DERGİ

Elinde popüler bir kadın dergisini tutuyordu. Merak ettiği tüm soruların cevabı buradaydı.  Okumaya başlamıştı ki açık kapıda bir karartı belirdi. Başını kaldırdı, bir kadın elinde tuttuğu kâğıdı ona uzatıyordu. Çok sert baktı kadına, elini uzattı. Aldığı kâğıda bakıp sertçe:

“Yan odaya geç belden üstünü çıkar geliyorum.”dedi.

Kadın gülümseyerek girdi yan odaya. Dergi masanın üstündeydi, merak ettiği tüm soruların cevabını alacaktı birazdan. Yerinden kalkıp kadının arkasından odaya girdi. Suratında ki, tiksinti ifadesini saklamaya gerek duymadan,

“Boynunda kolye varsa onu da çıkar.” dedi.

Kadın koyu bir aksanla;

“Va! Va da nası çıkcek o?”

Boynunda ki boncukların dizili olduğu ipi tutarak kendine doğru yaklaşan kadına yine tiksintiyle bakarak geri çekildi. Yardım etmeyeceğini açıkça belli etmişti. Tüm sorularının cevabının bulunduğu dergi masanın üstünde onu bekliyordu.” Mücevher seçerken nelere dikkat edilmeli?”  Kadın kolyenin ipini koparmak için asılıyordu.

“Çakı gibi bi şe yok mu?”

İçinde bir öfke birikintisi vardı. Kısa ve net, “Yok!” dedi. Kadından yayılan koku bir insandan değil de bir inekten geliyor gibiydi. Dergi; “Teninizle uyumlu kokular için anket yapıyoruz.” Kadının üstünden çıkardıkları yerde kocaman bir öbek yapmıştı. Dergi; “ Bu sezon moda da hangi renkler hâkim?” Nihayet kadın kolyenin ipini koparmıştı. Yerlere saçılan boncuklar onu daha da sinirlendi.

“Aaaaa!”

Kadın bu feryadı boncuklarına üzülme diye algılamıştı.

“Ossun, ziyanı yok.”dedi.

Daha fazla uzatmadı, kadına hiç dokunmadan akciğer filmini çekti. Masanın üstünde ki dergi onu bekliyordu. Elinde ki filmi banyo cihazına atıp, karanlık odadan çıktığında kapıda yüzünde tebessümle onu bekleyen kadın;

“Ne vakıt alcez hemşire hanım.”dedi.

“Birazdan çıkar. Otur bekle.”

Kadın ilerde, kucağında eski bir battaniyeye sarılı bebek olan adamı işaretle;

“Çocuğun kanı va, onu nerde yapcez?”

“Koridorun sonunda.”

Dergi oradaydı. Başka bekleyen olmadığından Yerine geçip masaya oturdu. Tüm sorularının cevabını alacaktı.  Tam okumaya başlayacakken, kadın yeniden kapıda belirdi.

“Adamı saldım kana. Benim çocuk isal, yemyeşil.”

Şaşırmıştı. Karşısında bekleyen, şişman kadın çocuk doğurma yaşını çoktan geçmiş görünüyordu.

“O senin bebeğin mi?”

Bu ilgi kadını cesaretlendirmişti. İçeri girip karşısında ki sandalyeye oturdu. Dergi sesleniyordu “Yazdan önce fazla kilolarınızdan kurtulmanın yolları.”

“He ya benim.”

“Kaç aylık o bebek?”

“İki aylık.”

“Sen kaç yaşındasın?

“Otuz altı.”

Bu kadın kendinden yalnızca iki yaş büyüktü. Dergi; ; “ On yaş daha genç görünmek istemez misiniz?”

“Kaç doğum yaptın.”

“Bu altıncı.”

“Neden bu kadar doğurdun? Bak aynı yaşta sayılırız, ama annem gibi görünüyorsun.”

Bunu çevresindeki başka bir kadına söyleseydi neler olurdu. Karşısında ki kadın gülümsüyordu.

“Ee, ben çalışıyon.”

“Ben de çalışıyorum.”

“Senin işinen benimki bir mi?”dedi.

Çoğu kelimesini anlamadığı uzun bir cümle kurmuştu ardından. Ama tarla işinin çok ağır olduğundan bahsettiğini anlamıştı. Derginin tavsiyesi; “Yoğun geçen iş temposunun stres ve yorgunluğunu spa masajıyla üstünüzden atın.”

“Peki, bu kadar çocuğu niye doğurdun?”

“Benim adam çoban, oğlan olsun deyi verin doğurtuyu.”

“Bu oğlan mı?”

“He oğlan.”

Dergi masanın üstünde okunmayı bekliyordu.” Cinsel hayatınızda mutlu musunuz? Anketimize katılın.” Kadının söylediklerini yine tam anlayamamıştı. Bebeğin göbeğini komşusunun kestiğinden bahsediyordu. Demek ki ilkel şartlarda doğurmuştu. Dergi; “Ağrısız, sızısız doğum teknikleri.”

“Diğer çocuklar kız o zaman.”

“He! Üçü öldü ikisi duruyu. Biri gecen sene öldü. Böün inne yapdılar te ertesi gün çocuk öldü. Duymuşundur belki.”

“Yok duymadım. Kaç yaşındaydı?”

“Altı aylığıdı.”

Geçen sene altı aylık bir bebek kaybetmiş, bu sene iki aylık bir bebekle hastane kapısında. Okunmayı bekleyen dergi sabırsızlanıyordu. “Mutlu bebekler, mutlu anneler.”

“Öbür çocukların kaç yaşında?”

“Bir kızım on altı yaşında. Kocada o. Küçcük kız on dört daha. Evde.”

Dalga geçer gibi alaylı konuştu.

“Kız, evde kalmış ya senin küçük.”

Kadın, kendini anlamayan bu şehirli kadına hiç aldırmadı.  Tarlasından zorlukla çıkardığı bilmem kaç çuval patatesi vardı onun. Dergi masanın üstündeydi. “Mal ayrılığı sözleşmesi ile ilgili merak ettiğiniz her şey.” Yerinden kalkıp muhtemelen onlar konuşmaya başladıklarında çıkmış olan filmi kadına verdi.

“Geçmiş olsun. Doktora götür.”

Minnet dolu bakışlarla baktı kadın ona.

“Burda olduğunu bileydim sana pattes getiri veridim. Bi daha gelisem getiri verem.”

Kadın gidince masasına oturdu. Dergi; ” Yedi adımda manalı bakışlara nasıl kavuşulur.”

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

One Comment on “DERGİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: