği çileler, ebedi dünyada ödüllendirilecekti. Ona kötülük edenler de hak ettikleri cezayı alacaklardı. Bazen ya yalansa diye geçiyordu içinden. Tövbeler ediyor, af diliyordu sonra.

“Kendi evini barkını bilirsin kızım. Fena mı ettim sana koca bulmakla. Haydi, kalk başını bağla geldiler. İmam efendi nikâhı kıyacak. Gül artık be!”

Gülümser, yatağın ucuna ilişmiş, aceleyle soyunan İlyas’a bakıyordu. Bir iki kere uzaktan gördüğü bu adamın bu kadar çirkin olduğunu şimdi fark ediyordu. Söylenenden daha yaşlı görünüyordu. Aklı sıra çapkın çapkın gülüyordu Gülümser’e. Allah’ım dişleri ne iğrençti, sapsarı. Bu adamla her gece aynı yatakta mı yatacaktı. Buna dayanabilir miydi? Cehennemde cayır cayır yanmak bundan kötü mü olurdu acaba.

Hatice kadının son sözleri kulaklarındaydı:

“Kız akşamda böyle surat asma sakın. İkinci kocaya varıyorsun, sana yol yordam öğretecek değilim. Biraz gül, cilvelen. Ama çok da abartma ha!”

Zoraki de olsa gülümsedi Gülümser.

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: