GİZEM

İlk romanımın yayınlanmasının ardından çok zaman geçti. Ben ikinci kitabımın üstünde çalışıyorum. Ya da çalışmaya çalışıyorum. İlk kitabımın altında eziliyorum. Ummadığım bir başarı sağladım. Şimdi ise yazacak hiçbir şeyim kalmamış gibi. Bir sürü kitap var yazım masamın üstünde, çaresizce onlardan bir şey bekliyorum; Bana ilham verecek, beni ateşleyecek birkaç satır. Yok, yok yok. Tüm fikirlerimi, tüm yaşanmışlıklarımı birinci kitapta kullanmıştım, yeni bir kitap için özel bir şeyim kalmamıştı. Eğer söylendiği gibi bir ilham perisi varsa, şimdi ortaya çıkmasının tam zamanıydı.

Cervantes’in hayatına imrenmeye başlamıştım. Bütün gün yiyor, içiyor, yalanıyor ve uyuyordu. Ne kaygısız bir hayat. Adını bile öğrenememişti, biraz aptaldı sanırım. Ama bu dünyada mutluluğun formülüne mutlaka katılması gereken, elzem bir malzemeydi aptallık. Müzisyen bir arkadaşım kedisine piyano çalmayı öğretmişti. Bizim miskin Cervantes’e yemek koymayı unutsam, bir miyav demeye bile yeltenmez. Ama iyi bir dinleyicidir; kendi kendine konuşur gibi rahat olabilirsin, hiç yargılamaz, sözünü kesmez.

O gün yine çaresizce elimdeki kitapları karıştırıyor bir yandan da Cervantes’le konuşuyordum: “Bu gün yine tek satır bile yazamadım oğlum. Arkamdan gülüyorlar. İlk kitabın satışları da düştü. Birkaç reklam filmi senaryosundan aldığımız para da suyunu çekiyor. Öyle bakma, yakında sana kaliteli mama alamayabiliriz.” Cervantes yattığı yerden gerinerek kalktı. Acıktı ya da tuvalete gidecek diye düşündüm. Ama Cervantes o zamana kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı; yazı masama çıktı ve klavyemin üstünde, kendi ekseninde döne döne tırnaklarını cilaladı. Şaşırmıştım, yerimden fırladım; “Yapma aptal kedi, in oradan.” dedim. O hiç aldırmadı sakince yere atladı ve yine daha önce hiç yapmadığı gibi bana bakıp kısa bir miyav dedi. Bu kısa miyavla Cervantes; “Korkma be yemedik, zaten bir bok yazdığın da yok” diyor gibiydi.  Haklıydı. Bir zarar vermiş mi diye klavyeye ve ekrana bir göz attım; Ekranda bir takım harfler ve sayılar vardı. Gülümsedim. Cervantes kalitesiz mamayı duyunca birden yazar olmaya karar verdi galiba. Tam silecekken bu dizilimin ilginç olduğunu fark ettim. Bir takım harfler ve bir asal sayı, yine bir takım harfler ve bir asal sayı. Tesadüf olamayacak kadar enteresandı. Cervantes’e baktım, mama tabağının başında katur kutur yemek yiyordu. Olabilir miydi? O kadar çaresiz kaldım ki tanrı, ilham meleği ya da daha başka gizemli bir güç bana kedim aracılığıyla bir mesaj yolladı. Bana kalan bu mesajı çözmekti. Hemen bir kâğıda yazdım. İlk aklıma gelen masanın üstünde dağınık duran kitaplar oldu. Bu harfler kısaltılmış kitap isimleri olabilirdi, sayılarda yararlanacağım sayfa numaraları. Tesadüf bir kaç tanesini biraz zorlamayla eşleştirsem de sonuç umduğum gibi çıkmadı. Yazar isimleri kısaltmaları diye düşündüm, ondan da bir sonuç çıkmadı.  Birkaç gün uğraştıktan sonra, Cervantes’ten yeni bir ipucu almanın peşine düştüm. Ona, günde üç öğün en iyisinden yaş mama vaadinde bile bulundum. Tehdit ettim; Arkadaşımın çok yaramaz bir oğlu var. Bir keresinde arkadaşım oğluyla bize gelmişti. Cervantes’i doğduğuna pişman etmişti bu oğlan. Seni ona veririm dedim, yemin ettim. Ama Cervantes hiç oralı olmadı.

”Aptal kedi, aptal kedi başıma ne işler açtın ya. Delinin attığı… sen deli değilsin ki kedisin. Ya, ben kafayı yedim ya. Durmuş kediyle konuşuyorum. Yazmam lazım benim yeni bir şeyler üretmeliyim. Sokayım senin gizemine.”

Vazgeçmiştim, hatta bu olayı unutmuştum. Keşke hiç hatırlamasaydım. Benim boş boğazlığım yok mu? Hem de Hakan’ın olduğu bir ortamda bir iki kadehten sonra hatırlamanın ne manası vardı. Hakan zaten seni aşağılamanın, herkesin içinde küçük düşürmenin peşinde. Onun olduğu ortamlarda ne zaman kendimi göstermek için gösterişli ve süslü laflar söylemek istesem, (Ben çok zekiyim, kitabım büyük ses getirdi, çok okurum, çok bilgeyim, sohbetim müthiştir, Oscar Wilde bile benimle boy ölçüşemez.)  kibarca beni bozar. Onu hiç sevmiyorum, kendini beğenmiş bir züppe. Yine de çok zeki bir adam olduğunu kabul ediyorum. Evli, çocuklu ve tanınmış bir reklam yazarı. Her seferinde onun olduğu ortamlarda daha dikkatli olacağım konusunda kendime söz veriyorum, ama şu boş boğazlığım yok mu? Yine yaptım işte biraz gülmek, bakın ben kendimle dalga geçebiliyorum demek için bu olayı anlattım. Amacına ulaşmıştı aslında, güldük, ilham perilerinin teknolojiyi kullanarak bize ulaşmaya çalışmalarını geyik yaptık. Hakan; Şu gizemli şifreyi görebilir miyiz?” dediğinde uyanmadım, telefonun hafızasına kayıtlı dizilimi önüne koydum. Neyin peşinde olduğunu anlamamıştım. İspat mı istiyordu? Cebinden çıkardığı bir kâğıda not almaya başladığında ben çoktan pişmandım. “Bir de ben bakayım şu gizeme, belki ben çözerim.” İlla ki bir uyuzluk yapacak ya bana… Kıskanıyor beni, evet, kıskanıyor. Öykü ve denemeler karalıyorum diyor ama kimseye göstermedi henüz. Neden? Çünkü cesareti yok.

O gece aldığım alkol bile kafamı dağıtamamıştı. ”Boş boğazlı bir aptalsın sen. Şu çeneni hiç tutamayacaksın değil mi? Söz gümüş ise sukut altındır. Neresini anlamadın bunun? Sen bu güne bugün tek bir kitapla milyonlara ulaşmış bir yazarsın. Ağır ol, ağır takıl. Oscar’a özenme, sen Oscar değilsin. Onun sonu da malum.” Uyumadan önce bir karar aldım; bir süre kimseyle görüşmeyeceğim. Hakan’ı hayatımdan tamamen çıkaracağım.

Birkaç gün sonra o gecenin huzursuzluğunu üstümden tamamen atmıştım. Yeniden yazmaya başlamadan önce ilham için okumayı seçtiğim kitaplara bakıyordum. Hakan’dan bir mesaj aldım; “Mailine bak. Galiba senin gizemi çözdüm.” Kafamın ortasından bir tas kaynar su boşaltılmış gibi oldum. Mailini aynen aktarıyorum:

“NAÇ3YRY7ÇÇYO23KOİİİD29GSYSYY31GDBYD37HP2

Öncelikle tesadüf olamayacak bir ayrıntıdan bahsetmeliyim. Bu dizilimde ki tüm sayılar asal. Asal sayılar çok özeldir. Asildirler, her biri kendine özgüdür, kendilerini böldürmezler, kimseye çarptırmazlar. Bu dizilimde harflerin sonuna gelen ve giderek büyüyen asal sayılar nokta görevini görüyor. Yalnız sondaki iki sayısı kural dışı, en küçük asal sayı, ama asal sayıların en özeli, aynı zamanda çift bir sayı. Şimdi sana gönderilen mesaja gelirsek cümle cümle şöyle:

Ne anlatmaya çalışıyorsun3

Yazdıklarında ruh yok7

Çalmayla, çırpmayla yazar olunmaz23

Kitaplar okunmak içindir ilham almak için değil29

Gösterişli, süslü yazmak seni yazar yapmaz31

Gerçek dışarıda bir yerde duruyor37

HP2

Bu son bölümü çözemedim, sanırım bilgisayarının imzası. Asal sayıların giderek büyümesi yaşanmışlıkların insana katkısını temsil ediyor. Benden bu kadar gerisi sana kalmış.”

Birisi tarafından evirile çevrile dövülmüş gibiydim. Çok kızgındım.  Bilgisayarımda dâhil elime ne geçerse fırlattım. Hazmetmesi çok güçtü. Hakan hakkımdaki düşüncelerini benim de yardımımla, zan altında kalmadan daha güzel nasıl dile getirebilirdi? Bağıra bağıra, hiç oturmadan hızla bir oyana bir bu yana yürüyerek önce Hakan’a sonra kendime ve Cervantes’e küfürler yağdırdım. Sonunda bitkin bir biçimde kendimi koltuğa attım. Bundan nefret etsemde Hakan haklıydı,  eksiği var fazlası yoktu. Saatlerce kalkmadan tavanı izledim ve bir karar verdim. Her şeyi geride bırakıp gerçeğin peşine bir yolculuğa çıkmak. Beni kimsenin tanımadığı yerlere, belki adımı bile değiştiririm. Yanıma sadece taşıyabileceğim bir sırt çantası alacağım. Gerçekten okumak istediğim bir iki kitapta alırım. Cervantes için üzgünüm onu, o yaramaz oğlana vermekten başka çarem yok.

İşte buradayım, şarka doğru giden bir trenin içinde ve bu satırları yazıyorum. Kimseyle vedalaşmadım. Telefonumun hattını ve tüm sosyal medya hesaplarımı kapattım. Yeni bir hat aldım, kullanmayı düşünmüyorum, tedbir olsun diye. Şimdi Hamlığımı atıp Pişmeliyim. Yaşanmışlıklarım beni büyütse de, sonunda, alçak gönüllülüğün katacağı hikmetle ideal insana daha çok yaklaşacağım.

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: