Uğultu! Başının içinde büyüyen ve düşüncelerini parçalayan kocaman bir uğultu. Beyni sanki uyuşmuştu. Yalnız o ses, kafasında ki;

“Çukurova’dayım, Akçasaz bataklığında saklanıyorum. Niye saklanıyorum? Neden, kimden, kaçıyorum? Bilmiyorum, bilmiyorum! Demir kırat, erersiz, yularsız, çırılçıplak, özgür… Kıratın sırtına binmek, gitmek… Ama nereye?”

Ağzı buruşmuştu. Elinde bir sigara vardı, ama tadını alamıyordu artık. “Saat kaç?” Anlamsız baktı saate, görmedi kaç olduğunu. “Ne yapıyorum?” Elinde Yaşar Kemal’in bir kitabı vardı. Manasız baktı kitaba okuyor muydu acaba? Tam şimdi bir insana, bir insan sesine ihtiyaç duydu biri ona seslense, Nazife dese, yaşadığının farkına varsa. Uğultu başının içinde ki kocaman boşlukta hala yankılanıyordu.

Kendini toplayıp kalktı. Elini yüzünü yıkarsa açılırdı belki. Banyo aynasında yüzüne baktı, gözlerinde yaş vardı. Demek ağlamıştı gözleri, o farkına bile varmadan.

Eskiden aynalarla sevişirdi, şimdiyse yalnız yüzünü yıkarken ya da diş fırçalarken bakıyor aynalara. Kendini uzun uzadıya inceledi; her şey bu kadar değişmiş miydi? Gözlerinin altında kocaman mor halkalar oluşmuştu, cildi ne çok kırışmıştı. Saçlarında ki aklar son boyamadan sıyrılarak buradayız diyordu. Artık boyatmak gelmiyordu içinden. Boğazına bir şeyler düğümlendi, daha fazla bakamadı bu eski sevgiliye.

Eli televizyonun kumandasına gitti, ama açmadı. Artık dünyada olup bitenler bile onu ilgilendirmiyordu. Televizyon izlediği zaman yaşamak daha da anlamsızlaşıyordu.

Kanepeye uzandı, gözlerini tavana dikti. Biliyordu bir süre böyle kalırsa yine o anlamsız uğultuyu duymaya başlayacaktı. Buna dayanamazdı, oyalanacak bir şeyler bulmalıydı. Elini demin bıraktığı kitaba götürdü. Bu da bir süre sonra kitabın içinde kaybolmasıyla sonuçlanacaktı. Yerinden kalktı, bir sandalyeyi kitaplığın yanına getirip üstüne çıktı, en üst raftaki tozlu poşeti alıp tekrar kanepeye oturdu. Günlükleri… Bir zamanlar yazarak bir şeyler koparmaya çalışmıştı zamandan. Oysa şimdi zaman hiçbir şey ifade etmiyordu ona.

Bir sigara yaktı, sırtını bir yastıkla destekleyip kanepeye ayaklarını uzattı. Birazdan çıkacağı yolculuk için bir hazırlıktı bu. Ve ilk güncenin ilk sayfası;

28 Kasım:

“Duygularımı dile getiremiyorum. Hüzün mü, coşku mu olduğuna bile karar veremiyorum. Çok tuhaf bir duygu içindeyim. Yine de bildiğim tek bir şey var: Ben bambaşka bir şey istiyorum, hiçbir şeye benzemeyeni ve aslında her şey olanı.

Mutlaka bulacağım!”

Acı bir tebessüm etti. Bütün ömrü bunu aramakla geçmişti. Ama bulamadığı kesindi. Bir sürü sayfayı atladı.

21 Aralık:

“Bu gün otobüsten dışarıyı seyrederken, artık İstanbullu olduğuma karar verdim. Farkına bile varmadan benimsemişim burayı. Otobüs kuyruklarında beklerken, tıklım, tıklım bir otobüse binmek için uğraşırken, trafiğe yakalanıp eyvah işe geç kaldım derken;  İstanbul’a hoş geldin diyorum kendi kendime. Bu şehir yaşıyor.”

Yirmilerinde tanışmıştı İstanbul’la. Artık herkesin naletlediği, eski günlerini özlemle andığı bu şehri, o, bu haliyle sevmişti. Bir bankada memur olarak işe girmişti, çok kere tayin isteme şansı olmuştu ama o, İstanbul’dan kopmak istememişti. İstanbul’un o sevdiği semtlerini ne zamandır görmüyordu. Hele de Beyoğlu; bir ucundan girip öbür ucundan çıkmak bile onun içinde yaşama sevinci doğuruyordu. Şimdi dışarıya çıkmak bile gelmiyordu içinden. Hala görüştüğü birkaç arkadaşı vardı; iyi günde, kötü günde arar hal hatır sorardı. Çoktandır aramıyor onları da. Galiba artık onlar da Nazife’yi unuttular. Tabi ne yapsınlar böyle mutsuz, memnuniyetsiz bir kız kurusunu. Onlar hayatın çarkına takılmayı becerdiler, çoluk çocuk, yaşamak için bir mücadele veriyorlar. Nazife çoktandır bu çarkın dışında.

Zorunlu ilişkilerden oldum olası nefret ederdi. Zaten ağaç kovuğundan çıkmış gibiydi. Annesi o daha bebekken ölmüş. Babası yeniden evlenmiş Almanya’ya yerleşmişti. Anneannesinin anlattığına göre babası ilk zamanlar sık, sık arar para gönderirmiş, sonradan hiç arayıp sormaz olmuş. Eskiden babasından nefret ederdi,  hep onunla karşılaşmalarını hayal eder, söyleyeceği acıtıcı sözlerin provasını yapardı.

Ona, anneannesi ve dedesi bakmıştı. Dedesi o 18 yaşındayken ölmüştü. Anneannesi öldüğündeyse o çoktan yuvadan uçmuştu. Ama anneannesinin istediği gibi telli duvaklı değil.

Yine sayfaları çevirdi:18 Mart…

“Tam mutluluğu yakaladığımı düşünürken, şu uğradığım hayal kırıklığına bakın. Yarın tam bir hafta olacak ama Kemal hala aramadı. Aslında bende duygularımdan emin değilim. Kemal, kariyeri ve parası var diye her istediği kadınla kolayca beraber olacağını düşünüyor galiba. Ne yazık! Acaba benim onunla neden beraber olduğumu düşünüyor? Ben bir şeyler paylaşmak istiyorum, sımsıkı sarılmak istiyorum, sevmek istiyorum, sevmek, SEVMEK”

Kemal, ilk aşkı onu unutmuştu(muydu?). Kemal bir mimardı, iş ilişkilerini onun çalıştığı banka aracılığıyla sürdürürdü. Aralarında on üç yaş fark vardı. İlerlemiş yaşına rağmen bekârdı Kemal. Bankaya geldiğinde hep Nazife ilgilensin isterdi kendisiyle. İşi bitse de gitmezdi, bir süre sohbet ederlerdi. Utanırdı Nazife, eli ayağı birbirine dolanırdı. Herkes onlara bakıyor, onları konuşuyor sanırdı. Kemal bir gün arayıp dışarıya çıkmayı teklif edene kadar, “acaba benden hoşlanıyor mu?” sorusunu soruyordu kendine.

Önce bir yemek yemişler sonrada bir yerde bir şeyler içmişlerdi. Daha ilk buluşmada Kemal eve gitmeyi teklif etmişti, bir mimar arkadaşıyla paylaştığı bekâr evine. Bunu reddetmişti Nazife. Ama Kemal ne olursa olsun o gece ona dokunmaya kararlıydı. Arabayı boğaza çekip işe koyulmuştu. Ellerini Nazife’nin vücudunda dolaştırıyor, hayvani sesler çıkararak, yüzünü boynunu adeta yiyordu. Çok şaşkındı Nazife, hiçbir şey hissetmiyordu. Birden ellerini teninde hissetti, Kemal’in elleri gömleğini aşıp süt yeninin içine kadar girmişti. O adam cama vurup ne içerdiniz diyene kadar Nazife donmuş gibiydi. Ne çok utanmıştı o gün.

Bu ilişki yedi sekiz ay sürmüştü. Bu zaman zarfında çok az görüşmüşlerdi. Kemal çok meşguldü(!). Her görüşme de Kemal’in evinde oluyordu. Birlikte bir sinemaya, tiyatroya gitmek ya da baş başa yenilecek romantik bir yemek, ancak Nazife’nin hayallerindeydi. Kemal yalnızca onunla sevişmeyi düşünüyordu. Nazife, Kemal’in kendisini tanıyınca bağlanacağını, aşık olacağını ümit ediyordu. Çünkü Nazife farklıydı, neredeyse başından beri tek başına ayakta durmuş, hayata tutunmayı başarmıştı. Üstelik üniversite mezunu değildi ama kendini geliştirmeyi bilmişti, çok okurdu. Bunlar Kemal’in umurunda değildi galiba, hiç sormamıştı. Bitmesini Nazife istemişti. Aslında bitirelim derken, Kemal’in ilgisini, sevgisini sorguluyordu beki de. Kemal, bunu bekliyormuş gibi hemen kabul etmiş ve bir daha Nazife’yi aramamıştı. Kısa bir süre sonrada Kemal’in evleneceğini öğrenmişti, kendisi gibi mimar bir kızla. Banka müdürüne bir davetiye gelmişti. Bankaya da kendisi gelmiyordu artık.

Bir sigara daha yaktı. Geçmişe yürümek hüzünlendirmişti onu. Hızlı, hızlı cevirdi sayfaları, Kemal’li sayfalar geride kaldı.

7 Nisan…

“Dışarıda yağmur çiseliyor, cam açık. Tuhaf bir koku geliyor, güzel değil ama beni rahatsız etmiyor. Arabalar su birikintilerine dalıyorlar, seslerini müzik dinler gibi dinliyorum. Bu arada buruk yalnızlığımı düşünüyorum.”

Yalnızlıktan şikayet etmediği, mutlu olduğu bir sayfası yok muydu hayatının. Aramaya başladı bir dakikada yılları deviriyordu.

19Mart…

“Tek başıma dolaşmaya çıktım. Taksim’deyim, bir çay bahçesinde. Hava alabildiğine güzel, şairin dediği gibi; Dağlarına bahar gelmiş memleketimin. İçim kıpır, kıpır, sebepsiz bir coşku yaşıyorum. Yalnızlık umurumda değil.”

Neredeydi şimdi o baharlar? Bir kış yaşıyordu hem de bahara hiç çıkmayacak bir kış. Boşlukta asılıydı sanki asıldığı yeri, ipi bile yoktu.

Günlükleri karıştırmak boğdu onu, fırlattı hepsini. Hemen bütün sayfaları aynıydı. Umutlu bir bekleyiş vardı o sayfalarda, açıkça belli etmese de, gençliğine güvenerek umuyordu bunu. Zamana güvenmişti, zaman geçince değişecekti bazı şeyler. Oysa şimdi biliyordu boş yere beklemişti. Bağırmak istiyordu avazının çıktığı kadar bağırmak. Peki, kim duyardı bu çığlığı, kim anlardı onu? Onu gerçekten anlayan birileriyle hiç karşılaşmamıştı. Acaba birbirini gerçekten anlayan insanlar var mıydı dünyada? İnsanlar karşılarındakini dinlerken, kelimelere, cümlelere takılıyorlardı. O insanın, duygularını, içinde bulunduğu şartları hiç düşünmüyorlardı bile. Çok zaman tepkisel olarak sarf ettiği sözler, gösterdiği davranışlar anlaşılmamış, daha sonra karşısına geçip hesap sormuşlardı. Peki ya umutları? O hep beklediği ve beklediği için de ayakta kaldığı umutları. Kimseyle paylaşamamıştı onları. Hele de gerçekleşmesi çok zor görünüyorsa. Paylaşmak için, mantıklı, her adımı santim, santim hesaplanmış, hayal gücünün o müthiş aksesuarlarından yoksun umutlar bulmalıydı.

Şimdi neredeydi umutları, hayalleri? Ne zamandan beri onlarsızdı? Biliyordu onlar gider gelmeze yol alalı çok olmuştu. Öyleyse ölmek neden bu kadar zor hala? Neden erteliyordu ölümü?

Ve bu günde ertelemişti ölümü. Ama biliyordu, ölüm onu ziyarete gelmeden o gidecekti. Belki de yarın!

 

 

 

 

 

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: