Soğuk gözlerle bana bakarak, “Kim olduğum hakkında en küçük bir fikrin yok, değil mi? dedi.  Tam karşımda duruyordu, doğulu bir aksanı vardı. “Karıştırıyorsunuz sanırım,” dedim. Hızlı adımlarla yanından geçip gidecekken, “Bacağını kurtarmayı başarmışlar,” dedi. Mıh gibi çakıldım yerimde, vücudumu bir ateş sarmaladı, bacağım kurşunları yeni yemiş gibi sızladı. Korkuyla ve usulca döndüm geriye, ensesi göz hizamdaydı. Kısa bir an geçmişi sardım kafamda,

“Kimsin sen?” dedim.

Yavaşça bana doğru döndü, soğuk kara gözlerini, gözlerime kilitledi,

“Çocuğun var mı?” dedi.

Gözlerimi kaçırdım, “Kimsin ve benden ne istiyorsun?” dedim.

“Senden istediğim bir şey yok. Ben vicdanını arıyorum. Buralarda mı?”dedi.

“Vicdanım mı,” diye düşündüm.

Ona yirmi yıldır vicdanımı güzel ninniler söyleyerek uyuttuğumu söylesem mi?  Ya da, “Öldü,” mü desem?

Göğsüm daraldı, aldığım nefes sığmadı içime. Kalbim göğüs kafesimi tokmaklıyordu. Hiç konuşmamaya karar verdim. Sükûnetle onun konuşmasını bekleyecektim. Ama konuşmuyordu, benden bir cevap bekliyordu. Tiyatro sahnesinde repliğini unutan ben, karşımda iki kişilik oyunun hem yazarı hem oyuncusu… Yirmi  yıldır tüm benliği ile bu anı planlamış ve benim cevabımı biliyormuş gibi bakıyor. Ama ben bilmiyorum; ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ateşini körüklesem, atılsa o an üstüme… Bir yanım, bırak, onun istediği gibi olsun her şey diyor, dikleş, seni tartaklamasına izin ver, sen yerde ağzın burnun kan içinde yatarken de yirmi yıldır içinde biriken kinini nefretini kussun.  Diğer yanım hala on yaşında bir çocuğun gözlerinin mağduriyetine donuk ve esir.  Gözleri, soğuk kara gözleri üstümdeydi, başımı kaldırdım, gözlerimiz yeniden çakıştı. Yirmi yıl önceki gibi, bir farkla, o zaman ikimizin gözleri de korku ve dehşet içindeydi. Ben susmaya devam edince daha fazla dayanamadı:

““Berxê min,” dedi. Sustu ve devam etti, “Annem bize böyle seslenirdi, kınalı kuzularım, “Berxê min.”

…“Komutanım evden çocuk ağlamaları duyuluyor,” dedi er.

“Ne yabacağız komutanım?” dedi başka bir er.

“Teslim olması için bir şans verelim. Kimse ben söylemeden ateş etmesin,” dedim.

Atıldım, “Sizden birinin ihbarı üstüne oradaydık. Bir teröristin peşindeydik biz.”

“Siz kimsiniz, biz kimiz?” dedi. Sustu yeniden, benden bir yanıt bekliyordu, gözleri gözlerimde.

“Bir, üç, beş, yedi, ölen kardeşlerimin yaşı. Ellerinde olmayan sebeplerle dünyaya geldikleri coğrafyanın yazgısının bedelini ödedi onlar. Terörist dediğin de daha on yedisinde değildi. Çocuk sayılırdı o da. Ölüm döşeğindeki anasını, son bir kez görüp, helallik almak için gelmişti. Bugün yarın öleceği beklenen anasından önce öldü. Amcamdı benim.”

“Teslim ol!” çağrısına cevap alamamıştık. O küçük birliğin başındaydım.

Ben daha ne yapacağıma karar vermeden evden üstümüze doğru ateş açılmıştı. Bu olaydan bir hafta önce pusuya düşürülen bir birlikten üç arkadaşımızı kaybetmiştik. Hepimiz çok gergindik.

“Söylesene biz kimiz? On yaşından beri bana bunun cevabını verecek birini arıyorum. Peki ya siz? Nedir paylaşamadığımız? Farkımız ne?  Bizim analarımız da sizin analarınız kadar sever yavrularını, bizim yaralarımız da kanar, eceliyle ölmek bizde de makbuldür, zamansız ölümler bizi de yakar.”

Olduğu yere, dizlerinin üstüne çöktü ve sarsıla sarsıla, sessizce ağlamaya başladı. “Yüreğim kanıyor. Neden böyle oldu? Neden? Neden be?” diyerek sağ eliyle göğsünü yumrukluyordu.

Ateşe karşılık verdik. Seçme şansımız yoktu. Kurşun yağdı evin üstüne. Gergindik, korkuyorduk. Nihayet ateş kesildiğinde, sessizce yaklaştım evin kapısına, kurşunların delik deşik ettiği kapı kilidi parçalanmıştı, açıktı kapı. Elim tetikte, sağ bacağımla kapıyı araladım. O anda kurşunlar arka arkaya saplandı bacağıma.

“Neden susuyorsun? Yirmi yıl susuşunu görmek için mi bekledim ben,” dedi. Başını kaldırarak, ıslak kara gözlerini yeniden dikti gözlerime. Çöktüm dizlerinin dibine. O an vicdan ninnim döküldü dudaklarımdan:

“Teslim ol çağrımıza ateşle karşılık verildi. Eve girdiğimde ben vurulunca arkamdakiler panikle içeriye tekrar kurşun yağdırdı. Her şey bir  kaç saniyede oldu. Hiç anlamadım. Acı içinde düştüğüm yerden izledim olanları. Önce bir çocuk fırladı ortaya, ardından kucağında ağlayan bebekle bir kadın, sonra başka bir çocuk ve ardından da bir adam.”

“Aklınla konuşuyorsun. İnsanı insan yapan vicdanıdır. Yaralı olan bacağındı, ağzın sağlamdı, ‘Durun, ateş etmeyin,’ diyemedin mi? ” dedi.

“ Diyemedim. Bir anda oldu, bir anda, anlamadım. Hiç birimiz anlamadık. Ben bunları düşünmedim mi sanıyorsun? Aklım olmasaydı, vicdanım beni çoktan öldürmüş olurdu,” dedim. Nemlenmişti gözlerim.

Düştüğüm yerde acıyla kıvranırken gördüm onu. Korku dolu gözlerimiz çakıştı. Sekinin altında saklanmıştı, elleriyle kulaklarını kapatıyordu. “On yaşında,” demişlerdi, “On yaşında bir çocukla, yaşlı ve hasta bir kadın hariç hepsi ölmüş.”

O çocuk, on yaşında, ölüme, şiddete kulaklarını elleri ile kapatan çocuk. Annesinin, babasının kardeşlerinin cansız bedenlerinden yayılan kandan irkilmiş, korku ve dehşet içinde, hayatı o anda açılmayan bir düğüme dönüşmüş, on yaşındaki o çocuk…  Yüreğini o günden sonra avucunun içine alarak yürümüş. O an duran kalplerin esiri olmuş o çocuk.

Bir gün hesaplaşmak için karşıma çıkacağı hiç aklıma gelmemişti. Razıydım, onun içini soğutmak için o an son nefesimi vermeye razıydım.

“İntikam için mi geldin?” dedim.

“İntikam derken öldürmeyi kastediyorsan; hayır… Ben o güne dair kendi sesimden başka bir ses duymak istedim. O günden bana kalan tek şey senin yüzün ve gözlerin. Başka hiçbir fotoğrafım yok,” dedi

“Yaptın işte, uyuyan vicdanımı uyandırdın. Artık bir daha uyutmam mümkün değil. Yakamı bırakmaz,” dedim.

Sustuk, ikimizde çöktüğümüz kaldırımın yarıklarında bir cevap arıyorduk. Sonsuz kadar uzun geldi bana bu susuş. Yine onun sesi bozdu sessizliği,

“Sence biter mi?” dedi aynı soğuk gözlerle bana bakarken. Tam olarak neden bahsediyordu? İnsanın insana yaptığı zulümden mi, yapılan etnik ayrımdan mı, filler tepişirken ezilen çimlerden mi?

“Bilmiyorum,” dedim.

Çöktüğü yerden kalktı yavaşça, geldiği gibi arkasını döndü ve gitti. Arkasından seslenmek, “Beni, bizi affet çocuk,” demek istedim. Dilim dönmedi ağzımda. Biz çöktüğümüz yerde onun arkasından baka kaldık; vicdanım ve ben.

 

 

 

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

2 Comment on “HESAPLAŞMA

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: