Hissettiklerim, yaşadığım bu şey hangi kelimelerle anlatılır. İçim daralıyor, öyle ki göğüs kafesimi yırtmak istiyorum. Dünya başıma yıkılmış, kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemiyorum. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Bu duruma son vermenin tek yolu var: Ölmek.

Biri! Biri beni kurtarmalı.

“Ben buradayım. Bak yanındayım. Seni anlıyorum. Seni gerçekten anlıyorum. Kimsenin anlayamayacağı kadar anlıyorum seni. Korkma! Hepsi geçecek, inan bana hepsi geride kalacak. Sana bağırma artık, yerine otur demeyeceğim. Bağır, dilediğin gibi bağır.  Oturamıyorsan ziyanı yok. Yeme, hiçbir şey yeme. Başını omzuma koy. Gel sarayım seni, sımsıkı.”

Çaresizim, korkunç bir çaresizlik bu. Çabalamak boş. Betondan bir silindir, altı üstü beton, çok dar. İçindeyim. Hapsolmuşum buraya. Nefes alamıyorum, aldığım nefes göğüs kafesimden içeri girmiyor. Diyaframım da betonlaşmış. Silindirin içinde ki hava hep tükeniyor. Ama sonsuza kadar sürecek bir tükenme süreci bu. Yok, hayır ölmek mümkün değil. Sonsuza kadar sürecek bu çaresizliğim. Boğazım yırtılana kadar bağırsam da nafile, gerçekten duyan yok beni.

“Duyuyorum. Seni duyuyorum. Keşke sen de beni duysan. En çok ihtiyaç duyduğun şey, seni anlayan biri, bak buradayım. Bak yine akşam oluyor.  Geçenin şerri üstüne çullanacak yeniden, başını yastığa koyduğun anda gırtlağına çökecek. Sabaha kadar dolanacaksın o oda bu oda. Günlerce uyumadan da yaşayabiliyormuş insan.  Yeniden hava aydınlanacak. Güneş? Merak etme yeniden güneşi göreceğin günler gelecek. Biliyorum. İnan bana biliyorum. Her şey geride kalacak. Aslında bu son söylediklerimden ben bile emin değilim. Karanlıkla aydınlık birbirine çok yakın olacak. Yakından da öte, aynı yerde, aynı anda, birbirine dolaşmış. Hangisini göreceğin bir anlık bakışına bağlı olacak. Aydınlığının karanlığa dönmesi an meselesi olacak bazen. Korkacaksın, çıktığın karanlığın bu kadar yakınında olmasından çok korkacaksın. Yine de normal insanlar gibi yaşamaya devam edebileceksin.  Gel, sarayım seni sımsıkı sarayım.”

Diri diri mezara gömülen insanlar duymuştum. Korkunç mu? Şu an o insanlara imreniyorum. Onların çaresizliği süreyle sınırlı, korkunç bir son. Sonunda bitiyor. Benimkinin sonu yok. Çabalamakta boş. Bir mezarda olsam, gücümü tırnaklarımla toprağı kazmaya adarım. Bir umudum olur. Burası beton. Korkunç bir çaresizlik.

“Biliyorum. Biliyorum. Zaten acılarıyla, dertleriyle mücadele eden insanlar senin durumunda olmazlar. Onların kendilerini dinlemeye fırsatı yoktur. Ne derler; rahatlık batıyor. Kızma ne olur. En yakınların bile sana,- Ne derdin var?- demiyor mu? Onlara verecek bir cevap bulamıyorsun. Bak diyorlar sana bu soğukta çoluk çocuk dışarıda insanlar, evleri başlarına yıkılmış. Onları görüp haline şükretmeni, gülüp eğlenmeni bekliyorlar senden. Sen nankörsün onların gözünde, bulup bunayan. Seni gerçekten anlıyorum. Seni yargılamıyorum. Gel sımsıkı sarayım seni, saçlarını okşayayım, kulağına bıkmadan usanmadan hepsi geçecek diye fısıldayayım. Geçecek.”

Yaradanım! Söyle yaradanım; ben ne yaptım, bunu hak edecek ne kötülük yaptım? Neden bu haldeyim?  Kurtar beni, yalvarırım kurtar beni. Dayanamıyorum. Tüm sevenlerimi bıktırdım. Elimde değil, dayanamıyorum. Ağzım dilim kupkuru, mesanem tuvaletten kalkma diyor. Su içmeye korkuyorum. Ne yapacağım ben? Yalvarırım yardım et. Yarattığın kulundan yüz çevirme.

“Gülüyorum diye kızma bana. Hepimiz en çok başımız dara düşünce anıyoruz yaradanı. Kendini düşün, bu haldeyken başın secdeden kalkmadı. Bu yaşa kadar günde beş vakit namaz kılmış olsaydın bu kadar etkili olmazdı. Ne düşünüyorum biliyor musun? Yaradan ona kul olduğunu hatırlatmak için verdi sana bu illeti. Gülüyorum. Evet gülüyorum.  Başımı döndürdün. Otur biraz. Sesimi duymaya odaklan. Hatırlıyor musun; takvimlere işaret koyardın. O işaretli yere geldiğinde hayatın nasıl olacak acaba diye. Bir mucize beklerdin zamanın akışından. Mucizeler yaşamadın, zaman hep aktı. Şu an mucize dediğin bu duygu durumundan kurtulmak. Gel, bir takvim getir. İşareti birlikte koyalım.  Geçecek.”

İmreniyorum. Şu çocuğunu okula bırakıp oradan da işe yetişecek kadına mesela. Duvarların arkasından gelen kahkahalara, bağrışmalara.  Sevdiği dizinin yayın günü diye heyecanlanan sığ duyguya. Beğendiği bluzu indirimde bulduğu için mutlu olan zihniyete. Normal yaşama imreniyorum. Normal olmak istiyorum. Kurtulmak istiyorum. Nefes alamıyorum. Yetmiyor, aldığım nefes bana yetmiyor. İMDAT! İMDAT!

“Bağır, dilediğin gibi bağır. Seni anlayan tek insan benim. Ama ben de kanlı canlı yanında değilim. Keşke sarabilseydim seni. Keşke duyabilseydin beni. Ben bir garip zaman yolcusuyum; Sesini duyuramayan, yüzünü gösteremeyen.”

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: