DELİ

Şaftım kaydı. Huzurum bozuldu. Ne yapacağım ben şimdi? Tatlı uykularımı arıyorum. Durun size en başından anlatayım insancıklar. Valla niye anlatıyorum onu da bilmiyorum ya. İçimden geldi. Anlatırsam belki rahatlarım. Belki bir çıkar yol bulurum anlatırken. Derdim siz değilsiniz yani. Sizi bir şeylere ikna etmek hiç değil. Ben havaya konuşuyorum, ister dinleyin ister dinlemeyin.

Büyük büyük şehirlerden birinde oturuyordum. İyi de bir işim vardı. Bekârdım. (Hala bekârım. Burada bir yanlış anlaşılma olmasın.) Kazancım ortalamanın üstündeydi. Tipimi mi merak ediyorsunuz? Size ne be tipimden, param vardı diyorum, kim takar tipi. Tamam be kardeşim, fena adam değilim, değildim. Niye mi geçmiş zaman kullandım? Son zamanlarda, beş yıl kadar oluyor, hiç aynaya bakmıyorum da. Neyse ya beni şaşırtmayın, bunlar ayrıntı. Ben ayrıntıları sevmem. Hayatta en sevmediğim insanlar ayrıntılarda boğulanlardır. Örneğin bir muhabbet esnasında anlatacağı şeyin sperm dönemine inip, oradan nasıl çıkacağını şaşıran insanlar yok mu? Biliyorsunuz onları, sizin çevrenizde de mutlaka vardır. Kaçarım ben onlardan. Kaçardım.

Hiç aşağılandınız mı? Hayır mı? İyi düşünün. Bu aşağılama sizden aşağıda birinden geliyorsa takmazsınız ya da bir tokatla bunu savuşturursunuz. Gerisini o düşünsün. Sizinle aynı seviyede birindense anında karşılık verirsiniz. Karşılıklı atışma sonunda biri galip gelene ya da berabere kalana kadar sürer. En iyi ihtimal bir izleyicinin, “Durun beyler delirdiniz mi?” demesiyle son bulur. Peki ya bu sizinle alay etmeyi iş sayan müdür, patron kılığındaki birinden geliyorsa? Bir de bol izleyicisi varsa. Bir de haksızsa. İşte ben bu aşağılanmadan söz ediyorum. Ne oldu? Durdunuz. Bu durumda en iyi şey küsmektir. Ha ha hah bu da zavallı tavşanın dağa küsmesine benzer. Keşke bu kadar basit olsa, izleyiciler hiç konuşmasalar bile bakarlar. O bakışlardaki alaya katlanmanız gerekir. Altınızda çalışan adam bile saygısını rafa kaldırarak çıkar karşınıza. İşte ben bunlara maruz kalmamak için hemen acil bir izin patlattım. Üç yıl önce ölmüş eniştemi yeniden öldürdüm tabi. Çok sevdiğim eniştem, aniden ölü vermiş, babam kadar severdim. ( Babamı hiç sevmem, tanımam bile. O konuya da geleceğim.) Bu yalanla kolayca çıktım işyerinden.

Tabi ki evden çıkmadım izin boyunca. Uyuyamadım. Keşkeler içimi kemiriyordu. Şu cevabı verseydim, şöyle yapsaydım. Arkasından intikam alma duygusuna kapıldım. Bu bir hafta boyunca yemeden içmeden uyumadan baktım bu duyguya. Kısa sürede boyumu geçti. Elime bir silah geçirsem bana bunu yaşatan o adamı öldüreceğim. Üstelik kılım bile kıpırdamayacak. Sonrasını düşünmeye boyumu aşan intikam duygum engel oluyor. Çok mu abarttım. Haklı olabilirsiniz. Eğer izin almasaydım ve o adamı görmeye devam etseydim muhtemelen o gün ya da en geç ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi davranacak (Seni hiç sallamıyorum gibi) ve kinimi daha doğmadan öldürecekti. Oysa ben tüm bunlardan uzakta yalnız o günü değil hayatımın tüm aşağılanmalarını da kronolojik sıraya koydum.

Hayatta en nefret ettiğim şey özür ve af dilenmektir. “Hiç özür dilemedin mi?” diyeceksiniz. Maalesef çok özür diledim, af dilendim. Haklı ya da haksız olmam önemli değildi, kolayca af dileniyordum. En iğrenç aşağılanma şekli. Onurlu gibi görünen, samimi bir davranış ama içe akan bir kezzap gibi kişiliğinizi yakıyor. Bu bir haftada kolayca dilediğim tüm özürleri de düşündüm, kendimden tiksindim.

Eee, tahmin edersiniz ki izinden sonraki ilk günüm tüm iş hayatımın da son günü oldu. Şimdi size ballandıra ballandıra okkalı küfürler eşliğinde o adamın üstüne nasıl saldırdığımı, kafa göz nasıl daldığımı anlatırdım ama yağma yok. Ben anlatacağım siz de benim sayemde, tükürüklerden oluşmuş, pis çamur deryasında debelenen siz yani, rahatlayacaksınız. Havanızı alırsınız. Kendi çamurunuzdan kendiniz çıkın.

Tüm iş hayatımın son günü oldu derken yanlışım yok insancıklar. Bir başka işe girme girişiminde bulunmadan tüm birikimimi yedim. Bu düzende yaşamak için para adını verdiğimiz aslında kendi başına hiçbir değeri olmayan kâğıtlara ihtiyacımız var. Evet, kendi başına hiçbir değeri yok. Anlamadınız tabi. Sizin gözünüzü para dediğiniz şey kör etmiş. Bakın on binyıl önce avcı toplayıcı insanların arasına bir bavul dolusu dolarla (En kıymetlisi o. Ne yapalım?) gitseniz bir bok alamazdınız. Sizin için anlamlı olan o bavul onlar için bir hiç. Amerika’ya ayak basan beyaz adamın değersiz birkaç incik boncukla oraların sahibi olduğunu düşününce, avcı toplayıcı bir kadına parlak taşları vererek bir sepet inciri kapabilirdiniz belki.( Kadın milleti işte!) Konu dağılmasın, bu para meselesi garip be kardeşim, siz adama kâğıt veriyorsunuz o size yiyebileceğiniz, bin bir emekle yetiştirdiği nimetleri. Şu kredi kartı meselesine de hiç gelmeyeceğim.

Biz meseleye dönelim. Kiramı ödeyemeyeceğimi anlayınca topladım bavullarımı, (İki bavul) geri kalan her şeyi bırakarak çıktım sokağa. Bir planım yoktu o an da. Bavulları sürükleyerek dolaştım sokaklarda. Yaz başıydı havalar ısınmıştı iki gün parklarda uyudum. Sonra bir karar verdim, bir sahil kasabasına değil, köyüne gidecektim. Son iki gün boyunca yanımdaki son parayı da yediğim için bilet alacak param kalmamıştı. Yok, canım yürümeye kalkmadım. Aslında eski arkadaşları arasaydım bana bir bilet parası verirlerdi herhalde. İki bavul dolusu markalı kıyafetim vardı, en iyisinden. O zaman gözümün nuruydular. Ayrıntılarda boğulmayalım sattım hepsini. Bir takım kışlık kıyafet ayırdım, bir de üstümdekiler kaldı elimde. Bir sırt çantasına sığdırdım kalanları. Yüküm hafiflemiş, hareket kabiliyetim artmıştı.

İşte buradayım. Sahili olmayan (Bu iyi bir şey, turistleri cezp etmiyor.) bir denizin kıyısında, Robinson hayatı yaşıyorum. Hem de beş seneyi aşıyor. Yakınlarda bir köy var, ara sıra oraya uğruyorum, zorda kalırsam ırgatlık ediyorum birkaç gün. Yok be kardeşim para karşılığında değil, karın tokluğuna ve birkaç paket sigara karşılığında. Paraya elimi vurmamaya kararlıyım, kararlıydım. (Sonra anlatacağım.) Kendim için yaptığım kulübenin etrafında ekilebilir alan var, köylüler buraya sebze ekebileceğimi söylediler. Hayır dedim. Bu topa girmem ben. Sonra hırs yaparım, alanı genişletirim, getirisi yüksek gıdaları araştırıp üretimine başlar, başıma iş alırım. Ben dert istemiyorum. Avcı toplayıcıyım ben, öyle de kalmaya niyetliyim, niyetliydim.(Sabredin.) Kendi yaptığım oltayla balık avlıyor (Bu işte oldukça iyiyim.), yabani meyveleri topluyor, karnımı doyuruyorum işte. Buralarda kışlar yumuşak geçiyor, geceleri biraz kıçım donsa da idare ediyorum. Kışları da yenilebilecek oldukça lezzetli otlar keşfettim. (Meraklısına sonra anlatırım.) Tek derdim karnımı doyurmak(tı) insancıklar. Modern dünyanın insana dayattığı tüm dertlerden uzak, yarını düşünmeden, bu günü yaşayan mutlu bir hayatım var(dı). Hayatım yalnızca karın doyurmaktan ibaret değil tabi, köyün genç dulu arada beni ziyarete gelir bir kap tencere yemeğiyle. (Bunu hiç planlamadığımı belirtmeliyim. Bir nevi piyango.) Karnım doyunca da gözlerimi kapatır, yanımdakini en seksi popüler kadınlardan biri yapıveririm. (Şimdi isim versem, – o o oh sen nerde kalmışsın be kardeşim- diyeceksiniz. Son beş altı yıl piyasadan uzak kaldık beyler. Burada sesime kulak veren kadınlar da varsa aflarına sığınıyorum.) Diyeceğim o ki her şey güzeldi. Sizin gibi, ev kredisi, çocukların okul taksiti, değişmesi gereken eski eşyalar, çocuk zırlamaları, karı dırlanmaları (Kadınlar yeniden affınıza sığınıyorum.) çekmiyorum. Daha sayardım ama derdimi anladınız. Ben cennetteydim be insancıklar, gerçek hayatta.

“Ne oldu be kardeşim? Anlat artık.” Tamam, anlatıyorum. Tüm bunları anlatmadan asıl derdimi anlatsaydım beni anlayamazdınız. Benim bir babam vardı. Üf ! Peki, tamam, herkesin bir babası vardır. Benimki biraz garip ben bir yaşındayken annemle babam boşanmış, babamı hiç tanımam, beni arayıp sormamış bile namussuz. Annem de ben beş altı yaşındayken başka bir adamla evlenmiş. (Hayal meyal hatırlıyorum.) Rahmetli anneannem beni annemle göndermemiş, üvey baba filan, onlarla yaşadım ben. Annem beni sık sık görmeye gelirdi. Valla size Kemalettin Tuğcu edebiyatı yapacağımı sanmayın. Ben çok mutlu bir çocukluk yaşadım. Kimseyi suçlayıp, gözyaşı dökmeyeceğim. Benim derdim bu yaştan sonra (kırk yaşındayım) beni burada bile bulup geçmişimden bana kalan payı üstüme atanlar. Pay derken, baya büyük, insanın aklını başından alacak kadar büyük. Benim baba ölmüş, gitmiş. Tüm gidenler gibi yanında hiçbir şey götürememiş. Karısı ve iki kızı geride kalanları paylaşabilmek için aylarca beni aramışlar, aratmışlar. Buldular, bulmaz olasıcalar. “Vay be, derde bak,” diyorsunuz. Ben bunu size niye anlatıyorsam ama başladım bir kere anlatacağım. “Ben bir şey istemiyorum,” diyecektim. İmzalarımı atıp gerisin geri dertsiz hayatıma dönecektim. Gelin görün ki miktarı duyunca aklım başımdan gitti. Payıma düşen nakitle bile ömrümün sonuna kadar ultra lüks yaşarım. Daire ve dükkanları saymıyorum. “Oğlum hala bu kulübede ne işin var,” diyorsunuz.

Ben bir ben olmuştum benden öte. Aklım karıştı. Benden ötedeki ben de varmış içimde. Haftalardır didişiyorlar. Kim galip gelirse ben ona tabi olacağım. Sizin fikrinizi sormuyorum. Sanal mutluluklar alemi çok ışıklı, çekici ama sanal be kardeşim. Of! Of! Kaçan huzurum geri gelmiyor. Işıklar kollarını açmış beni çağırıyor, göz alıcı ışıklar. Söyleyin lütfen yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz liste neden her geçen gün biraz daha uzuyor? Neden insan hayatı bu kadar karmaşık hale getiriyor. Zenginlik, lüks, rahatlık iyi de özgürlüğümüzü kısıtlıyoruz. Bana deli diyor köylüler. Şimdi de siz deli diyorsunuz, duyuyorum. İşte size iki seçenek, özgür bir deli olarak mı, özgür olduğunu düşünen bir tutsak olarak mı yaşamalı?

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum. “Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet, yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler, teşekkürler” Alkışlar… Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor. Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Hâlbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim. Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum. Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vazgeçtim her şeyden. Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak. Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “ Benim bir UMUDUM var.” Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz. Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim. Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni. “Gel,gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, İster puta tapan ol yine gel, Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” KASIM 2018

One Comment on “DELİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: