YOLCULAR

Sanırım uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tren hareket ediyordu.  Cam kenarında oturuyordum. Tam karşımda mini etekli, acayip makyajlı bir kadın vardı. Elinde tuttuğu küçük bir aynayla rujunu tazeliyordu. Onun yanında bir köylü kadın oturuyordu, çok gençti, biraz tombul ve yıpranmıştı, olduğundan yaşlı gösteriyordu. Tam yanımda gözlüklü, kumaş pantolon ve ceket giymiş, dizlerinin üstünde sımsıkı tuttuğu bir evrak çantasıyla genç bir kadın vardı. Onun yanında da iyi giyimli, kürk mantolu, elli yaşlarında bir kadın oturuyordu. Çapraz karşımda, tam çıkış kapısının yanında da takım elbiseli bir adam vardı. Yüzünü fötr şapkasıyla kapatmıştı, uyuyordu sanırım. Ortamızda, yerde, oyuncak bir tabancayla oynayan, beş yaşlarında erkek bir çocuk vardı.

Köylü kadın bana bakıp gülümsedi. Ben de başımla selamladım onu. Kimse konuşmuyordu, yalnız silahıyla oynayan çocuğun çıkardığı takırtı duyuluyordu. Sonra mini etekli kadın aynasını indirip ortaya konuştu, “Bu yol ne kadar sürer acaba, bilen var mı?” Hepimiz bir birimize baktık. Kimsenin bir fikri yoktu sanırım. Köylü kadın, “Boş ver ne kadar sürerse sürsün, varacağımız yere varalım da,” dedi. Gözlüklü kadın atıldı, “Benim için zaman çok kıymetli,” dedikten sonra biraz tereddütlü devam etti, “Aslında kocam için, geç kalırsam yine hır çıkar.” Hepimiz ona bakıyorduk, bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti sanırım.

“Evlenmeye karar verdiğimiz de bunun sorun olmayacağını söylemişti. O zaman her şey çok güzel görünüyordu. Ondan daha iyi bir eğitim almıştım. Çalıştığım köklü firmada önüm acıktı. O ise teknik elamandı, bir bankanın ATM’leriyle ilgileniyordu. Daha o zamanlar bile ondan çok kazanıyordum. Âşıktık, ileride ne olacağını düşünmeden evlendik. Evlendikten kısa süre sonra terfi ettim. Çok mutluydum, bunu kocamla paylaştığımda umduğum tepkiyi alamadım. Onu çok seviyordum. O istemiyor diye benim arkadaşlarımla görüşmeyi kestik. Aslında açıkça böyle bir istekte bulunmamıştı, dilinden başka tüm bedeniyle bunu belli ediyordu. Arkadaşlarımla görüşmememiz durumu düzeltmedi, benim iş yemeklerim, iş toplantılarım her şey sorun olmaya başlamıştı. Çocuk istiyordu, ben buna hazır değildim. Onu çok seviyordum, bu yüzden ikinci terfi şansını teptim ve çocuk yaptım. İşler daha kötü bir hal aldı, çocuğuyla ilgilenmeyen berbat bir anneydim onun gözünde. Eve geç geldiğim her dakikanın hesabını tek tek soruyordu.  Kavgalarımız giderek şiddetlendi. Dayak yemeye başladım. Önceleri bunun geçici bir durum olduğunu düşündüm.  Ama işe her geçen gün daha çok morlukla gitmeye başladığımda, söyleyecek yalanım kalmamıştı. Korkuyordum. Çok korkuyorum. Geç kalmamalıyım.” Bu son sözleri söylerken çocuk oyuncak silahını ona doğrulttu ve ağzıyla , “Bom,” diye ateş etti. Gözlüklü kadın vurulmuş numarası yaptı. Kendini saldı ve gözlerini kapatıp başını göğsüne düşürdü. Biz gülümsedik.

Köylü kadın, “Erkek milleti işte,” dedi. Derin bir soluk alıp anlatmaya başladı. “Ben güneşin doğduğu yerde yaşardım çocukken. Babamın dört karısı ve adlarını bilmediği kadar çok çocuğu vardı. Yoksulduk ama ben mutluydum. Babam geçinmek içim başlık parasını kullanıyordu. Ablalarım on beş yaşına gelmeden evlenmişlerdi, sıra bana gelmişti. Ben daha bunun farkında değilken, güneşin battığı yerde ki bir köyden gelen zengin bir adam babama çok para verip safcana oğluna gelin aldı beni. Doğduğum yerden çok uzağa dilini bile bilmediğim bir memlekete götürdüler beni. Gelinlik giydirdiler düğün yaptılar. Çocuktum bir şey bilmiyordum, konuştuklarını bile anlamıyordum.  Kocam benden beterdi. Ağzından salyalar akıtarak her gece üstümde tepinip garip sesler çıkarıyordu. Saçımı başımı yoluyor, yumruklarını ardı ardına indiriyordu bedenime. Yapmak istediği şeyi beceremiyordu.  Kayınpederim olacak domuz durumu fark edince oğlunun işini kendi yapmaya başladı. Oğlu yorgunluktan uyuya kalınca o geliyordu yanıma. Gece karaydı, benim gecelerim daha kara. Yıllarca sürdü. Dayanamadım, bir gece yastığımın altına bir bıçak sakladım, ikisinden de kurtulacaktım.” Tam o anda çocuk tabancasını köylü kadına doğrulttu, kadının gözleri dehşetle açıldı. Tam karşımda oturduğu için bunu görmüştüm. Çocuk, “Bum,” dedi. Köylü kadın da gözlüklü kadın gibi ölmüş numarası yaptı. Başımı yanımda oturan gözlüklü kadına çevirdim. Hala ölü taklidi yapıyordu. Şapkalı adam pozisyonunu bile bozmadan uyumaya devam ediyordu.  Çocuk oyununa dönmüştü. Kürk mantolu kadın, kürküne daha sıkı sarınmıştı.

Mini etekli kadın, “Ne korkunç,” dedi. “Benim hikâyemde sizinkinden farklı değil. Gençtim, güzeldim, harika bir sesim vardı. Ünlü bir şarkıcı olmak tüm hayallerimi süslüyordu. Ailem, özellikle de babam buna karşıydı. Okumamı istiyordu. Lise ikinci sınıftaydım, bir ses yarışması yapılacağını duymuştum. Ailemden gizli bu yarışmaya katılmaya karar verdim. Katıldığım ön elemede beni gözüne kestiren iğrenç şişko bir adam, bu yarışmayla zaman kaybetmemin yanlış olduğu konusunda beni ikna etti beni. Arkadaşının prodüksiyon şirketine gidip albüm çalışmalarına hemen başlayabileceğimizi söyledi. Hiçbir şey düşünemiyordum. Aslında gitmek istemedim ama bunu dile getiremedim. Arabasına bindiğimde pişman olmuştum, geri dönmek için çok geçti sanki. Biliyordum, onun iyi bir adam olmadığını daha o an biliyordum. Basireti bağlanır ya insanın, öyle olmuştum basiretim bağlanmıştı. Gerçekten de büyük bir müzik stüdyosuna gittik. İki adamla tanıştırdı beni, bana bir şarkı okuttular. Abartılı övgüler yağdırdılar. Her şey normal görünüyordu ama hiçbir şey normal değildi. Adamlar bir garip bakıyorlardı bana. Israrla bana bir şeyler içirdiler. Gerisini pek hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde perişandım, tecavüze uğramıştım. Artık eve dönemezdim. Garip, insan yaşadıklarını kelimelere döktüğünde, kulağa çok basit geliyor. Bildiğimiz tüm kelimeler yetersiz ve çok küçük,” derin bir nefes alıp devam etti anlatmaya. “Uzun ve çetrefilli bir hayatın başlangıcıydı bu yaşadığım. Sonrası daha kötüydü. Üçüncü sınıf pavyonlarda şarkıcılık yaptım.  Bir maldım artık, güçlü olanın elinde kalan. Bazen geceliğine satıyorlardı bazen haftalığına. Yıllarca memleket memleket gezdirdiler. Kara gözlü, genç Çingene kemancıyla karşılaşana kadar hiç düşünmedim, sorgulamadım. Gizlice kaçacaktık. Kimsenin bizi bulamayacağı yerlere gidip yepyeni bir hayat kuracaktık birlikte.” Birden gözleri dehşetle açıldı, çocuk silahını doğrultmuştu ona. “Bum,” dedi çocuk. Mini etekli kadın da ölü taklidi yaptı.

Geriye sadece ben, kürk mantolu kadın ve şapkalı adam kalmıştık. Çocuk hiçbir şey olmamış gibi oyununa devem ediyordu. Kürk mantolu kadına baktım. Göz göze geldik. “Bana hiç bakmayın,” dedi. “Ben onlar gibi değilim. Benim kocam bir kalp krizi geçirdi.” Mantosuna daha sıkı sarılıyordu. Kısık ve umursamaz bir tonla devam etti. “Kalbi olmayan biri nasıl kalp krizi geçirirse?” Göz gözeydik yeniden söylediğini duyduğumu anladı.

“Evet, doğru, kocam bir kalpsizdi. İşinden başka hiçbir şey umurunda değildi. Beni hiç sevmedi. Çocuk doğuracak ve ona zorluk çıkarmayacak bir damızlığa ihtiyacı vardı. Bunun içinde kendinden aşağıda birine baktı. Ondan daha eğitimsiz, yoksul birine. Böylesi kolay kontrol edilebilir ve kendine bağlılığı da garanti olurdu. Doğru kararı vermişti. Evlilik onun için bir işti. Ben bu evlilikle sınıf atlayacağım için çok mutluydum. Karşılığında otuz yılımı vereceğimden habersizdim tabi. Otuz yılın ilk yarısında ailesi tarafından aşağılandım ve ezildim. Kocam hiç yanımda değildi, bir kere olsun beni onlara karşı koruyup savunmadı. Ellerini kullanmadan parçaladılar beni. İkinci yarıya geldiğimde dişlenmiştim. Ezile ezile ezmeyi öğrendim. Bu mutluluk için yeterli değildi. Kocamın ilgisine sevgisine ihtiyacım vardı. Ondan birazcık sevgi görebilmek adına çırpınıp durdum. Sonra bir gün karşıma geçip boşanacağımızı haber verdi. Çocuklarını büyütmüştüm, bana ihtiyacı yoktu artık. Yıkıldım. Başka bir kadın vardı, üstelik benden otuz yıldır esirgediği sevgiyi ve ilgiyi verdiği daha genç ve güzel bir kadın. Buna göz yumamazdım, bencil ve kalpsiz kocam otuz yılımı alıp elini kolunu sallayarak gidemezdi. Ölmeliydi. Ölümü benim elimden olacaktı. Son gördüğü yüz benim yüzüm olmalıydı.”

Bu sırada çocuk silahını çoktan kürklü kadına doğrultmuştu. Engel olmak için yerimden kalktım, “Hayır!” diye bir feryat kopardım ama geç kalmıştım. Kürk mantolu kadın da sessizliğe gömülmüştü. Hepsini tek tek uyandırmaya çalıştım. Uyanmıyorlardı. Çocuk gözleriyle beni izliyordu. “Ver o elindekini bana,” diyerek oyuncağını almak istedim. Çok sıkı tutuyordu, bir çocuktan beklenmeyecek kadar güçlüydü.  Onunla göz göze geldiğimde dehşete kapıldım, gözleri sürekli değişiyordu. Hayatıma giren tüm erkeklerin gözlerini görüyordum gözlerinde.  Kaçmak istedim ama kapı açılmıyordu. Kapıya tekme ve yumruklar atarak bağırdım “Yardım edin! Kimse yok mu?” Nihayet takım elbiseli adamın sesini duydum, “Yanlış trendesiniz,” dedi. Şapkası hala yüzünü kapatıyordu. “Siz kimsiniz?” dedim. “Ben refakatçiyim, yolculara son durağa kadar eşlik ederim. Siz son durak yolcularından değilsiniz. Tren birazdan duracak inin ve ters istikamete giden trene binin,” dedi. Şaşkındım. Çocuk hala bana bakıyordu. Korkunçtu. “Bu çocuk sizin mi?” dedim. “O, yalnızca o. Siz ona aldırmayın.  O gençlik ve hatta yaşlılık dönemini çoktan geçmesine rağmen benliği gelişmemiş, bu yüzden de hata ve kötülük yapmaktan çekinmeyen, huzursuz insanlardandır.” Tren durmuştu. “ Vakit kaybetmeden inin,” dedi adam. Kapı kendiliğinden açıldı. Tren kompartımanlarının kapısının bir koridora açılması gerekirdi, bu kapı tramvay kapısı gibi direk dışarı açılıyordu. Kendimi dışarı attım. Tren yeniden hareket etmişti. O arada son kez onlara bakmak istedim, adam şapkasını kaldırıp başıyla beni selamladı. Yüzü yok gibiydi. Tren çok hızlı hareket ettiğinden belki de bana öyle geldi. Issızlığın ortasında bir istasyonda yalnızdım. Bir bank vardı, oturacakken istasyonun adının yazıldığı tabela dikkatimi çekti. “İkinci Şans İstasyonu”

 

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

2 Comment on “YOLCULAR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: