DÜŞ

Dün gece garip bir düş gördüm. Bir su damlası olmuştum. Düşüyordum. Düşüyordum. Altımda koca deniz. Bir azdan o koca denizde kaybolacaktım.  Koca deryada bir damla tatlı suyun izi sürülemezdi. Yerçekimine karşı durma çabası boşaydı. Bir rüzgâr belki, güçlü bir rüzgâr beni alıp yemyeşil bir toprağa savurabilirdi. Denize düşeceğim anda, dudakları birbirine dokunan iki âşık gibiyken, donuverdi koca deniz. Ben de dondum, denize düşmedim. Gözlerimi dehşet içinde açtım, içim üşüyordu. Sarıldım yorgana sımsıkı. Vücudum ter içinde kaldı ama içim hiç ısınmadı.

Kalbimin üstünde büyüyen bir su lekesi var. Büyüyor. Büyüyor. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Birazdan ağzım, burnum su içinde kalacak. Boğulacağım. Ben yüzme bilmiyorum. Kimse bana yüzmeyi öğretmedi. Boğularak öleceğim. Ben bunları düşünüp debelenirken su beni yutuyor. Tuhaf. Boğulmuyorum, nefes alabiliyorum. Bambaşka bir dünyaya gelmişim gibi. Kaybolmuşluk, yerini berrak sularda bulduğum yuvaya aitlik duygusuyla yer değiştiriyor. Balık, bir balığım ben. Kara bir balık. Şimdi balığa dönüşmedim, balık olarak doğmuşum ben. Karada yaşamaya mecbur bırakılmış bir karabalık. O yüzden nefes almakta zorlanıyormuşum.

Tüm dünya sudan ibaret. Topraktan eser yok görünürde. Elimi sokuyorum suyun derinliklerine, bir avuç toprak bulup çıkarıyorum. Çıkardığım toprağı suyun üstüne serpiyorum. Bir avuç toprak büyüyor, büyüyor. Alabildiğine genişliyor. Sonra toprak canlanıyor, yeşilleniyor. Meyve dolu ağaçlar büyüyor bir anda. Kıpkırmızı elmaların olduğu bir ağaçtan bir elma koparıp, iştahla ısırıyorum. Ağzımdaki lezzetli elmayı yutamadan bir anda bir tufan kopuyor. Yerden gökten su fışkırıyor. Dalıyorum sulara. Üşüyorum yeniden. Ağzını açmış kocaman bir balık üstüme geliyor. Bırakıyorum kendimi, yutuyor beni balık. Midesindeyim balığın. Sıcacık. Yaşarım ben burada. Yaşamış benden önce de biri. İşte kalıntıları. Bir kayık var. Tutunup çıkıyorum kayığa. Yazmış benden önceki, okumaya çalışınca iyice belirginleşiyor, “Gönlün sığdığı yere her şey sığar.” Hatırlıyorum ben bunu.

Karanlık,  çok karanlık… Hiçbir şey göremiyorum.  Yüzüyorum ama ıslanmıyorum. Ayırdına varıyorum, su değil içinde yüzdüğüm. Yalnızca karanlık. Boşluktaki sonsuz karanlığın içindeyim. Her şeyin başladığı karanlık bu… Her şeye gebe bu karanlık… Yalnızım…  Çok yalnızım.  Karanlığımı aydınlatıp, etrafımda dolanan bir ışık beliriyor. Yok sayamıyorum onu. Çok parlak. Sessiz. Hızlı. Başım dönüyor, takip edemiyorum onu. Çok kirliymiş karanlığım. Işığın sayesinde fark ediyorum bunu.  Ben ışıkla oynaşırken, o beliriyor bir kıyıda. Hiç değişmemiş. Bulanık suya bakıyor. Elini daldırıyor suya, su berraklaşıyor aniden. Üstünü çıkarıyor. Bana mı dönecek? Çırılçıplak şimdi, atlıyor suya, bana doğru yüzüyor. Üşüyorum yine. Bana mı geliyor? Beni gördü mü?  Seslensem, el sallasam… Yapamıyorum. Yine yapamıyorum. Hiçbir şey yapmadan beklemek… Benim en iyi yaptığım şey bu. Söylenmemiş sözleri, yapılmamış hareketleri içimde hapsediyorum. Karşımdakinden beni buna rağmen anlamasını bekliyorum. Beni kendiliğinden bulmasını. Yanıma kadar geliyor. Daha fazla gitmeyecek belli. Bir heyecan dalgası sarsıyor tüm vücudumu.

O bir şeyler söylüyor, anlamadığım bir dili… Benimle mi konuşuyor? Etrafta benden başka kimse yok ki. O zaman neden gözlerimin içine bakıp anladığım dilden konuşmuyor? Hayır, ben değilim. Konuştuğu ben değilim. O beni görmüyor. Onun için artık çok gerilerde kalmış bir anıyım. Bıraktığı yerde kalmış bir anı. Onun benden çok uzakta yeni ve mutlu bir hayatı var. İki güzel çocuk ve yabancı bir eş. El ele, suda kaydırıyorlar bir birlerini. Kahkahaları kulağımı yırtıyor. Kalbimde, aklımda yerli yerine oturmuş, yatışmış tüm isyanlar sesiyle darmadağın oluyor. “Seni eşim ve kızlarımla tanıştırayım.” Dağılıyorum. Gülümsemeye çalışıyorum.  İsyanım içimi dolduruyor, dolduruyor. Şişmeye başlıyorum. Sonunda patlıyorum. “Gönlün sığdığı yere her şey sığar,” bunu bir yerden hatırlıyorum. İçimden koca bir evren çıkıyor. O yok. İçimden saçılan her yıldıza, her gezegene, her dağa, her denize, her taşın altına bakıyorum. Yok. Yok.

Vücudumdaki tüm dikişler sökülüyor bir anda, irin akıyor.  Islanıyorum. Dikişlerimden çıkan irinle ıslanıyorum. Her yanımı kaplıyor irin. Birazdan içinde yüzmeye başlayacağım. Korkmuyorum. Ben bunu daha önce yaşadım. İğrenç bir kurtçuğa dönüşüyorum. Etrafımda ki kıvıl kıvıl binlerce kurtçuktan biriyim artık.

Uyku! Neredesin sen. Gel beni sar, koru beni tatlı uyku. Ben kaçıyorum, uyku kaçıyor. Bir kovalamaca başlıyor aramızda. Ha yakaladım, ha yakalayacağım. Yüksek bir dağın tepesinde buluyorum kendimi. Uykunun izi tozu yok. Üşüyorum yeniden. Şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, yer sarsılıyor. Korkuyorum. Artık dayanamıyorum. Bağıra bağıra, anıra anıra ağlıyorum. Yer gök su boşaltıyor.

Sonum geldi. Sonumuz geldi. Benim ve dünyamın sonu… Aklıma geliyor; “Gönlün sığdığı yere her şey sığar.” Bir yerden hatırlıyorum bunu. Açıyorum ağzımı, kocaman açıyorum. Tüm suyu içime alıyorum. Ne yerde ne gökte tek damla su kalmayana kadar.

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

2 Comment on “DÜŞ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: