SÜRPRİZ

Zeynep Hanım söylene söylene meyveleri yıkıyordu.

“Her gün mutlaka bu saatte meyve yemeliymiş. Koca karı ne olacak. Daha ne kadar yaşamayı düşünüyorsa?”

Elinde meyve tabağı salona girdiğinde. Salonda ki üçlü koltuğa yarı uzanır biçimde yatan Neriman Hanım, kirpiksiz cibil cibil mavi gözlerini kocaman açarak doğrulmaya çalıştı. Zeynep Hanım, elinde ki tabağı sehpaya bırakıp, Neriman Hanımın sırtına bir yastık yerleştirdi. Kendisi de yere çöküp, bir elmayı soymak için eline aldığında; Neriman Hanım eline dokundu:

“Onu değil kiviyi soy çok faydalıymış.”

Zeynep Hanım elmayı koyup kiviyi alırken söylendi.

“Hee, ye, kivi ye, belki seni gençleştirir”.

Kulakları çok iyi duymayan Neriman Hanımın gözleri soyulan kivi de aklı başka yerde konuştu:

“Bu gece ki açıklama sürpriz olacak.”

Zeynep Hanım sesini iyice yükselterek:

“ Valla bende çok merak ediyorum. Yarın anlatırsınız artık”

Zeynep’in küçük küçük böldüğü kivileri elleri titreye titreye çatalına takıp ağzına götürürken:

“İyi düşündüm bunu. Evde olsaydı daha iyi olurdu ama yılbaşı günü eve kapanmak olmazmış. Bilerek yapıyorlar, dışarıya çıkarsam belki başıma bir kaza gelirde ölürüm diye ümit ediyorlar.”

“Aman canım bir kere dışarıya çıkmayla insan hiç ölür müymüş?”

Neriman Hanım ağzındaki meyveyi gevelerken, Zeynep’e anlamsız baktı. Yüzü öyle beyazdı ki, şeffaflık hissi veriyordu. İnsan biraz daha dikkatli baksa iskelet sistemini bile göre bilirdi.

Yanaklarındaki kılcal damarlar uzaktan allık gibi duruyordu. Gençliğinde çok güzel bir kadın olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Varlık içinde çok güzel bir hayat yaşamıştı. Çocukluğu ve gençliği İzmir’de büyük bir çiftlikte geçmişti. Babasının ilk eşinden olan iki ağabeyini kurtuluş savaşında kaybetmişlerdi. Ailenin tüm varlığı Neriman’a kalmıştı. Sıradan bir subay olan kocasıyla evlenmelerine aile rıza göstermemişti. Ama inatçı ve tuttuğunu koparan Neriman’a söz geçirememişlerdi. 1950 darbesinin öncülerinden olan koçası bu tarihten sonra orduda önemli mevkilere gelmeyi başarmıştı. Dört çocuk doğurmuştu, ama büyütmekle pek ilgilenmemişti.  Büyük oğlu 50 yaşında kanserden öldüğünde, yetmişli yaşlarda ki Neriman Hanım bu amansız hastalığa yakalanma korkusuna kapılmış, bir takım tedbirler almıştı. Yediği şeylerde katkı maddesi olmayacaktı, saatli yenecek, zamanında uyunacak, haftada bir, kahvenin yanında içilen sigara bırakılacak, düzenli olarak doktora gidilip check-up yaptırılacaktı. Ayda bir check-up yaptırmaya giden Neriman Hanımın bu işi abarttığını düşünerek karşı çıkan iki kızı ile araları açılmış, uzunca bir zaman ikisiyle de konuşmamıştı. Küçük oğlunun karısı görümceleriyle kayınvalidesinin küs kalmalarına razı olamamış, bir bahaneyle onları bir araya getirip barıştırmıştı. Et tırnaktan ayrılır mı? Neriman Hanım da yumuşayı vermişti. Gerçek niyetleri çok geçmeden anlaşılmıştı. Bodrumda ki babadan kalma büyük araziye bir talip çıkmış. Çok para veriyorlarmış çok. Hem de üzerine inşa edilecek otelden de hisse vereceklermiş. Tek mesele Neriman Hanımı bu işe ikna etmektir. Yaşlılığından istifade ederek bir takım kâğıtlar bile imzalatmaya kalkmışlardı. Ama o henüz bunamamıştı, okumadığı hiçbir evrakı imzalamazdı.

Ölmesini dört gözle bekliyorlardı. Eceliyle ölmesini beklemezlerdi belki de. Her gün gazetede, haberlerde az mı okuyup duyuyordu. Çocuklar üç kuruş para için ana babalarını gözlerini bile kırpmadan öldürüyorlardı. Mutlaka bunlarında öyle bir niyetleri vardı. Hepsine şüpheyle bakar olmuştu. Getirdikleri hiçbir şeyi yemiyordu. Onlarla yalnız kalmayı da hiç istemiyordu. Maazallah bu yaşta düşüp kalçasını kırması ölmesi için yeterliydi. Yardım bahanesiyle hafiften ittirseler, vicdanları bile sızlamazdı.

Zeynep neredeyse bütün meyveleri soyup küçük küçük bölmüştü. Neriman Hanım gözlerini pörtleterek, eliyle meyve tabağını ittirdi. Zeynep, tabakta kalan meyveleri eliyle üç beş ağzına atarken, yüksek sesle:

“Ziyan olmasın.”

“Geçen gazetede ne yazıyordu biliyor musun?”

Çok iyi biliyordu Zeynep. Gene aynı hikâyeyi anlatacaktı. Ama işinin bir parçası da buydu dinleyecekti mecbur.

“İki oğlan ana babalarını para için doğrayıp bavullara doldurmuşlar. Para için ya!”

Zeynep tabakları toplarken, sesine üzgün bir ton vermeye dikkat ederek:

“Dünya çok fena Neriman Hanın teyze, çok!”

Zeynep mutfağa girdiğinde yine söylenmeye başladı.

“Ah koca karı ah, yüz yaşına merdiven dayadın, torunların bile kocadı sen hala ölmekten korkuyorsun. Paranı yemek için ölmeni beklerken hepsi ölüp gidecek valla.”

Aslında Neriman Hanımın ölmesi Zeynep’i korkutuyordu. Yaklaşık on yıldır burada çalışıyordu, başka yerde bu kadar parayı hayatta alamazdı. Üstelikte yattığı yerden para kazanıyordu. Neriman Hanım her gün saat birde yatar, kurulu saat gibi dörtte kalkardı. Zeynep bu arayı hiç kaçırmaz, o da yatar uyurdu. Bu rahatı kendi evinde bile bulamazdı. Alış verişi de o yapıyordu. Bal tutan parmağını yalar misali, her zaman olmasa da, çünkü o Allah korkusu olan bir insandı, eve de üç beş bir şeyler alıyordu. Torunlar pek seviniyordu salammış, sosismiş, çikolataymış… Sevabına canım, bu koca karının kendiliğinden sevap işlemeye hiç niyeti yoktu. On senedir, namaz kılmak, dua etmek şöyle dursun Allahın adını bile ağzına aldığını duymamıştı. Kâfirin bile Allah’ı vardı, bu kadının yoktu. Şimdi sürpriz müpriz diye milleti topluyordu. Hiçbir yakını hayra yormamıştı bu işi. Tek tek arayıp Zeynep’ten bir şey öğrenmeye çalışmışlardı. Ama onunda bir şey bildiği yoktu, koca karı inatçıydı söyletememişti bir türlü. Şu avukat iki haftadır her gün, yanında bir iki adamla geliyor, kapalı kapılar ardında bir işler çevirip gidiyorlar. Valla çok merak ediyordu.

Neriman Hanımın sesi geldi içerden, bu akşam için hazırlayacaktı koca karıyı. Avukat Bey özel bir arabayla saat tam sekizde alacaktı Neriman Hanımı. Ancak hazırlanırlardı.

Neriman Hanımın bütün yakınları çoktan restorana toplanmışlardı. Suratlarından düşen bin parçaydı. Hepsi bu gece için başka planlar yapmıştı. Hiç birinin aklında bu yoktu. Üstelikte bu sürprizin hayırlı bir şey olmayacağının da farkındaydılar. Herkesin bir fikri vardı ama ortak kanı malını mülkünü hayır kurumlarına bağışlamış olma ihtimaliydi. Avukat damat:

“ Öyle olsa iş kolay, bir doktor raporu alırız, akli mukavvimesin yerinde değildir diye, iptal ederiz. 93 yaşında ki birine hangi doktor olsa gözü kapalı verir bu raporu”.

“Ya öyle değilse. Belki de kadıncağız tüm ailesini son bir kez bir arada görmek istedi. Bizim ilgimizi çekmek içinde bu sürpriz masalını uydurdu.”

Neriman Hanımın büyük kızı:

“Annemi tanıdığım kadarıyla bizleri görmek isteyeceğini pek sanmıyorum.”

“Neyse canım nasılsa birazdan öğreneceğiz, madem hep bir aradayız bunun tadını çıkaralım.”

Saat dokuza geliyordu ama Neriman Hanım daha ortalarda yoktu. Meraklanmaya başlamışlardı ki, Neriman Hanım dört güçlü kuvvetli delikanlının taşıdığı tahta benzer bir şeyle bağıra çağıra içeri girdi.

“Sıkı tutun evladım, aman düştüm, ay!”

Tüm gözler oraya çevrilmişti. Şaşkın bir tebessüm ile Neriman Hanımın masada kendisine ayrılan yere oturtulmasını beklediler. Yardım etmek isteyen akrabalar Neriman Hanımın feryadı andıran çığlığıyla geri durmuşlardı.

Herkes biran önce şu açıklamayı öğrenip, bu anlamlı gecenin geriye kalanını olsun layıkıyla geçirmek peşindeydi. Ama Neriman Hanım bu açıklamayı tam 23.55’de yapmayı planlamıştı.  İki torunu bu kadar beklemeyi reddedip restorandan ayrıldı. Geriye kalanların da pek eğlendiği söylenemezdi. Masadaki tek muhabbet kulakları pek duymayan Neriman Hanımın mallarının hesaplanmasıydı. Büyük kız:

“Valla ben çok bir şey istemiyorum Nişantaşı’nda ki dükkânlardan birini alsam yeter”.

“Sen ne diyorsun o dükkânların aylık kira bedeli 30 bin lira. Hiç çalışma, yan gel yat”.

Küçük eniştenin aklında imzayı koparamadıkları Bodrum’da ki arsa vardır.

“Bodrum’da ki arsa tüm sülaleye yeter de artar.”

Uyuklamamak için direnen Neriman Hanım her ihtimale karşı bir şey yiyip içmemeye de kararlıydı. Bu konuda yapılan ısrarlar onu daha da şüphelendiriyordu.

Nihayet saat 23:55 olduğunda, başka bir masada ailesiyle eğlenen avukat, Neriman Hanımın yanına geldi. O sırada kadehlere doldurulan köpüklü şampanyadan canı çok çeken Neriman Hanım, herkesin içtiği bir şişeden zarar gelmeyeceğine kanat getirip bir kadehcikte kendisine istedi. Torunlardan bir tanesi endişeyle:

“ Sana dokunmasın babaanne”.

Deyince diğerlerinin hışmına uğradı.

“Bu saatten sonra dokunsa ne olur. Hatta keşke dokunsa.”

Kadehleri ellerinde bekleyen topluluğa avukat beklenen açıklamayı yaptı.

“Bundan önce söylemem gereken bir şey var. Neriman Hanım bu kararları alırken tüm zihinsel faaliyetlerinin yerinde olduğuna dair üç ayrı ve ünlü doktordan rapor almıştır.

Şimdi Neriman Hanımın vasiyetini açıklıyorum.” Eğer yüz yaşından önce ölürsem tüm mal varlığım, çeşitli hayır kurumlarına paylaştırılacaktır. Yüz yaşını gecene kadar yaşarsam mallarımın hepsini ölmemi beklemeden yakınlarım eşit bir şekilde paylaşabilirler.”

Herkes şaşkınlık içindeydi. Bu sırada yeni yıla girilmişti. Neriman Hanım kadehini kaldırıp bardağı dudağına götürecekken tüm masa eline hücum etti.

Bundan sonra Neriman Hanımın sağlığı ailenin tek kaygısı olacaktı.

ATÖLYE ÇALIŞMASI 2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: