Yatak odasının kapısını açtı, iki haftadır yaptığı gibi yatağa bakmadan dolaptan alacağını alıp çabucak çıktı odadan. Bu evden, bu eşyalardan kurtulmalıydı. Şimdi sancısı vardı, üstünü değiştirip, doktorun verdiği ağrı kesicilerden birini alıp, salondaki kanepeye uzanacaktı. Onu eve Elif Hanım bırakmıştı.  Şu son iki hafta hiç ummadığı bir yakınlık göstermişti Elif Hanım.

Salondaki kanepe hiç rahat değildi. Seher, sere serpe, bacaklarını açarak uyumayı severdi. Ama ne olursa olsun içerdeki yatakta yatmayacaktı. Kızgın mıydı?  Üzgün? Cevabını bilmediği sorulardı. Şu anda tek istediği derin bir uykuya dalmaktı. Kafasını tamamen boşaltmaya çalıştı, gözlerini kapattı. Karanlık bir boşlukta asılı beklemeye başladı. Olmuyordu, karanlığına saldıran anılardan kurtulmayı başaramıyordu.

Düşüncelerin, anıların saldırısıyla kirlenen karanlığını yeniden temizlemeye uğraştı Seher. Ne kadar iyi temizlese de kısa süre sonra yeniden karanlığını kirletiyorlardı. Uyuyamayacağını anlamıştı. Ağrısı da hafiflemişti. Yerinden kalktı, oturdu. Kafasında bir musluk olmalıydı, çevirince tüm kötü anılar ve düşünceler kendiliğinden akıp gitmeliydi. Elif Hanım profesyonel bir yardım almasının iyi olacağını söylemişti. Tanıdığı iyi biri de varmış hatta. Seher, “Belki sonra,” demişti. Hayatta kalmak için kazandığı her kuruşa ihtiyacı vardı. Böyle bir lüksü kaldırması zordu. Bu ayı atlatıp kendine bir ev bulmalıydı, yalnızca kendisine ait bir ev. Ömer’in bundan sonra hayatında olması imkânsızdı. Zaten hiçbir pişmanlık belirtisi göstermemişti. “Beni affet, bir hatadır oldu,” dese affeder miydi? Düzenini bozmamak adına bunu düşünürdü belki. Ömer’le evlendiğinden beri yaşamının anlamı, alışkanlıktı, rahatlıktı.

Yaklaşık yarım saattir nasıl başlayacağımı düşünüyorum. İnsan hiç tanımadığı birine bir mektup yazarken nasıl başlamalı; Merhaba, Selam ya da Ben Seher… Bulamadım.

Okur musunuz? Oğuz Atay’ı bilir misiniz? Bir öyküsünde bir adres arar, hiç tanımadığı birinin adresini. Ben de aradım, hiç tanımadığım bir adres aradım. İşim gereği elimin altında binlerce mail adresi var. Size ne iş yaptığımı belki ileride anlatırım. Oğuz Atay buldu mu aradığı adresi? Bilmiyorum. Ben buldum. O mail adreslerinden bir tanesini seçtim ve bu sizsiniz. Bunu neden yaptığımı merak ediyorsunuzdur. Karşındakini umursamadığında konuşmak daha kolaydır. Lütfen yanlış anlamayın sizi hiç tanımıyorum. Umursamamamın başka bir sebebi olamaz. Amacımda hiç tanımadığım birine gerçekten tüm samimiyetimle kendimi anlatmak. Belki okumayacaksınız, belki bu adresi kullanmıyorsunuzdur, gereksiz mailler için açtığınız bir adrestir. Ama ben size anlatacağım kendimi, birinin beni gerçekten dinlediğini düşünerek. Beynimin karanlıklarındaki musluğu açacağım, tamamen boşalana kadar. Hayatım boyunca hiç kimseye tamamen açmadım kendimi. Yalan söyledim çoğuna. İlk defa tüm gerçeği size yazacağım.

Hiçbir şeyin anlamı yok. “Ölümün tırpanı her yerde işliyor” Ölüm sadece hayat almıyor ki güzel olan, güzel olduğunu düşündüğümüz her şeyimizi istiyor. Havada tuhaf bir koku var, bu bana hüzünlü bir sonu hatırlatıyor. Sanki her şey bitmiş gibi, yapacak hiçbir şeyim kalmamış gibi. Gözlerimi biraz huzur için kapattığımda, karanlık, tel örgüler bir de o hiç bitmeyen uğultuyla kalıyorum.  Şu anın hiç önemi yok. Gelecek de önemsiz. Her şey anlamsız ve önemsiz. Öyleyse neden hala yaşıyorum. Size yazma fikrinden az önce eski günlüğümü karıştırıyordum, şöyle yazmışım. “…Oradan oraya hiç durmadan dolaşmak istiyorum, ta ki aradığım, istediğim şeyi buluncaya kadar. Beni mutlu edecek, çıldırtacak şeyi buluncaya kadar dolaşmak ve aramak. Bu hiç kolay değil, onun neye benzediğini bilmiyorum bile. Onu görünce işte bu diyebilirim.”  Şaşırdım, hiç hatırlamıyorum böyle bir şey yazdığımı, böyle bir şey aradığımı. Sonradan aramaktan vazgeçmiş olmalıyım. Ne zaman vazgeçtim? Ömer’le evlenince mi? Belki de aradığım şeyi bulduğumu düşündüm. Evlenmek, bir yere, bir insana ait olmak. Aradığımın bu olması imkânsız. Şuan içimdeki her şey yaprak dökmüş, sonbaharı yaşıyorum. Bu günlük defterini Zehra ablam hediye etmişti bana. Yazmaya başladığımda on yedi yaşındaydım. Ömer’le evlendiğimde onu yırtıp çöpe atmak istemiştim, kıyamadım. Bunun yerine bazı sayfaları yırtıp, geri kalanı da sakladım. Yıllar sonra günlüğümü okurken de hayatımı birilerine anlatma fikrine kapıldım. İnsan yaşadığı şeylerin detaylarını unutuyor, yaşadıkları ne kadar önemli olursa olsun bu değişmiyor. Yazmak, akıp giden zamanın bir kısmını saklamak gibi. Bunu fotoğraf kareleriyle de deneyebilirsiniz ama bir kareyle umutlarınızı, yalnızlığınızı, hayallerinizi yakalayabilir misiniz? Belki bunu yapan profesyoneller vardır ama hiçbir normal insan elinde fotoğraf makinesi ile hüznünü sabitlemeyi düşünmez. Fotoğraf makinelerini mutluluk kareleri için elimize alırız, kalem ise mutsuzluğun, huzursuzluğun aletidir.

Nereden başlamalı bilmem ki?  Sevgi yoksulu, şanssız bir hayatın başından mı, ortasından mı yaksa bu gününden mi? Daha birkaç saat önce doğmamış bir insanı öldürdüm mesela. Üstelikte hiçbir üzüntü, suçluluk hissetmiyorum Aksine içim rahatladı, bir yükten, iki haftadır taşıdığım ağır bir yükten kurtulmanın rahatlığı. Yok, daha her şeyi öğrenmeden yargılamayın beni. Yargınızı en sonunda yapın. Sonuna kadar okuyun mektubumu ve en sonunda isterseniz kalemimi kırın.

Kızgın bir çölde günlerce susuz kalmış bir insan, bir damla su için ruhunu vermeye hazır bir insan, bir gök gürültüsüyle umutlanan, ağzını açıp gökten düşecek bir damla yağmurun dudaklarını boğazını ıslatmasını bekleyen o insan gibiyim. Tanrı, kader ya da her kimse beni hayatım boyunca gök gürültüleriyle umutlandırıp bir damla yağmur düşürmedi. Tanrı, Kader, Yaradan, kimse işte karşımda olsaydı, bana sormadan bu hayatı yaşattığı için öfkemden, hırsımdan kızgın bir çocuğun babasının bacaklarını tekmelemesi gibi saldırırdım. Ağlar, bağırır ama bir daha bu hayata dönmemek üzere onu ikna ederdim. “Bana sordun mu beni dünyaya getirirken? Beni batınına attığın kadını çok aradın mı? Benden ne istiyorsun? Amacın ne? Günah dediğin bir sürü şey yaptım ben. Yargılayacak mısın beni? Cehennemini dolduracak milyonlarca insanın arasına mı göndereceksin? Hayır! Kabul etmiyorum. Hayır. Hayır. Hayır. Adalet istiyorum. Bu dünyada, bu koşullarda yaşamak zorunda değilim. İstemiyorum. Sınavmış, neyin sınavı?”  Avazımın çıktığı kadar bağırmak isteğiyle doluyum. Tüm yaşadıklarımı, yaşattıklarını bilen Yaradan’ın karşısına çıkmayı ne çok istiyorum bir bilseniz. Onun mahkemesinde sanık koltuğunda oturan beni savunan ben olmak. Mahkeme salonunu dolduran bu dünyaya gelmiş, gelecek tüm insanlar… Yaşarken atamadığım tüm gollerin hırsıyla ilk ve son golümü Tanrı’ya atıyorum. Tüm insanlar bir ağızdan bağırıyor, “GOL!”. Ama önce sizi, Tanrı’nın bir kulunu ikna etmeliyim. Tüm yaşadıklarımı en ince detayına kadar bilen Tanrı’yı ikna etmek daha kolay olurdu herhalde. Olsun ikna olmasanız bile benim amacım karanlığımı boşaltmak. Tahliye musluklarını açıyorum.

Ana karnına düşmemle başladı, başlamış, benim bahtsızlığım. Vesikasız bir orospuydu, orospuymuş, benim annem. Babamın adını bile bilmiyorum. Sayısını hatırlamadığım kadar çok çocuk aldıran annem beni neden doğurmayı seçti? Bunu da bilmiyorum. Yaşadığı sürece bunu ona sormadım. Cesaret edemedim. Çok korkardım ondan. Beni hiç sevdi mi? Onu da bilmiyorum. Ben hissetmedim. Çok döverdi beni. Hele içki ve sigara alacak parası yoksa tüm hırsını benden çıkarırdı. Aç kaldım, soğuktan kalın yorganın altında bir nokta kadar büzüldüm çokça. Sobalı evimizin sobası ancak annemin bir misafiri gelecekse yanardı. O günler annemde keyifli olurdu, ağzının kenarında sigarası mutfakta, içkinin yanında yenecek bir şeyler hazırlardı. Misafiri kapıyı çalana kadar sobanın yanında ısınmama ve bir şeyler yememe ses çıkarmazdı. Kapı çalınınca ben doğru içeri… Şuan da eski usul kağıt kalemle yazıyor olsaydım, göz yaşlarımın kağıttaki izlerini, dağılan mürekkepten görebilirdiniz.  Merak etmeyin duygulandım sadece, gerçekte ağladığımı hiç hatırlamıyorum. Sadece küçük bir çocukken bir kere ağlamıştım. Bunu sırası gelince anlatırım. Çocuğunuz var mı? Düşünün ne olur. Bir çocuk, küçücük bir çocuk,4-5 yaşlarında, aç, ilgisiz, sevgisiz, üşüyor, dayak yiyor. Annem öyle böyle dövmezdi beni yerden koltuğa, koltuktan duvara çarpardı. Ölmedim ama. Biraz aklım ermeye başladığında en güzel hayalim, annemin beni döverken öldürmesiydi. Acı çeker, vicdanı sızlar, pişmanlık gözyaşları dökerek cesedime sarılırken ben de onu yukardan izlerdim. Sağlığımda dokunamadığım vicdanına ölümümle dokunacağımı düşünmek beni mutlu ederdi. Ne çok hayal kurardım. Belki de bu sayede hayatta kaldım.  Gerçek olan hiçbir şey hayaller kadar güzel olamaz. Hayallerimden ancak daha güzel başka bir hayal için vazgeçiyordum. Annem içerde misafiriyle yiyip içip gülerken, bazen de dayak yerdi, ben çok uzaklarda olurdum, sevgi dolu bir annenin koynunda, benden başka kimsenin bilmediği bir dünyada,  cebimde taşıdığım parmak insanlarımla… İlk kez hayal kurmaya ne zaman başladım hatırlamıyorum, yirmi sekiz yaşındayım, hala hayallerim en sevdiğim limanım.

Bir anne hatırlıyorum, yalnız bir anne, kocası onu üç çocuğuyla ortada bırakıp girmiş. O çocukları için çırpınmış, onları öyle çok sevmiş ki çocukları babalarının yokluğunu hiç hissetmemişler. Yaşamak zormuş onlar için ama mutlularmış. Bir gün çocuklardan biri hastalanmış kalp yetmezliği demiş doktorlar, kısa süre içinde kalp nakli yapılmazsa çocuk ölecekmiş. Anne çaresizmiş, kendi kalbini seve seve verirmiş ama o zaman geride kalan çocuklar ne yapar diye düşünüyormuş. Onları en az onun kadar sevecek, bir arada tutacak, koruyup kollayacak biri yokmuş. Çaresiz anne onları terk eden babayı bulmuş, durumu ona anlatmış. “Ölmeye, çocuğum için ölmeye hazırım. Ama onları geride yalnız bırakmaya hazır değilim. Ne olur yardım et bana, ben gidince onlara sahip çık, yanlarından ayrılma, onları sev,” demiş. Baba gülmüş, “Deli misin kadın, git başımdan,” demiş. Anne daha fazla ısrar etmenin hiçbir yararı olmayacağını o an anlamış. Babayı öldürüp kalbini çocuğuna götürmüş, başka şansı yokmuş.  Yok, böyle olmaz, organ nakli nasıl olur bilmiyorum. Aslında beyin ölümü gerçekleşen birinin organları, dokular uyuyorsa bir başka kişiye aktarılıyor gibi bir takım şartlar var. Bir de vericinin organlarını bağışlaması şartı.  Bu hikâyede ki annenin hemşire olduğunu söylemiş miydim? O biliyordu, babayı ölümcül biçimde yaraladı belki de. Her neyse ayrıntılarda boğulmayalım. Sonuçta çocukları için ölmeye, öldürmeye hazır bir anne…  Bu bir masal mı, bir film mi, okuduğum bir roman mı, şehir efsanesi mi? Belki de ben uydurdum, hem de şimdi. Yaşadığımız dünyada böyle annelerin olması ihtimali güzel değil mi? Ha bir de sonsuza kadar mutlu yaşadılar diye bitiyor hikâye, masal, film…  Gerçek olan hiçbir şeyin sonu böyle bitmez. Benim devam eden hikâyemin sonunda ya da herhangi bir yerinde gök gürültüsü yağmur bırakır mı dersiniz.

ROMANIMIN İLK SAYFALARI

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: