Hava soğuk ve karanlık, genç adam başını gökyüzüne çeviriyor. Hiç yıldız yok. Babaannesi geliyor aklına, dudakları hafifçe yayılıyor “Oğul bu İstanbul’un göğünde yıldız bile yok.” Işıkları yanıp sönen hareketli bir şey görüyor. Bu, demir kuş, içinde canlı taşıyor. Hem de onun gibi iki ayağı, iki kolu, iki gözü, iki kulağı olan canlılar. Onlar da kanatsız ama uçuyorlar işte. Uçmak nasıl bir şey diye düşünüyor,  soğuk ve karanlık yerden bu demir kuşa bakarak. Gözden kaybolana kadar seyrediyor onu.

Memleketinden geleli aylar oluyor ama hala bir işi yok. Oysa ne umutlarla çıkmıştı yola. Geri dönemezdi. İnsanların yüzüne nasıl bakardı ne derdi onlara.

Babası ne umutlarla okutmuştu onu. Fakülteyi kazandığına sevinememişti bile. Üniversiteye bir çocuk yollamak babasının boyunu aşardı. Ama babası bütün imkânlarını zorlayarak, “Git oğul, gereğinde ceketimi satacam, sen oku” demişti. Babasının yüzünü kara çıkarmamak için canla başla çalışıp, okulu zamanında bitirmişti. Köylerinde ortaokulu bile gören yokken o fakülte bitirmişti. Bitirmişti de ne olmuştu?

Her gün sabahtan akşama kadar gazete ilanındaki adreslere gidiyordu. Bıkmıştı artık. Umutları tükenmeye başlamıştı. Acaba umutlarını yanlış mevsimde, yanlış toprağa mı ekmişti? Onların yeşermesini, meyve vermesini boş yere mi bekliyordu?

Bu kötü günler ne zaman sona erecekti? O elinden geleni yapmamış mıydı? Keşke hiç köyden çıkmasaydı, diğerleri gibi toprakla uğraşsaydı. En büyük sıkıntısı yağmurun yağmaması olurdu, tüm köy toplanır yağmur duasına çıkarlar, böylece onu da Allaha havale ederdi. Şimdi çok şey biliyor ya(!), işini Allaha da havale edemiyor.

Burada akrabaların evinde daha ne kadar kalabilirdi ki? Onlara yük olmamak için her sabah fırından bir simit alıyor, akşama kadar onunla idare ediyordu. Akşamları da nadiren onlarla sofraya oturuyordu. Ben yedim diye yalan söylüyordu. Başlarda ısrarla sofraya çağırmalarına rağmen artık aç mısın diye soran bile yoktu. Parası da suyunu çekiyordu. Ölüm geldi aklına, tüyleri diken diken oldu. Eğer yapacak hiçbir şeyi kalmasa neden olmasındı.

Ama şimdi değil. İçinde, çok derinlerde hala bir ışık var. Bu düşük voltajla yanan bir umut ışığı. Yaşamak için şimdilik bu da yeter. Yarın gazetedeki diğer iş ilanlarında yeniden şansını deneyecekti. Pes edemezdi

Belki bir gün o da demir bir kuşla uçabilirdi. O zaman aşağıya bakarak, orada ki mutsuz, umutsuz insanları düşünecekti. Bunun onlara bir yararı olmayacaktı, ama olsun!

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: