KUYU

Hiçbir şey göremiyordu. Zifiri bir karanlıktaydı. Elleriyle yokladı etrafı. Duvar, duvar, duvar.. Ayakları koyu bir sıvıya gömülüydü. Dar bir kör kuyuydu burası. Hareket edemiyordu. Kim kapatmıştı onu buraya? Ne zaman? Nefes alamıyordu. Bağırdı:

“İmdat! Yardım edin bana, kurtarın beni. Sesimi duyan var mı? İmdat!”

“Seni duyuyorum.”

“Şükürler olsun. Lütfen bana yardım edin, çıkarın beni buradan.”

“Sabırlı olmalısın bu işin sonu sabır ve inattır.”

“Siz kimsiniz? Yoksa sizi de mi böyle bir kuyuya kapattılar?”

“Evet, ama ben oradan çıkmayı başardım.”

“Nasıl? Bana yardım edin ne olur.”

“Bu kuyunun ağzında kocaman bir kaya var. Bu kayayı tek başıma kaldırmam imkânsız. Belki azıcık ittirebilirim. Biraz ışık ve hava sana iyi gelir.”

“Evet, daha iyi, sağ olun. Lütfen hemen gitmeyin. Konuşun benimle. Sizi kimsiniz? Sanki tanıyorum sizi.”

“Tanımasaydın seni duyamazdım.”

“Kimsiniz o halde?”

“Sen söyle. Ben senin beni tanıdığın kadar benim.”

“Sen o sun. Sabır ve inat deyince hemen tanımalıydım seni. Yardım et bana, sen başardın hem de tüm dünyaya karşı başardın. Mutlu musun?”

“Mutluluğun ne olduğunu hala ben bile bilmiyorum. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu da kim söyledi.”

“Peki, ben başarabilir miyim?”

“Belki! Huzursuzsun, zaten bu yüzden bu kuyudasın. Huzursuzluk bu iş için temel dürtülerden biridir. Ama yetmez. Kalabalıktan, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp kitaplarla dolu bir odaya kapanmalısın. Kendi düşüncelerini ve âlemini oluşturmayı başarmalısın.”

“Öyleyse ben başaramam.”

“Neden?”

“Yaşamayı ve onun güzelliklerini seviyorum. İnsanlardan kaçamam. Ben bir kadınım, evli ve çocuklu bir kadın ve de çalışan. Sorumluluklarım var benim. Vaktim az, özgür değilim, maddi sıkıntıları saymıyorum bile.”

“Yaşamın güzelliklerine sırtını dönmeden bunu başaran birçok insan var. Senin durumunda bu hiç de kolay olmayacak. Ama sabır ve inat, iğneyle kuyu kazacaksın.”

“Peki, ne yazmalıyım?”

“Kendi hikâyeni başkasının hikâyesi gibi yavaş yavaş anlat. Korkularını, öfkeni, küçümsenme endişeni, kendini önemsiz hissetme korkunu, gurur kırıklıklarını tüm duygularını yazabilirsin. Başkaları da buna benzer yaralar taşırlar ve seni anlarlar. Ben insanların birbirine benzediğine duyulan güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat bu iyimserlik ve güvene dayanır.”

“Ama o zaman herkesin bildiği şeyleri anlatmış olurum. Cazip gelir mi bu insanlara?”

“Bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden bahsedeceksin. Onlara çok tanıdıkları bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevkini vereceksin. Ama bunu yazıya dökerken hünerli olacaksın. Benim diyebileceklerim bunlar.”

“Gidiyor musun? Daha soracağım şeyler var. O romanda ki Ahmet sen miydin?”

Gitmişti. Artık biraz ışığı vardı. Nasıl çıkacaktı buradan, “Sabır ve inat” ha diye düşündü. Sırtında bunca sorumluluk varken onun söylediklerini yapmak mümkün müydü? Kitaplarla dolu bir odaya kapanmak, onun için bir ütopyaydı. Bir ses duydu, yukarıda bir vardı bağırdı:

“Kim var orada? Yardım edin lütfen.”

“Benim, ben elimde cigara adam arıyorum.”

“Sen, evet sen!”

“Ben ya, çağırdın geldim.”

“Hoş geldin, safalar getirdin. Şu taşı biraz oynatabilir misin? Işığa, daha çok ışığa ihtiyacım var. Yoksa delireceğim burada.”

“Ben de delirecektim, yazmasam delirecektim.”

“Ben de yazmak istiyorum. Söyle ne olur, anlat bana ne yazayım, nasıl yazayım?”

“Senin ne yazacağını, nasıl yazacağını bilemem ben. Sen bileceksin kuzum onu. Ben incir çekirdeğini bile doldurmayacak mevzuları yazdım. Bilmem ki oldu mu? Olmadıysa ne yapalım bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.”

“Olmasaydı sen, sen olur muydun hiç? Korkuyorum ben, yazmaya korkuyorum. Beni anlamazlar ve küçümserler diye korkuyorum.”

“Ben de korktum, yazmaktan vazgeçtim bazen. Sadece bir balıkçı olmak istedim. İnsanlığımı kaybettim defalarca ve defalarca buldum.”

“Kızmazsan bir şey soracağım sana.”

“Neden kızayım ki?”

“Bilmiyorum.  Kendini bir şey sanan insanlar kızıyorlar bana.”

“Söyle hadi, ben kızmam.”

“Ben senin bir düş içinde anlattığın hikâyeleri layıkıyla anlayamıyorum. Bazılarını defalarca okudum. Kızdın mı? Orada mısın?”

Gitmişti adam. Kendine kızdı, keşke öyle söylemeseydi.  Daha Panco’yu soracaktı ona. Bir de cıgara isteyecekti. Yazık onu hiç anlamadığını sanmıştı herhalde. Yine yalnızdı işte. Bağırdı yeniden:

“Sesimi duyan var mı?”

“Seni duyuyorum. Bekle de şu taşı biraz ittireyim. Daha iyi mi şimdi?”

“Evet, sağ ol. Sen kimsin?”

“Yok, sen beni hepten unuttun. Kırgınım sana.”

“İnanmıyorum sen ha?  Unutmadım. Belki biraz ihmal etmiş olabilirim. Sen de kadınsın bilirsin, zamansızım ben.”

“Boş yere çeneni yorma, küçümsedin sen beni.”

“Doğru değil bu. Ben Balık İzlerinin Sesi’ni yıllarca duymaya çalıştım. İtiraf ediyorum, hiçbir ses duymadım. Ben çok sıradanım, çok normalim. Senin anormal insanlarından değilim.”

“Kimse sıradan değildir. Sıradan bir hayat yaşamayı tercih etmiş olman, sıradan olduğun anlamına gelmez.”

“Sıradan bir hayat yaşamayı ben mi seçtim?”

Cevap gelmemişti yukardan, Gitmişti o da. Yeniden bağırdı tüm gücüyle:

“Yardım edin bana çıkarın beni bu kuyudan.”

“Bu kuyulardan birinde kadın gördüğüme çok sevindim.”

“Sen kimsin?”

“Gülen ayvanın, ağlayan narın diyarını arayan bir yolcu.”

“Güzel insan! Yardım et bana.”

“Hep aynı şeyleri yazdığımı düşünüyorsun. Ama ben en iyi bildiğim yeri, en iyi bildiğim insanları anlatıyorum. Toplumu şekillendiren örfler, adetler, destanlar, masallardır.”

“O düşünce kafamdan ışık hızında akıp gitmişti.”

“En iyi bildiğin şeyi anlat sen de. Bilmediğin şeyi anlatırsan havada asılı kalırsın. Beni Çukurova’dan beklerler.”

“Gidiyor musun? Daha sana soracaklarım var.”

“Tüm cevaplar içinde zaten.”

“Ne klasik bir cümle. Yakıştı mı bu sana, büyüklüğüne.”

Kadın yine yalnız kalmıştı. Duvarlara tırmanmaya çalıştı. Parmakları kanadı, düştü defalarca. Bu kuyudan çıkmak imkânsızdı. Yardıma ihtiyacı vardı. Yukardan seslendi bir:

“Kuyunun dibinde bir kapı var, Kolayca açarsın onu, istersen buradan hemen kurtulursun.”

“Nerede? Göremiyorum. Sen kimsin?”

“Beni tanımazsın, ben daha doğmadım. Eğer o kapıdan kolayca çıkıp gitmeyi seçersen hiç doğmayacağım. Benim için bu kuyunun duvarlarını kendi başına tırmanarak çıkmalısın.”

“Nasıl? Bunu yapamam, üzgünüm. Denedim ama çok zor. Başarabileceğimi sanmıyorum.”

“Hemen olmaz tabi. Ama çabalarsan bir amacın olacak. Senin mutluluğun da bu çaba olur belki.”

“Ya burada ölürsem?”

“Bu da mümkün.”

“Kapı? Şu kapı nerede, göremiyorum.”

“Bu kuyuyu sen inşa ettin. Bu duvarları tırmanmazsan hiç huzur bulamayacaksın.”

“Tırmanmayı başarırsam mutlu olacak mıyım?”

“Bunu hiç bilemezsin. Bak kuyun eskisi kadar karanlık değil. Bu ışığı kullan. Ya da kolay yoldan çık git ve bu kuyuyu (başarabilirsen) unut.”

Kadın etrafına baktı, çıkış kapısı oradaydı. Sonra kuyunun tepesine baktı, çok yüksekti ve de dik. Gözlerindeki tereddüt an içinde kayboldu. Soyundu, üstünde ne varsa çıkardı. Çırılçıplaktı artık. Ellerini kaldırdı, başını yukardan sızan ışığa doğru cevirdi. Yüzüne vuran ışık spermleri tüm vücuduna yayıldı. Rahminde ki umut yumurtalarını dölledi. Artık gebeydi. Avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle bağırdı:

“EVET! EVET! EVET!”

 

 

 

 

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: