KEŞKE

“Neden yaptın? Keşke yapmasaydın. Şimdi çok farklı bir hayatın olabilirdi.” Neden sürekli aynı şeyleri söyleyip duruyorsun ki? Biliyorum, zaten bazı şeyleri sadece ben biliyorum. Şu an aklımdan bile geçirmeye korktuğum işkenceleri sen bilebilir misin? Neredeydin? Ben işkence görürken sen beni yukardan bir yerden izliyor muydun? Neden durdurmadın? Ya da o küçücük hücrede yapayalnız, betonun üstünde donarken, ağlayarak çişimi altıma yaparken orada mıydın? Neden sarmadın beni?

Sekiz yıl sonra dün onu gördüm. Tam da hayatın çarkına bir yerden ilişmiştim. Çark döndükçe ben de dönüyordum. Düşünmüyordum(mu?). Neden gördüm onu? Dünyanın herhangi bir yerinde olabilirdi. Yok, bunun yerine İstiklal caddesini, benim mekânımı seçti. O yalnız olsaydı ya da benim yanımda Aynur olmasaydı gider miydim yanına? “Senin için kendini feda eden o kız için hiç vicdan azabı çektin mi?” Ya da; “Senin yüzünden hayatım mahvoldu haberin var mı?” der miydim?

Hayatta öyle anlar vardır ki, insanın hayat ırmağının akış yönünü tamamen tersine çevirir. O gün o foruma gitmem ve onu tanımam gibi. Zamanda yolculuk yapma şansım olsaydı o güne giderdim. Kendi yakama yapışır; ”Geri dön. Orada seni ilgilendiren bir şey yok. Yaklaşma o kalabalığa.” Sonra geri döner bu güne bakardım idealist bir matematik öğretmeni görürdüm belki karşımda. Güldün mü sen? Olmayacak bir hayal… Hayal, benim tatlı hayallerim. O ve ben… Sarılmış bana, kollarını belime sımsıkı dolamış. Başım onun göğsünde. Güvendeyim kimse bana zarar veremez. Bir kız, bir oğlan iki küçük çocuk etrafımızda koşup oynuyor. Çok mutluyuz. Çok mutluyum. İşte Abidin, benim mutluluğumun resmi. Ya da şuna bak: Ben mutfakta bir şeyler hazırlarken, bana arkamdan sarılıyor, boynuma öpücükler konduruyor. Başımı arkaya çeviriyorum, dudaklarımız masum tatlı bir öpücükle birleşiyor. Hiç kötü şey yaşamamışım, ben kendimi o beni sevsin diye feda etmemişim. O beni zaten sevmiş.

Kalabalığı büyülemişti Fuat. Ne yakışıklı ne karizmatikti. Neden bahsediyordu? Şu an hiç hatırlamıyorum. Zaten halkların kurtuluşu, işçi sınıfı, kahrolacak kapitalizm gibi zırvalıklar beni artık hiç ilgilendirmiyor. Duydum seni (Bu arada sen kimsin? Tanıştık mı seninle?).”Ne zaman ilgilendirdi ki?” diyorsun. Ne çok şey biliyorsun sen. Evet, beni yalnız Fuat ilgilendiriyordu. Onun için okudum o kitapları, onun için kaptırdım kendimi dünyayı kurtarma söylemlerine. Feodal zincirlerimi koparma adına ailemle iletişimimi neredeyse bitirdim. En iyi devrimci ben olacaktım, Fuat için. Okulu boşladım. Gecemi gündüzümü onların evinde Fuat’a yakın geçirmeye başladım. Garip ev, hep kalabalık, kim gerçekten o evde kalırdı, kim geçerken uğramıştı hiç bilemezdim. Ama Fuat hep oradaydı. Bir gün onunla sevgili olacaktık, dünyayı beraber kurtaracaktık. Onunla baş başa kalacağımız anlar için kimseye belli etmeden ne hazırlıklar yapardım. Belli belirsiz makyaj, alelade görünen ama vücut hatlarımı en iyi ortaya çıkaran kıyafetler. ”Okudun mu bakalım Felsefenin Başlangıç İlkelerini.” Okudum tabi, Nur da okumuş mu? Lümpen Nur, makyaj yapmaktan ve kendini teşhir eden şeyler giyinmekten vaz geçmiyor. Ben tam sana göreyim, Nur’u çıkar kafandan. Bak ben buradayım tam yanında, senin için her şeyi yaparım.

Ve yaptım. “Ben senin yerinde olsam asla yapmazdım.” Bunu o gün neden söylemedin ki? Biliyorum, o gün seni asla dinlemezdim.

Baskın var, polis baskını. Fuat’ın çantası, ne var içinde? Hiç düşünmüyorum; “Bana ver.” diyorum. O da düşünmüyor, hiç itiraz etmiyor. Beni ateşe atarken tereddüt bile etmiyor. “Asla yapmazdım asla.” Yeter! Dinleyeceksen adam gibi dinle. Götürdüler beni.

Babacan polis, içim rahatlıyor .”Kızım nereden buldun bunları? Bak baban memurmuş. Kim bilir ne zorluklarla okutuyordur seni. Yazık değil mi babana?” Ağlıyorum; ”Kantinde buldum çantayı. Kimin olduğunu bilmiyorum. İçinde ne olduğuna bile bakmadım. Vallahi benim değil.”  Babacan polis, salacak beni birazdan.

Daha ne kadar canımı yakabilirsiniz, daha ne yapabilirsiniz. Söylemeyeceğim Fuat’ın adını, çözemezsiniz beni. Meğer yapacak daha ne çok şeyiniz varmış. Keşke canım yansa, ruhumu yakıyorlar. Dayanamıyorum, çözüleceğim, bu kadarı çok fazla, alt tarafı birkaç yasadışı yayın işte. Olmaz konuşamam. Nasılsa bıkacaklar, yorulacaklar. Konuşmayacağım. Konuşmadım. Ahmet Kaya ne zaman “Beni kaç kere dövdüler adını söylemedim.” dese kalbim kan pompalamayı bırakıp tüm kapıları açıyor. Ilık kan göğüs kafesime doluyor.

Altı ay, mahkemeye kadar tam altı ay kapalı tuttular beni. Fuat gurur duyacak benimle. Bu yaşadıklarımı unutacağım onun gölgesinde. Belki de intikamımı alacak. Beni sevecek, çok sevecek. Ben tüm kötü şeyleri unutacağım.

Nerde Fuat? Daha güçlü soramıyorum. Gitmiş. “Nereye?” Söylemiyorlar, bilmesen daha iyi diyorlar. Babam götürüyor beni, itiraz edemiyorum. Fuat da yok. Bir daha göremeyecek miyim onu?

İşte orada İstiklal Caddesinde. Bebek arabası sürüyor, yanında karısı. Aaa! lümpen mi olmuş Fuat?  Kıyafetleri markalı sanırım çok klas görünüyor. Karısının saçları sapsarı,  bol makyajlı. Sekiz yıl boyunca haber spikerlerinin etkisiz hale getirildi dediklerinin arasında onu görmekten korktum. O zaten etkisizmiş.  Sanırım Fuat dünyadan önce kendini kurtarmış. Çikolata yiyor karısı. Fuat’a uzatıyor çikolatayı. Büyük ısırıyor Fuat. Kızıyor karısı, vuruyor omzuna Fuat’ın. Ben onun yerinde olsam tüm çikolatayı Fuat’a verirdim. Biliyorsun.

 

 

BAŞLANGIÇ

Ödülümü almak için, sahneden adım anons ediliyor. Alkışlar eşliğinde çıkıyorum. Birinci olmuşum. Ne heyecan, ne mutluluk. Başlangıç yapıyorum.

“Bu ödülün benim için anlamı çok büyük. İnsan ellisine doğru yürürken başlangıç yapmak zordur. Ama imkânsız da değildir. Beni layık gördüğünüz bu ödül bunun kanıtı. Bu ödül benim başlangıcım olacak. Ben Gülhane Park’ında bir ceviz ağacıydım, sonunda birileri bunu fark etti. Evet yüzlerce ağacın arasından beni fark ettiler. Teşekkürler teşekkürler”

Alkışlar… Mutluluk göz yaşlarım yanağımdan süzülüyor.

Tam buraya çizgi filmlerde ki hezimet müziği istiyorum. Yönetmenim duydun mu? Yukarıdaki olay tamamen benim hayalim. Gerçekleşmedi. Halbuki elimden geleni yapmış, evrene güzel mesajlar yollamış, tanrıdan da tüm kalbimle yardım etmesini dilemiştim.

Ne o?! Yıkılacağımı mı sandınız ? Vaz mı geçmeliydim? Ben sizin beni takdir etmenizi çok mu önemsiyorum? Peki, tamam, önemsiyorum.  Farkında olduğumdan daha çok önemsiyormuşum. İsmimin kazananlar listesinde olmadığını görünce yıkıldım. Boğazım kurudu, bir an vaz geçtim her şeyden.

Vazgeçmeyeceğim. Elimde kalan son umut bu, yazmak. Üstelik zamanla ölmesi mümkün olmayan bir umut bu. Güneş benim için her gün yeniden yeniden doğacak.

Artık genç değilim. Gelecek, yollar, seçimler bu kelimeler hayatımdan yavaş yavaş çıkıyorlar. On dokuz yaşında, güzel bir Mayıs günü, Taksim’de ki parkın banklarından birinde otururken, içimde kaynaşan onlarca umudun çığlığını bir daha duyabilir miyim? Umut, ne çok severim bu kelimeyi. Menopoza girdim umut. Kendi umutlarımı doğuramam artık. İçimde kaynaştığınız o günler çok geride kaldı. Size iyi bakamadım, büyütemedim sizi. Şimdi bir menopoz umudum var: YAZMAK. Korkma umut seni kaybetmeyeceğim. Eskisi gibi toy değilim artık. Çok iyi bakacağım sana, sen benim içimi yeniden kıpırdattın, güneşimi geri getirdin. Tamda şimdi, bu gün haykırmak istiyorum. “               Benim bir UMUDUM var.”

Samimiyetle yazacağım. Gerçekten samimi olmayı başarabilen bir insanın duyguları, düşünceleri ne kadar basit olursa olsun onunla alay edilemez, küçümsenemez. Samimiyetin daha aşağısı olamaz.

Başlangıç yapıyorum dostlar. Tek bir okuyucum olsa bile fark etmez. O okuyucuyu bulmak çok zaman alsa da fark etmez. Beklerim.

Şu güzel dizelerle çağırıyorum seni.

“Gel,gel, ne olursan ol yine gel,

İster kafir, ister mecusi,

İster puta tapan ol yine gel,

Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…”

KASIM 2018

KIZIL ARİF

Tarlabaşı’nda eski bir apartman. Girişten sonra iki kat aşağıda bir kapı. Açılıyor kapı, yoğun iğrenç bir koku karşılıyor geleni. Tonlarca sigara içilmiş,  sigaranın dumanı yoğun neme karışmış ve ağırlaşıp sonsuzlaşmış. Yalnız bu değil, başka kokularda var; acılı ekşili kusmuk kokusu, giderlerden gelen iğrenç lağım kokusu… Kokular birbirlerine üstün gelme çabasındalar sanki. Lamba yanınca ortaya çıkan manzara bu korkunç kokuyu resmediyor. Ev değil aslında burası, tek bir oda. Alçak tavanlı bu yerde hiç pencere yok. Duvarlar nemden kabarmış. Eski bir çekyattan başka kayda değer bir eşya görünmüyor. Yerler, bardak ve bira şişeleriyle dolu.  Sigara izmaritleri küllük ve bardaklardan taşmış yerlerde dolaşıyorlar. Bir tarafta üst üste konulmuş kolilerin ağzı açık olanında kitaplar görünüyor. Bu kolilere yaslanan eski bağlama dışarıdan yeni gelen arkadaşı gitarı kucaklıyor. Yüzlerini duvara dönmüş, bu manzaraya katlanamayan yağlı boya tablolar, henüz tamamlanmamış arkadaşlarını bekliyorlar.  Henüz tamamlanmamış tabloda kadın olduğu anlaşılan simge, başını gökyüzüne uzatmış. Kolları ve bacakları toprağa gömülü olmasa gökyüzüne uçacak. Topraktan çıkan bitki ve ağaçlar irili ufaklı penisler şeklinde. Tuvalet olduğu anlaşılan odanın dibindeki kapı açık. Oraya doğru yaklaşıldıkça ortamdaki pis kokuya katkısı öznel olarak anlaşılıyor. Bu kapının solunda mutfak olarak kullanıldığı anlaşılan bir metrelik tezgâhta bir lavabo ve bir de elektrikli ocak var. Lavabodan taşan bulaşıklar elektrikli ocağı altlarına almışlar. Tezgâhın altında kapak olmadığı için bozuk giderden akan pis su birikintileri görülebiliyor.

Genç kadının içini büyük bir pişmanlık kaplamıştı.  Anneannesinin dediği gibi buraya iti bağlasan bir dakika durmazdı. El ve ayakları buz kesmişti ama elleri aynı zamanda terliyordu. Burayı hemen terk etmeliydi. Ama nasıl?

Durun! Lütfen burada durun. Bu genç kadın o kadarda zavallı ve masum değil. Biliyorum, çünkü o genç kadın benim.  Kimseyi kandırmak istemem. O yüzden size her şeyi en başından, samimiyetle anlatacağım.

Arif’le, namı diğer Kızıl Arif’le yıllar sonra İstiklal caddesinde karşılaştık. İstiklal caddesi, İstanbul’un en büyülü yeri bence.(Adı geçince bunu söylemeden edemedim.) Ben entel bir edayla İstiklaldeki kitapçılara girip çıkarken, karşıdan bana doğru yürüyen bizim Kızılı gördüm. Çok heyecanlandım. Ama bağırarak ona doğru koşmadım, yanıma kadar gelmesine müsaade ettim. O beni fark etmemişti. On yıldır görmediğim Arif hiç değişmemişti. Siyah kıvırcık lüleleri (Evet Arif’in dışı kızıl değil), siyah çerçeveli yuvarlak gözlükleri, sırtında gitarı… Ufak tefek olan Arif eskisinden daha zayıf gözüküyor. Siyah bluzunu, gri kotunun içine sokmuş, kemeriyle belini iyice büzdürmüş. Yanıma gelene kadar düşen gözlüğünü işaret parmağıyla burnunun üstüne iki kere ittirdi. Bunu hep yapardı. Bir de konuşurken lülelerini parmağına dolayıp çekerdi. Tam yanımdan geçip gidecekken ” Kızıl,” dedim. Beni görünce gözlerinin içi parladı. Üniversitede aynı gurubun üyeleriydik.  O guruptaki herkes birbiriyle otomatik dost sayılırdı. O zamanlar Arif benden hoşlanırdı. Bunu biliyordum ama hiç açılmadı. Sarıldık birbirimize. Oturduk bir yerde. Tıbbı son yılında bırakmış, doktor olmak istememiş. Üzüldüm. Hayatını birkaç arkadaşıyla bir barda çalarak kazanıyormuş. Onunla ilgili herkesin ortak kanısı çok zeki oluşuydu. Üst düzey bir asker olduğunu hatırladığım babasını hiç sevmezdi. Ben yüksekokul okuduğumdan çok çabuk ayrılmıştım aralarından. Geride kalanları sordum. Bildiklerini anlattı. Evet, hala lülelerini parmağına doluyordu. Tırnakları uzundu ve içleri simsiyahtı. Parmakları da boyalıydı. O da beni sordu. Tabiki ona evde kalma korkusuna kapıldığımı, bir an önce bir koca bulmanın peşine düştüğümü söyleyemedim. Üniversite yıllarındaki, düzeni değiştirme umutlarımın kırıntısının bile kalmadığını da söyleyemedim. Sıradan, normal bir hayat yaşayıp çoluk çocuğa karışmaktan başka umut bulamazsın, arama da demedim.

Yemek yedik. Çaldığı bara gittik. Üçüncü sınıf, salaş, küçük bir türkü bar. Arif şarkılarını benim gözlerimin içine bakarak söyledi. Samimiyetle söyleyebilirim, bir an için çok mutluydum. Umutlanmıştım; Kızıl Arif benim aradığım koca olabilirdi. Son sınıfta bıraktığı okula döner, doktor olur. Varlıklı olarak hatırladığım ailesinden destek de alabiliriz. Aşk şart mı? Çok iyi çocuk Arif. Biraz çabalamak gerekirdi ama ondan bana iyi bir koca çıkardı. Evet, utanç verici ama umut işte. Bar çıkışı ev davetini bu umutla kabul ettim. Yoldan içecek bir şeyler aldık. Üşüdüm. Bu bahaneyle Arif’e sokuldum. Ona aradığı cesareti vermiş oldum. Sımsıkı sarıldı bana, dudağıma bir buse kondurdu. Utandım yüzüne bakamadım Arif’in. Sımsıkı tuttu elimi eve kadar böyle yürüdük. Apartman girişinde geç mesaiye giden iki ablamız bizi öyle görünce, takıldılar Arif’e. İçime o anda bir pişmanlık tohumu düştü. İzin vermedim büyümesine. Ama evi görünce İçimdeki tohum bir anda serpilip meyve bile verdi. Buradan hemen çıkmalıydım. Ama nasıl? Arif bir torba bulup sigara izmaritlerini ve bira şişelerini toplamaya başladı. İçeriyi havalandırmak için giriş kapısını açık bıraktık, tek hava girişi oradan. Girişte kalakalmıştım. “Otursana” diye çekyatı işaret etti. Dün akşam arkadaşları varmış, her zaman böyle pis olmazmış evi. Çekyata baktım, pislik içindeydi. İlerleyen saatlerde, biraz alkolün etkisiyle ve tabi Arif’e verdiğim cesareti de düşünürsek bu pisliğin üstünde yaşanabilecekleri düşününce aklımı oynatır gibi oldum. Tüm bedenim ve benliğim “HAYIR” diye haykırdı. Dudaklarım suskun, bu saatte bir adamın peşine takılıp böyle bir yere gelmişim; hangi hakla hayır diyebilirler.  Bu evden bir yolunu bulup gitmeliydim. Aklıma hiçbir mantıklı yol gelmiyordu. Oturmadım o çekyata. Arif ortalığı toparlarken ben tablolar ve kitaplarla ilgileniyormuş gibi yaptım. Ama ne elime alıp baktığım kitapları ne de tek tek ayırarak baktığım tabloları gördüm. Tek düşündüğüm makul bir yol bulup buradan gitmekti. O yolu bulamadım. Açık kapıya doğru yavaşça yürüdüm. Arif’in bakmadığı bir anda kapıdan hızla çıkıp arkama bile bakmadan sokağın sonuna kadar hiç durmadan koştum. Soluksuz kalmıştım.  Yaptığım korkunçtu. Arif’le hayatımın sonuna kadar bir daha karşılaşmamayı diledim. Çalıştığım yeri biliyordu. Beni aramaya kalkarsa diye haftalarca içim içimi yedi. Ama Arif bunu yapmadı.

Aradan otuz yıla yakın bir zaman geçti. Bu süre içinde Arif’i hiç görmedim ve ondan haber almadım. Sosyal medyada ki aramalarım da boş çıktı. O gün ne yaptı, ne düşündü hakkımda? Arkamdan sokağa çıktı mı? Belki de koşarken dönüp arkama baksaydım; apartmanın önünde arkamdan bakan kızılı görecektim. Utanç içinde ki gözlerim Kızıl’ın şaşkın gözlerine değecekti.

YARA? YARA!

“Hanımefend! Hanımefendi yaralı mısınız?”

Ne dediniz? Yaralı mıyım? Yaralı… Evet, galiba çok yaralıyım hiç tanımadığım adam. Az önce beni sevebilecek ve benim de sevebileceğim bir adamın düğünündeydim. Bu düğünün gelini ben olabilirdim. İstemedim. İsteyemezdim ki. Ben normal bir hayat sürmeyi hak etmiyorum. Yok, hayır hiç tanımadığım adam, gelin olmak değil benim derdim. Keşke en büyük yaram aşk yarası olsaydı. Kedinin mabadını görmesi gibi dövünseydim. Keşke… Keşke bir kuş olsaydım. Ya da kurban bayramı arifesinde hoplayıp zıplayan bir kuzu.  

Cehennem korkunç ya, sönmeyen ateşlerde, ölemeden sonsuza dek yanacak ya insanlar. Orda olmak istiyorum, cehennemde. Yalvarıyorum yaradana, cennetinden geçtim ben, cehennemine al beni. Öyle çok yansın ki bedenim, bundan başka bir şey düşünemez olayım. Yaradanın cehennemi korkunç diyorsan hiç tanımadığım adam benim cehennemimi gör, duy, cayır cayır yanan insandan duyamazsın bu feryatları. Duymuyor hiç tanımadığım adam, duymuyor yaradan. Beni yarattığını unuttu sanırım. Bir masumun acı çekmesine müsaade ediyorsa yaradan… Yok, böyle şeyler düşünmek günah. Bir sebebi olmalı, yaşadıklarımın mutlaka bir sebebi olmalı. Hiç tanımadığım adam, sence her şeyde bir hayır var mıdır?

Babam yaşıyor olsaydı da açık saçık giyiniyorum diye bacaklarımı kırana kadar dövseydi beni. Vitrinlerde gördüğüm güzel giysilerde kalsaydı aklım, alacak paramız olmasaydı. Normal bir hayatım olsaydı hiç tanımadığım adam. Annem izin vermeseydi gezmeme, babama şikâyet etseydi, babam yine dövseydi beni. Ama öldü benim babam. Küçüktüm ne gördüğümü anlamadım ben. Yanlıştı, olmaması gerekiyordu. O yatakta annem başka bir adamla yatamazdı. Neden böyle kıkırdıyordu annem, neden çıplakdı? Neden okuldan erken gönderdiler beni? Nazmi Amca babamın arkadaşı değil mi? Anneme neden böyle şeyler yapıyordu? Kimseye söyleyemem, söylemedim. Neden öldürdü o zaman Nazmi Amca babamı. Söylemedim ben. Ne dedim halama? Halam nasıl anladı benim ne gördüğümü. Hiç tanımadığım adam, babam benim yüzümden mi öldü? Suçlu muyum ben? Babam yaşıyor olsaydı, onun yerine annem ölseydi, evet illa biri ölecekse bu annem olsaydı. Babam evlenseydi başkasıyla. Üvey baba yerine üvey anne. Üvey annelerin en korkuncu olsaydı. Masallardakinden daha korkunç bir üvey anne. Yaram böyle derin olur muydu dersin? Üşüyorum ben, hava neden soğudu? Bunun bir yaz akşamı olması geremiyor mu? Soğuk havalardan nefret ediyorum.

O gün de hava çok soğuktu. Annem yoktu evde. Avni Amca, yeni babamız bir garip bakıyordu bana. Kardeşlerim uyuyunca bende yattım. Uyuyamamış Avni amca, odama geldi. “Beraber uyuyalım mı” dedi. Çok korktum, kaskatı kesildim. “Ben senin baban sayılırım, baba kız yan yana uyuyalım ne olur ki?” Yorganı açtı yatağa girdi. Çok korktum hiç tanımadığım adam çok. Küçücük oldum, duvara dayandım, duvarın içine geçip kaybolmak istedim. Nefesimi tuttum. Canavardı o, milim milim yaklaşıyordu bana. Kulaklarım uğulduyordu. Hırlıyordu canavar, hızlı hızlı alıyordu nefesini. Pençesini attı, bacağıma değdi pençesi, tutamadım nefesimi daha fazla, derin bir nefes alıp fırladım. Kardeşlerimin odasına gidip kilitledim kapıyı. Bekledim canavarı, gelmedi, kurtuldum sandım. Yanılmışım hiç tanımadığım adam, çok yanılmışım. O günden sonra havalar hiç ısınmadı, canavar yılmadı. Cehennem için yalvarmaya o zamanlar başladım. Bu günü atlatınca yarını düşündüm hep. Yaradana duyuramadım sesimi, kimse duymadı, kimse görmedi. Kurtulamadım, paraladı canavar beni.

 Hiç tanımadığım bilge adam, sen anladın, yaralıyım. Sarılır mı bu yaralar, bundan sonra olur mu dersin normal bir hayatım? Unutmak, unutmak her şeyi gerçekten unutmak. Mümküm mü bu? Üşüyorum çok üşüyorum. Sarın beni, kalın yorganlarla sarın, güven içinde yumayım gözlerimi. Yıllardır doğru dürüst uyuyamıyorum biliyor musun? Çok ihtiyacım var, deliksiz, korkusuz saatlerce uyumaya. Gözlerimi kapatıp bir daha açmak istemiyorum.

 Bu kırmızılık kan mı? Benden kan çıkmaz ki. Beyaz çarşafları kana boyayamam ben. Bu düğün benim olamazdı. Beni anlıyor musun hiç tanımadığım adam. Çok halsizim, üşüyorum.

“Neredeyim ben? Hastane mi burası? Ne oldu?”

“Sakin olun hanımefendi. Kurşun yarası, maganda kurşunu sanırım. Ama merak etmeyin hayati organlarınız yara almamış. Birkaç gün misafirimiz olacaksınız, sonra normal hayatınıza dönersiniz.”

 

KAYBOLAN KADINLAR : OYA

Nereden tanıyordu onu? Üstelik çok iyi tanıyor olmalıydı. Beyninin karanlıklarında patlayan flaşlarla adamın tebessüm ederken, konuşurken, kahkaha atarken yaptığı mimikleri görebiliyordu. Demek ki bu adamla epey sohbet etmişti. Peki, ama nerede, ne zaman? Hatırlamazsa asla rahat edemezdi.

İş yerinden kızlar bu akşam için plan yapmışlar. Oya,  gidemeyeceği için yine bir ton laf edeceklerdi, “Biraz da kendin için yaşamalısın. Bir gece de kocan ilgilensin çocuklarla. Her çarşamba halı saha maçına, her cumartesi arkadaşlarıyla kafa dağıtmaya gidiyor ya. Bir kerede sen çık. Çocuklar yalnız senin mi?” Daha neler neler.  Nermin  de başlar, ”Bana bak da ders al kızım. Ne yapsan yaranamazsın bu erkeklere. İşsiz güçsüz adama yıllarca baktım, adama iş beğendiremedik. Niye beğensin ki evde oturup ekmek elden su gölden yaşamak dururken. Nasılsa eşek Nermin var ya. Ne oldu sonra buldu bir orospu, defolup gitti. Çocuklarını bile görmeye tenezzül etmiyor.”

Doğruydu aslında; en son ne zaman yalnızca  kendisi için bir şey yapmıştı? Hayatında hep bir şeyleri sırtlanması gerekmişti, sorumluluk duygusu tavan yapmıştı. Bu durum da onun her şeyi abartmasına sebep oluyordu. İlk önce iyi bir çocuk olmayı, sonra iyi bir eş olmayı, son olarak da iyi bir anne olmayı abartmıştı. Çocuklar bu gün ne yemeli, ne zaman yatıp ne zaman kalkmalı, bu gün onlarla hangi faydalı oyunları oynamalı. Kaliteli zaman geçirmeye çabalıyordu çocuklarıyla. Bu tanımlama oğlunun okulundaki rehber öğretmene aitdi, “Her gün en az yarım saat baba ve anneyle ayrı ayrı kaliteli zaman geçirmeli çocuklar.” Babalarının böyle bir zaman ayırması beklenemezdi, çok çalışıyordu o. Peki kimin için bu kadar çok çalışıyordu? Çocukları için tabi. Baba bu kadar meşgulken Oya onun yerine de ilgilenmeliydi çocuklarla. Anneliği bu kadar abartmışken çocukları bir yabancıya emanet edip işe gitmek korkunçtu. Bu durumu çocukları için hafifletmeliydi; öğle tatilinde mesai arkadaşları yemeği bugün nerede yesek planları yaparken o, otobüse atladığı gibi soluğu evde alıyordu. Çocuklar da bu duruma öyle alışmışlardı ki bir gün gidemeyecek olsa, onlara yaşatacağı hayal kırıklığı Oya’nın kalbinin üstüne beton gibi oturuyordu.

O gün, öğlen işten çıkıp eve koşarken gördü onu. Kırmızı ışıkta duran arabalardan birinin içindeydi ve dikkatle Oya’ya bakıyordu. Oya da baktı ona. Tanıyordu onu. Flaşlar patlayıp söndü. Çok iyi tanıyordu onu. Ama nereden? Adamın ona selam vereceğini sandı biran ama çoktan yanan yeşil  ışık yüzünden çınlayan korna sesleriyle panikleyip gaza bastı. Araba kaybolana kadar dikiz aynasından kendisine  bakan gözlerini görebiliyordu. Adamın bakışları öyle etkileyiciydi ki, arabanın arkasından koşmak istedi. Olduğu yerde kala kalmıştı, başı arabanın uzaklaştığı yönde kilitli. Bir flaş, adam yarı çıplak gülümsüyor. Nasıl? Nerede? Ne zaman? Unuttuğu bir şeyi hatırlamaya çalışmak bazen günlerce sürebiliyordu. Hatırlayamayınca çabalamaktan vazgeçiyordu. Sonra hiç olmadık bir zamanda aylar önce hatırlayamadığı bir isim ya da sima kendiliğinden beyninin en aydınlık yerinde beliriveriyordu. Bu seferki farklıydı, bu adamı çok iyi tanıyordu. Onu neredeyse çıplak bir şekilde görmüştü. Kendisine öyle ısrarlı bir şekilde baktığına göre o da Oya’yı tanıyordu. Keşke konuşma şansları olsaydı.

Evin kapısına anahtarı sokarken hala adamı hatırlamaya çalışıyordu. İçeri girdiği gibi dört yaşındaki kızı üzerine atladı, ağlayarak anlatıyordu, abisi onu ittirmişti kafası dolaba çarpmıştı. Okula gitmek için hazırlanan abi, annesinin söz söylemesine fırsat vermeden heyecanla kendini savunmaya geçti, kardeşi kitabını çekmişti neredeyse yırtılıyordu. Çocuklar bir birlerine girmişti, itişip kakışmaya başlayınca Oya daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı, avazının çıktığı kadar , “Yeter,” diye bağırdı. Çocuklar donup kalmıştı. Bakıcı kadın bile korkmuştu. Yatak odasına girip kapıyı kapattı Oya. Çocuklardan çıt çıkmıyordu. Yalnız bakıcı kadının, sesinin yatak odasından duyulmasını isteyip de duyulmasını istemiyorum tonuyla çocuklara çıkışması ,”Sonunda annenizi çıldırtmayı başardınız. Aferin size. Hadi oturun masaya da yemeğinizi yiyin hemen.”

Tuvalet masasının üstünde ki düğün fotoğraflarına baktı. Sürekli gözünün önünde duran bu fotoğrafları sanki ilk defa görüyor gibiydi. Resimlerde kendisi olması gereken kadın ona hiç benzemiyordu. Hiç fark etmeden nasıl bu kadar değişebilmişti? Fotoğraflardaki dal gibi ince, koca gözlü kız gerçekten o muydu? O adam onu eskiden tanıyorsa, muhtemelen öyle, şu anki haliyle tanıması mümkün mü?

Odanın kapısı ürkek çalındı. Çocuklar korkarak içeri girdiler. Arkalarında bekleyen kadından cesaret almak için dönüp arkaya baktılar. Kadın yürüyün işareti yapınca annelerinin yanına kadar geldiler. İkisi birden, “Özür dileriz anne, bir daha kavga etmeyeceğiz. Bizi affet.” Oya’nın içi cız etti. Ezberletilmiş bu kelimeler değildi sebebi. Çocuklarının ondan korkması sarsmıştı onu. Sımsıkı sarıldı çocuklarına.

Oğlunu okul servisine bindirip tekrar işe dönerken ne o adamı düşünüyordu ne de yılların yıprattığı bedenini. Anneydi o, çocukların ona ihtiyacı vardı. Kendi hayatı artık dönülmez bir yerdeydi.  Kendinden geçen bir çok şey çocukları için ufukta bir pırlanta gibi parlıyordu. Çocukları onun gibi sıradan bir hayat sürmeyeceklerdi.

O gece gördüğü rüya olmasaydı, o adamı bir daha aklına bile getirmeyecekti belki de. Adamın kollarındaydı. Kendisini hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu, güvenli. Adama anlatılmayacak bir yakınlık duyuyordu. Sevişmeye başladılar, isteyerek, şehvetle sokuluyordu adama. Aniden uyandı, karanlıktı. Vücudu duyduğu hazzın etkisindeydi hala. Suçluluk ve korku sardı içini. Evliliklerinin ilk günlerinde bile kocasıyla böyle isteyerek sevişmemişti.  Bilinci ona nasıl bir oyun oynuyordu böyle. Kimdi bu adam? Yeniden tüm benliğiyle hatırlamak için zorladı kendini. Rüyada bile olsa bu adam ona tanıdığı tüm insanlardan yakındı. Acaba şu anda neredeydi ve dün kırmızı ışıkta gördüğü kadını düşünüyor muydu? Belki de o  hatırlıyordur. Bir türlü yeniden uyuyamadı. Halbuki yeniden o rüyaya dönmeyi ne kadar isterdi. Sabaha kadar yatakta dönüp durdu.

O gün işte hiç iyi değildi. Mutlak bir sorunu olduğunu düşünüp ısrar eden iş arkadaşlarına yalnızca uykusuz olduğunu söylemişti. Evet, uykusuzdu ama bütün neden bu değildi, o rüyayı kafasından atamıyordu. Gerçek hayatta da kendisini böyle mutlu, güvende hissettirecek bir adam… Kocasını düşündü, hep çok çalışıyordu, hep yorgundu. Eve geç saatlerde geliyordu, yemek yiyip koltukta uyuya kalıyordu. Oya’yla ilgilenmek bir yana çocukların yüzüne bile bakmıyordu. Oya kaç defa yalvarmıştı, “Şu oğlanın ödevlerini yapmasına yardım et ne olur, bir on beş dakika bari.” Söylene söylene kabul etse bile layıkıyla yapmıyordu. Ya çocuğu azarlıyordu ya da çocuğu unutup cep telefonuyla meşgul oluyordu.

O öğlen, eve giderken adamı gördüğü yerde tüm arabalara baktı. Kaybettiği bir şeyi arıyor gibiydi. Bir zamanlar sahip olduğu bir şeydi bu. Bunu hissediyordu.

Mutsuzdu artık Oya. Belki de hep mutsuzdu da şimdi fark etmişti bunu. Eskiden önemsediği bir çok şeyi artık önemsemiyordu. Çocuklara yemeleri için bazen sadece makarna haşlıyor ya da patates kızartıyordu. Ortada dolanmasınlar, gereksiz konuşmasınlar istiyordu. Kocasına hiç tahammül edemiyordu. Yapay bir sevecenlikle Oya’ya neler olduğunu öğrenmeye çalışıyordu kocası, “Çocukları perişan ediyorsun Oyacım, ne olur kendine gel.” Eşeğini kaybeden yükü kendi sırtlanır. Yemeğini yiyip, yorgunum diye yatamıyordu artık. Çocukların banyosunu bile yaptırıyordu.

Oya’nın tek yapmak istediği şey uzanmak ve o adamla yaşayacağı ya da belki de yaşadığı hayatı tüm ayrıntılarıyla hayal etmekti. Evet, belki de o adamla rüyalarındaki kadar yakındı bir zamanlar. Bunları hatırlayamıyordu çünkü… Düşündükleri ona da saçma geliyordu ama başka bir açıklaması olamazdı. Hafızası sininmiş, sonra da bu eve getirilip yeni bir hayatın geçmişi tüm ayrıntılarıyla beynine kazınmıştı. Sıkıcı, kötü, sıradan bir hayat. Hatırlamayacağını düşünmüşlerdi. Ama becerememişlerdi, rüyalarının da yardımıyla tüm gizemi çözecekti. Bunu ona kim yapmıştı? Kim bu güce sahipti? Neden? Gerçek bu kadar gerçek dışı olmasa da o, böyle düşünmek istiyordu.

Öğlenleri  o adamı yeniden görmek umuduyla, gördüğü yerde bekliyordu. Tüm arabaları hiç kaçırmadan inceliyordu. Gelip geçen insanların dikkatini çekmiyordu ama seyyar satıcılar ona garip garip bakar olmuşlardı. İşine konsantre olamıyordu. Onu idare etmeye çalışan arkadaşları da artık bıkmıştı. Evde durum çok daha vahimdi. Hiçbir düzen kalmamıştı. Kocası düzelir umuduyla sabretmişti ama Oya düzelmek yerine gittikçe kötüleşiyordu.

Hatırlayamıyordu, beyninin en karanlık mekanlarını görmeye çalışmaktan yorgun düşünce, yaşadıkları muhtemel, güzel anları hayal ederek uyuya kalıyordu. İşe gitmiyordu artık. Günün çoğunu ışıklarda yeniden onu görme umuduyla geçiriyor, evde olduğunda da odasından çıkmıyordu. Kimseyle konuşmuyor, doğru dürüst yemiyordu.

Sonunda farklı bir şey hatırladı; rüyasında kendisine koca bir buket çiçek veren adama “Ne kadar incesin Keremcim” demişti. Uyandığında kalbi yerinden fırlayacak kadar hızlı çarpıyordu. Artık hiç şüphesi yoktu, bu Kerem onun, dünya da ender bulunan gerçek aşkıydı. Belki de bu bir sınavdı ve Oya kazanmak üzereydi bu sınavı. Bulacaktı onu. Çılgın gibi çıktı odadan. Bir daha buraya dönmeyecekti.

Gözlerini  sonsuz bir beyazlığa açtı. Bembeyaz bir yatakta yatıyordu. Kerem başucundaydı. Bulmuştu işte, o bulmuştu onu. Ağzını açmak istedi açamadı, kolunu kaldırmak istedi kaldıramadı. Bir kadın sesi yankılandı, “Keremcim hadi artık gidelim.” Sesin geldiği yöne çevirdi başını Oya. Tanıyordu bu kadını liseden sınıf arkadaşı Selma. Kerem’in omzunun üstünden gülümseyerek Oya’ya bakıyordu. Oya’nın tüm vücudu çaresizlik yangınında eriyordu sanki. Avazının çıktığı kadar hayır diye bağırmak istedi, sesi çıkmıyordu.

Birisi ağlıyordu. Gözlerini güçlükle açtı Oya. Bir hastane odasındaydı ve başucunda ağlayan kişi annesiydi. Neden buradaydı ve işleri ne kadar ileri götürmüştü. Geri dönmek mümkün müydü? Son haftalarda yaşanan şeyleri çocuklar unutabilecek miydi? Okuldayken hiç yakın değillerdi Selma ile. Sadece liseden sınıf arkadaşı, şımarık, uçarı Selma. Evliliklerinin ilk yılında, Oya dört aylık hamileyken gittikleri tatil köyünde tesadüfen karşılaşmışlardı Selma ve mükemmel koçası Kerem’le. Oya’nın bencil kocası, hamile karısını yalnız bırakıp, genç ve güzel Rus animatörlerle eğlenirken, Oya, Kerem’i izliyordu. Kerem karısına yiyecek içecek taşıyordu. Etraftan çiçekler topluyordu karısına. Sürekli karısının kulağına bir şeyler fısıldıyordu, kıkırdıyordu Selma. Elele tutuşup denize giriyorlardı. Selma’yı havluya sarıp, dudağına bir öpücük konduruyordu. Biliyordu artık, hatırlamıştı Kerem, Selma’ya aitti. Hatırlamıştı. Artık rahat bir nefes alabilirdi.

 

 

 

KARANLIKLAR AYNASI

Dehşet içindeydi. Tüm bedenine ani bir sıcaklık yayıldı. Beyni uyuştu. Bayılacaktı. Kendini yavaşça yere bıraktı. Midesi bulanıyordu, kustu. Nasıl? Üstelik bu kadar net. Yerde iki büklüm oldu. Sırtı aynaya dönüktü, oraya doğru bakmaya korkuyordu. Az önce o aynadan gördüğü şey hayatının zehriydi, küçük bir çocukken sahip olmuştu bu zehre. Ama bunun etkisi daha sonra, ergenlik döneminde ortaya çıkmıştı. Çok mutlu olduğunda bir an için unutabiliyordu. Ama bunun tadına varamadan, kara bir bulut başının hemen üstünden kayıyordu. Kimse bunu bilmiyordu, kimseye, en yakınına bile söyleyemezdi. Hatta kendinden bile saklamaya çalışıyordu. Bu korkunç sırrı beyninin en karanlık yerine hapsetmişti. Bazen firar etmesine  engel olamıyordu. O zamanlar da beyninin tüm kıvrımlarında özgürce dolaşıp, onu deli ediyordu. Ölmeyi (bu çok kolaydı aslında, hem de zor) ya da bir psikiyatriste gitmeyi düşünüyordu. Yaşadıklarını anlatamazdı tabi, ama ondan unutmak için bir ilaç isteye bilirdi. Böyle bir ilaç var mıydı?

Yarattığı bu ayna insanların en karanlık sırlarını mı yansıtıyordu? Emin olmalıydı. Bir daha o aynaya bakamazdı. Yerinden yavaşça kalktı, çalışma masasının başına gitti. Sekreterinden tüm çalışanların kapının önünde toplanmasını istedi. Ayna ve cam üreten bu işletmede o anda yirmi beş çalışan vardı. Kapı önünde toplanan bu insanlar merak ve endişe içerisinde teker teker içeri girdiler. Çıkarken korkunç bir suratla koşarak uzaklaştılar. O gün aynaya bakan bu insanların yarısından fazlası bir daha işe gelmedi.

Artık öğrenmişti; yarattığı bu ayna yalnızca karanlıkta ki sırları değil, orada ki gizli arzuları, hem de korkunç arzuları da yansıtıyordu. Bu ayna karanlığın aynasıydı. Herkes bu aynaya bakmalıydı. Bu aynadan her yerde, her evde olmalıydı. İnsanlar kendilerinin aslında kim olduğunu öğrenmeliydi. Bunu sağlayacaktı.

Karanlığın aynası artık her yerdeydi. En masumlar bile kafalarından jet gibi geçip giden, üstünde durmadıkları korkunç şeyler yüzünden aynanın gazabına uğruyordu. Herkes önce dehşete ve suskunluğa kapıldı.  Kimse diğerine neden böylesin diye sormaya cesaret edemedi. İntiharlar çoğaldı. Sonra bir merak başladı, başkasının aynasına yansıyanları merak ettiler. Gizli gizli bir birlerini kollamaya başladılar.  En yakınlarını, en erdemli görünenleri daha çok merak ediyorlardı. Yalnız olmadıklarını gördüler. Rahatladılar, korkunç olan şeyler eskisi kadar korkunç değildi artık. İnsanlık erdemleri yavaş yavaş önemini yitirdi. Yağmalar başladı, tecavüzler, insanlar sokak ortasında hiç tanımadıkları insanlarla sevişiyordu, cinayet işliyordu, kimse çalışmıyordu.  Kötü olan her şeyi çabucak benimsiyorlardı. Bir kaos başlamıştı.

Çok pişmandı. Böyle olacağını tahmin etmemişti. Her yer karanlıktı, güneş doğmayı unutmuştu sanki. Bütün aynaları yok etmeliydi. İnsanlara aydınlığı, manevi duyguları, erdemi hatırlatmalıydı. Karanlıklar derinlerde ait oldukları yere gitmeliydiler. Eline bir çekiç alıp işe koyuldu. Bu çok zor ve uzun bir süreç olacaktı.  Ama insanlar onun neden olduğu bu kargaşaya sürüklenmekten kurtulacaklardı. Kırdı, kırdı.

Bir aslan son kalan karanlık aynalarından birinin tam önünde durmuş kükrüyordu. Ürkütmeden yaklaştı. Aynada aslanın tamda o anki halinin yansıması vardı. Şaşırdı.

 

 

TERAPİ

-Neredesin?

-O evdeyim. Garip kokusunu duyabiliyorum. Çok küçüğüm. Annemi özledim, o artık beni hiç sevmiyor, hep ağlıyor. Babaannemle uyuyorum artık.  Alacakaranlıkta aniden uyanıyorum. Aklımdaki tek şey annem. Babaannem hala uyuyor. Annemin yanına gideceğim. Annemin yattığı odanın kapısına geliyorum.  İçeriden sesler geliyor, fısıldaşıyor birileri. Korkuyorum. Kapı kendiliğinden açılıyor. Amcam. Dedem de içeride. Havada debelenen ayaklar görüyorum. Amcam kapıyı hızla kapatıp beni kucaklıyor. Babaannemin yanına yatırıyor. Sarılıyorum babaanneme, sımsıkı sarılıyorum. Babaannem uyanmıyor.

-Neredesin?

-Babaannemin yatağında uyanıyorum. Altım ıslak, karnım aç. Dışarıdan ağlama, bağırma sesleri geliyor. Kapıyı açıyorum, çok kalabalık koridor. Babaannem iki eliyle başını, dizlerini döverek ağlıyor. Beni görünce daha çok bağırıyor. Korkuyorum. Annem kendi canına kıymış, babaannem diyor. Annem yok artık. Babam çok uzaklarda.

-Neredesin?

-Bir at arabasındayım. Ağlamaktan boğulacağım. Babam beni tutmaya çalışıyor. Kara gözlüklü kadın bana bir şeyler söylüyor. Kurtarıyorum kendimi, atıyorum arabadan. Her yanım sıyrık içinde, hiç aldırmıyorum. Koşuyorum tüm gücümle babaanneme. “Gitmiyicem ben, onlarla gitmiyicem.” Çığlık çığlığa bağırıyorum. Arkamdan geliyorlar. Babaanneme daha sıkı sarılıyorum. Babam çok kızgın, kara gözlüklü kadının sesi çok yumuşak. Dizleri üstüne çöküyor önümde: “Orayı çok seveceksin Aliye. Eğer sevmesen sana söz geri getiririm seni. Bak kardeşinde gelecek yakında.” Şiş karnını gösteriyor bana. Biliyorum ben rüyamda gördüm; o kara gözlüklerin altında iki kocaman kara delik var, karnında da yılanlar oynaşıyor. İtiyorum onu var gücümle, düşüyor. Babam vuracak bana, engel oluyor kara gözlüklü kadın. At arabasına binip gidiyorlar. Çok rahatlıyorum.

-Neredesin?

– Dedem sekide oturmuş sigara içiyor, amcam bir bıçakla kalın bir sopayı yontuyor. “Babaanne ben annemi ölürken gördüm,” diyorum. Zaman duruyor sanki, herkes heykele dönüşüyor, ben hariç. “Valla gördüm. Amcamla dedem de ordaydı. Sor istersen babaanne.” Amcam elindeki bıçağı sıkıyor, korkunç gözlerle bakıyor bana, dedem boğuluyormuş gibi öksürüyor. Amcam yerinden fırlıyor, “Ne diyorsun sen be?” diye bağırıyor. Elinde ki bıçakla beni öldürecek. Babaannem üstüme kapanıyor, yalvarıyor, “Yapma oğul, dur!” Bir tekme savuruyor amcam, tam belimin ortasına geliyor ve orada kalıyor. Amcam sinirle çıkıp gidiyor, tekmesi hala sırtımda. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyor. Dedem hala öksürüyor. Babaannem ağlıyor.

-Neredesin?

Amcam evleniyor. Babam, karısı ve kızıyla gelmiş. Aslı ne güzel giyinmiş. Gülümsüyor bana. Bebekleri var. Birini de bana getirmiş. O kendi bebeğinin annesi oluyor ben kendi bebeğimin. Topraktan mama yapmış Aslı, bebeğine yediriyor. Tarifsiz bir huzursuzluk göğüs kafesimde oynaşıyor. Aslı çok mutlu.  Oturduğum yerden onu seyrediyorum. Elimi koyduğum yerde, tam parmak ucumda bir taş var. Alıyorum o taşı hiç düşünmüyorum, fırlatıyorum Aslı’ya. ” Anne,” diye ağlıyor Aslı. Aslı’nın başından kan akıyor. Kaçıyorum. Bunu yapmak istemedim ben, gerçekten istemedim, öylece oluverdi. Babaannemin ambarındayım, saklanıyorum. Çok garip kokuyor burası. Karnım aç. Kurutulmuş yoğurtları emiyorum. Babaannemin sesini duyuyorum, ”Kim açık bıraktı bu ambarın kapısını”. Kilitleyecek kapıyı, ”Babaanne!” diye bağırıyorum. Gitmişler, aramamışlar beni. Büyük şehirdeki kendi evlerine gitmişler. Bir daha gelmezler, ben Aslı’nın canını yaktım.

-Neredesin?

Bekliyorum, gördüm amcam bir torba yaş üzüm getirdi. Ne zaman yiyeceğiz, iki gün oldu? Neden hala yemiyoruz? “Babaanne?”, “He can.” , ”Keşke üzüm, yaş üzüm olsa da yesek”, “He keşke olsa da yesek” , “Yok mu?” ,”Yok bala ne üzümü?” Üzüm yok, bana hiçbir şey yok. Amcam tekmesini sırtımda bıraktığından beri beni hiç sevmiyor. Ben de korkuyorum ondan. Yatağıma gidiyorum, yorganı başıma çekip, avucumun içini yalıyorum. Güler dedi. “ Canın bir şeyi çok çekerse ve yiyemezsen avcunun içini yala, yoksa bir yerin şişer.”

-Neredesin?

-Hazırlanıyorum. Artık kurtuluyorum bu evden. Ebe hemşirelik kazandım. Çok mutluyum. Amcamın karısına hizmetcilik etmeyeceğim artık. Gidiyorum.

-Neredesin?

Hastane odasındayım. Babam çok hasta, kanser. Aslı ve Sıla, babamın kızları, elini tutuyorlar, öpüyorlar onu. “Canım babam ağrın var mı?” diyor Aslı, saçını okşuyor babamın. Yine göğüs kafesimde oynaşan tarifsiz huzursuzluk.  Dikenli bir el kalbimi avucuna almış sıkıyor sanki. Yoksa kıskançlık mı bu?  Öfkem kendine yatak arayan coşkun bir ırmak, bulamazsa vücudumdaki kıl kökleri de dahil her delikten fışkıracak. Suçlu kim? Ben öfkemi kime püskürteceğim? Neden beni bıraktın baba? Ben mi istedim kalmayı? Ben mi suçluyum? Suçlu: altı yaşındaki Aliye. Bağırmak istiyorum, avazımın çıktığı kadar bağırmak.

-Neredesin?

Neden görmek istedim annemin otopsi raporunu?  Öldüğünde hamileymiş annem, iki aylık hamile. Nasıl? “Bu mümkün mü baba?”  Konuşmuyor babam, konuşamıyor, durumu çok ağır. “Yorma,” diyor babamın karısı, “Babanı yorma.” Ağlıyorum, hüngür hüngür ağlıyorum. Babam güçlükle elimi tutuyor, o da ağlıyor. Babam benim için ağlıyor. Artık kara gözlükleri olmayan babamın karısı da ağlıyor. Gözlerine bakıyorum, güzelmiş gözleri.

-Neredesin?

Yeniden o evdeyim. Garip kokusu hiç değişmemiş. Babaannem yok artık, dedem yatalak. Yanına yaklaşıyorum dedemin, çok kötü kokuyor.  Beni tanımıyor. Yengem bağırarak, “Aliye, Aliye hatırlamadın mı?” diyor.  Dedem dişsiz ağzını açıp yüzüme bakıyor. Midem bulanıyor, gitmek istiyorum. Nefret ediyorum buradan. “Amcam nerede?” diyorum. “Gelir birazdan,” diyor yengem. “Zıkkımlanıyordur bir yerde. Canımdan bezdim Aliye. Bu adamda benim başımda, hiçbir işin ucundan tutmuyor amcan. Ayyaşın teki, ne var ne yoksa sattı. Kala kala bir inek, bir de bu yıkık ev…” Anlatıyor yengem, duymuyorum onu artık. Sağ elim çantamda ki silahı sımsıkı tutuyor. Kapı açılıyor, amcam mı geldi? Hayır. Annem, benim yaşımda gencecik. Yengemin yanından geçiyor, dedeme bakıyor, gelip yanıma oturuyor. Yengem hala anlatıyor. Sevgiyle bakıyor yüzüme annem, çantanın içindeki elimi tutuyor. “Git buradan Aliye, arkana bile bakma git. Sonsuza kadar git bu yerden. Kurtar kendini,” diyor.  “Ama onlar sana…” diyecek oluyorum sözümü kesiyor. “Boş ver onları. Allahlarından bulmuş onlar.” Öpüyor beni, koklayarak öpüyor, tam hayal ettiğim gibi. Sonsuza kadar böyle kalalım, içime huzur akıyor. Çantadaki elimi çıkarıyor. Gidip kapıyı açıyor, bekliyor. Yerimden kalkmamı bekliyor. Gidiyorum, açık kapıdan çıkıp gidiyorum. “Ya sen, sen de gel,”  demek için dönüyorum, yengem, “Kız nereye?” diyor.  Cevap vermiyorum. Koşuyorum, son minibüse yetişmek için koşuyorum. Bir daha bu küçük iğrenç kasabaya ayak basmamak üzere koşuyorum. Ağlamıyorum. Ağlamayacağım.