beni bende demen ben bende değilem bir ben vardır bende benden içeru… dur YUNUS EMRE

Canlıya dair hiçbir iz yok. Güçlü bir lodos uçurumun kenarına kurulmuş köyün içinde evleri yalayarak ve her yalayışta bu toprak damlı evlerden bir lokma kopararak geziniyor. Ben direniyorum, bana kapısını açacak bir ev arıyorum, tanıdık bir ev belki de benim olan bir ev. Arkamdan beni sürükleyen rüzgâr benden kopardığı benleri önüne katıp götürüyor. Kaç tane ben varmış bende? Şaşıyorum, benim hala bende olduğunu hissederek benden koparak uzaklaşan benlerime bakıyorum.

“Bila bila bila! Üzgünüm, kesiyorum ama dayanamadım. Bu arada kafanın içinde yankılanacağını düşündüğüm sesimi dublajlı Hollywood filmlerindeki karizmatik, boş konuşmayan, bilge adamın sesi olarak kodlarsan sevinirim. Hadi ama çok fazla film seyrettiğini biliyorum, senin için hiç zor olmasa gerek. Ne diyordum? Ne dediğimi hatırlıyorum o cümleyi bir başlangıç olması için kurdum. Dayanamadım. Nedir bu Allah aşkına, bir öykü mü? Beğenilmek için çıldıran cümlelerden oluşacak olan bir öykü yazacaktın herhalde. Tam burada güzel bir küfür iyi olurdu ama kafanda kodladığımız ses tonuna tamamen ters düşerdi. ‘… benim hala bende olduğunu hissederek benden koparak uzaklaşan benlerime bakıyorum,’ nedir bu Allah aşkına. İleride ünlü bir yazar olarak isim yapabilirsen kuyuya attığın bu deli saçması şeyleri birileri çözümler ve attığın taşları çıkarmaya çalışırken senin hiç aklına gelmeyen derin anlamlar yükler o taşlara; sen bile şaşarsın belki. Hayatta olursan tabi. O sırada bedenin toprak altında çoktan besin kaynağı olma işini bile tamamlamış olabilir. Tanrıcılık oynamak hoşuna mı gidiyor, lütfen durma ama şu beğenilmek fantezisini kafandan at. Zavallı Vincent’i son zamanlarda çok düşündüğünü bildiğim için ondan örnek vermek isterim. Hayatı boyunca sefalet içinde yaşadı, yaptığı tablolardan yalnızca bir tanesini satabildi, hayattayken kimse onu anlamaya bile çalışmadı. Kemikleri bile çürümüş olan Vincent’in bugün tabloları milyon dolarlara satılıyor. Bir sürü akıllı insan onu şimdi anlamaya çalışıyor, ‘ Van Gogh kulağını neden kesti?’ ya da ‘Gerçekten intihar etti mi?’ diye kafa patlatıyorlar. Zavallı Vincent dememin sebebi tüm bunların ona hiçbir yararının dokunmayışı.  Yapamayacağını biliyorum ama keşke şu beğenilmek fikrini kafandan atabilsen. Seni beğenmesini istediğin canlıya bir bak, adı üstünde insan. Dünyaya gelmiş gelecek en korkunç canlı. Dünya’nın en güçlü sanayilerinden biri olan silah sanayisini düşünsene; kendilerine tehdit oluşturan korkunç bir canlıya karşı mı gelişti bu sanayi? Malesef insan denilen yaratığın kendinden olanları yok etme çabasından başka bir şey değil. (Allah aşkına bu korkunç gerçeği kavrayan tek insan ben miyim?) Hayvanlar arasında, eğer onları duyabilseydik, en büyük hakaret, ’Sen tam bir insansın,’ olurdu bence. Bir insan iyi ve güzel şeyler düşünmeye ne zaman başlar biliyor musun? Hemen söyleyeyim bütün doğal ihtiyaçları karşılanmışsa. Yani karnı tok, sırtı pekse. Tabi korkunç bir canavarla karşı karşıya ise işler değişir, o anda da tek düşündüğü kendi canını kurtarmak olur.  Sanatçı dediğimiz ve çok önemsediğimiz o insanlar, o korkunç canavardan uzakta, karnı tok, sırtı pek olanlardan başkası değil. Vincent  o tabloları yaparken tek düşündüğü onları satarak karnını doyurabilmekti, sonradan bir dahi olarak adlandırılacağını hiç düşünmeden yaptığı o tabloları.  Sen de düşünme.

Neden öyle boş bakıyorsun? Bırak şu kendini beğendirme saçmalığını diyorum yani. Hop karizmatik ses tonuma ne oldu benim. Fark ettim, ‘boş bakıyorsun,’ lafından sonra sesimi kaybettin. Her neyse boş verelim şimdi onu, kaybolduğu iyi oldu aslında o ses bende bile bir beğenilme duygusu estiriyordu. Şimdi rahatladım. Bak kızım!  (Aaa! Bu  çaçaron mahalle karısı sesini de nereden buldun? ‘Bak kızım,’ derken bir anne şefkatiyle sesleniyordum. Ne yapalım sen kaşındın.) Her yerde kendini göstermek için çırpınıyorsun ya, sonra da rezil oluyorsun, günlerce haftalarca için içini yiyor. Genellikle boş konuşuyorsun; boş ve gereksiz. Sus be canım, sus be kuzum. Ağır ol da hanım desinler. Konuşma, yaz ama kimsenin beğenmesi için değil. Bizde biliyoruz yazılacak orijinal bir şey kalmadığını. Bak senin bahtsızlığın dünyaya çok geç gelmiş olmak. Cervantes’ten hemen sonra yaşamalıydın. O zaman da aynı bugün yazdıklarını yazsaydın, o gün kimse seni iplemezdi ama bir ihtimal bugün önemli bir isim olurdun.  Eee! Senin haberin olmazdı tabi. Ölümden sonra badem gözlü olanlar kervanında yerini alırdın. Kimileri buna ölümsüzlük dese de ben ‘tırt’ diyorum.

Hani gencecik, yakışıklı bir oğlan vardı, sana veriyorlardı o oğlanı. Bir de genç ve güzel bir kız vardı; yardım mı ediyordu o sana? Anlamıştın, senin olması gereken yakışıklıyla o kız bir birine âşık olmuşlardı. İkisinin ellerini birleştirip onların kavuşmasını sağlamış kendin aradan çekilmiştin. İçin burkulmuştu. Rüya mıydı bu? Sen önemli biriydin galiba. İyi insan olmak adına mı birleştirmiştin onların ellerini. Yani yine beğenilmek takdir edilmek için.  Hatırlayamıyorum. Sen hatırlarsın belki. Onu yaz ama o oğlanı verme kimseye. Âşıkları kavuşturmak sana mı kaldı. Bırak düğüm olsun her şey, okuyanlar merak etsin âşıkların kavuşup kavuşamayacağını. Rüya mıydı bu? Hatırlayamıyorum işte. Seher’in hayatının merak edilecek neyi varmış ki? Yak dedi adam sana, yak, bin bir emekle umutla yazdığın, roman dediğin o şeyi yak. Yakamazsın değil mi? Bari adını değiştir. Mesela ‘Seher Nasıl Kurtulur’ olsun. En azından merak uyandırır belki.

Ya da yukarıda başladığın saçmalığı bitirmeye çalış. Bak, aradığın kapının üstünde bir inek kafatası asılı, boynuzlu. Nereden mi biliyorum? Ben rüzgârın senden kopardığı o benlerden biriyim belki de. Hee he he! Saçmalığın saçmalığı.”

 

DÜNYA TERSİNE DÖNÜYOR

“Dünya’nın dönme hızı yavaşlıyor,” dediler. Yok, böyle demediler, sakladılar bunu insanlardan. Dünya yavaş yavaş duracak ve bu insanlığın sonu olacaktı. Dünya’nın her yerinden bilim adamları bir araya gelmiş ama yapabilecekleri hiçbir şey olmadığına karar vermişler, Dünya durmaya mahkûmmuş, bu hızla giderse birkaç ay sonra tamamen duracakmış. Anlamışlardı zaten, biraz akıllı olanları yani, Güneş daha geç doğup daha geç batıyordu. Açıkladılar sonunda tüm gerçeği, “Sakin olun ve aldattığınız güzel insanlardan af dileyin, itiraf edin tüm pisliklerinizi, Dünya kaçınılmaz bir sona doğru sürükleniyor. Çok az zamanımız kaldı.” Şimdilerde kimse hatırlamıyor bu açıklamayı, yalnız ben hatırlıyorum. Açıklamanın ardından yaşanan kargaşayı da unutmuşlar.

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

Dünya durdu. Sonra, kısa bir süre sonra yeniden dönmeye başladı ama bu kez ters yöne. Artık Güneş batıdan doğup doğudan batıyor. İnsanlar önce ölüyor, sonra doğuyor, önce cinayeti işleyip sonra sebebini yaşıyor, önce boşanıyor, sonra evleniyor, önce yaşlı, sonra genç, sonra bebek, sonra fetüs, sonra da yok oluyor. İleriye doğru yürümüyor hiçbir canlı, geriye doğru atıyorlar adımlarını. Binalar inşa edilmiyor artık, her geçen gün azalıyorlar, ustalar inşa eder gibi söküyorlar tuğlaları. Gelecek diye bir şey yok attık, yalnızca geçmiş.

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

Babaannem duyduğu ilginç şeyler karşısında başını iki yana sallar ve “Dünya tersine mi dönüyor Çiçeğim,” derdi. Ben,”Nasıl yani nene? Dünya’nın içi dışına mı çıkıyor?” derdim. “Öyle değil balam,” işaret parmağını başının etrafında bir tur attırıp sonra tersine döndürürdü, “Aha böyle.” Zengin bir ağaymış babaannemin babası, üç kız kardeşmişler, üçü de birbirinden güzel. Yanlarında çalışan genç bir yanaşma nasıl olmuşsa gün gün zenginleşmiş. Babaannemin ağa babası da gün gün fakirleşmiş. Öyle ki gün gelmiş hayatta kalabilmek için en güzel kızını bu yanaşmaya vermek zorunda kalmış. Ayaklar baş, başlar ayak olmuş. “Nasıl olmuş nene bu?” “Ne bileyim Çiçeğim! Dünya tersine döndü herhal.”

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

“Bu acıdan çekilen fotoğraflar işimize yaramaz, yukarıdan çekilmeli,”diyorum. “Off!” diyor yanımda götürdüğüm fotoğrafçı, “Aldığım üç kuruş paraya oraya tırmanmamı mı bekliyorsunuz? Dondum zaten.” Kars soğuktur, Ekim’in başında bile soğuk. “Git sen, sıcak arabada otur. Fotoğraf makinesini de bana bırak,” diyorum. Şaşırıyor. Ben bir sanat tarihçisiyim, işini çok seven. Anadolu’daki Selçuklu eserleri antolojim görsel bir şölen olmalı. Bunun için gerekirse Ebu’l Manucehr camisinin her sütununa tırmanırım. Çok sevdiğim kocamı, Zaferimi uzun süre göremeyeceğime değmeli bu çalışma.

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

“Dünya tersine dönmüş Çiçeğim, Dünya tersine dönmüş.”

“Ne olmuş ki nene?”

“Ne olacak? Fatma kadının yeni aldığı gelin önce kocasını sonra Fatma kadını dövmüş.”

Hiç olur mu böyle? Normal dönen bir Dünya’da bir kadın nasıl olur da kocasını döver. Üstelik hızını alamamış bir de kaynanasını dövmüş. Normal bir Dünya’da kadınlar dövmez, dövülür, sövülür.

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

Daha çok işimiz var, Malatya, Sivas, Amasya, Sinop, Kayseri, Niğde son olarak da Konya’ya gideceğiz. “Ne gerek var bunca zahmete, hepsinin fotoğrafları var zaten internette,” dedi Sevim. “Olur mu hiç öyle? Bu çalışma eşsiz olmalı. Bakanlıktan onca kaynak aktarıldı bu işe. İnternetten kes yapıştır, olacak iş değil. Baştan savma iş yapmam ben. “Değil mi müdürüm?” Bana hak veriyor müdürüm Mevlüt Bey. Gelmezse gelmesin Sevim ben gider tüm eserleri yerinde inceler, eşsiz fotoğraflarla dönerim. İşimi çok seviyorum ben. “Canım kocam en fazla on beş gün sürer. Seni çok seviyorum. Özleyeceğiz birbirimizi ama değecek buna. Gurur duyacaksın karınla.”

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

“Dünya tersine dönmüş Çiçeğim, Dünya tersine dönmüş.”

“Ne olmuş ki nene?”

“Biz Asiye’nin büyüğünü oğlan bilirdik ya, kadın olmuş. Hem de şeyini bile kestirmiş diyolar.”

Hiç olur mu böyle? Normal dönen bir Dünya’da erkek doğmuşsan erkek, kadın doğmuşsan kadın ölürsün, cinsiyetine sonradan karar veremezsin, değiştiremezsin.

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

Çocuğum olmuyor. Zaferime, canım kocama bir çocuk veremiyorum. Çok uğraştık. “Artık eskisi gibi değil,” dediler, “Her şeyin çaresi var.” Ama biz bulamadık o çareyi. Üç kere tüp bebek denemesi yapıldı. Bedenimin yaşadığı onca acı, harcadığımız onca para boşa gitti. Biliyorum, istiyor Zaferim, bir çocuğu olsun çok istiyor ama bana belli etmemeye çalışıyor, eksikleneyim, üzüleyim istemiyor. Yiyenlerini bile benim yanımda doyasıya sevemiyor. “Duydunuz mu? Ayşe hamileymiş. Bir bebekleri olacak.” Nereye bakacağını şaşırıyor Zaferim, ben üzülürüm, kahrolurum sanıyor. Elimi arıyor eli, dudakları yanağımı. “Çok sevindim,” diyorum içten olduğunu düşündüğüm bir tebessümle. Belli etmiyorum Zaferime içimdeki yaraya sokulan çomağın acısını. Bir çaresi daha var, araştırdım. Yurt dışında yapılıyormuş. Benim yumurtam olmayacak ama Zaferimin spermleri ile dölleyip yerleştirecekler rahmime. Para biriktiriyorum, daha söylemedim Zaferime, sürpriz olacak. Zaferimin bebeğini ben doğuracağım, aklıma bile gelmeyecek bebeğimi büyütürken yumurta kiminmiş, değilmiş. Babaannem yaşasaydı mutlaka,”Dünya tersine dönmüş Çiçeğim, Dünya tersine dönmüş,” derdi. Öyle ya normal dönen bir Dünya’da bir kadının çocuğu olmuyorsa kocası üstüne kuma getirirdi, olmadı boşar başkasını alırdı. “Yapmaz nene, Zaferim bana bunu yapmaz. Çok seviyor o beni çoook.”

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

“Eserimiz,” eserimiz diyorum ama o daha çok benim eserim. Varsın Sevim’in, Mevlüt Bey’in hatta o hiçbir işe yaramayan fotoğrafçı Hasan’ın da adı yazsın üstünde ne çıkar. Büyük boy, kuşe kâğıt, gururluyum elimdeki eserden. “Eeee!” diyorum, “Benim adım nerede?” Ikınıyor Mevlüt Bey, “Bir hata olmuş baskıda, unutmuşlar senin adını,”diyor. Benim adımı unutmuşlar mı? Nasıl olur? “Yeniden bassınlar,” diyorum. Ellerim titriyor, boğazım kuruyor. “Telafi edin Mevlüt Bey. Biliyorsunuz ben bunun için haftalarca, kocacığımı bırakıp, kar kış demeden yollara düştüm.” Ağlamamak için tutuyorum kendimi, “Yeniden basılsın. Yeniden! Benim adımın yazdığına emin olun. Olmaz! Ben bunu kabul etmiyorum.” Elimdeki kitabı fırlatıyorum Mevlüt Bey’in masasına. Sinirleniyor Mevlüt Bey ama kendini tutuyor, dudakları kıpırdıyor, sabır çekiyor içinden,  “İkinci baskıda,” diyor, “İkinci baskıda. Söz bunu telafi ederiz.” Kolileri tekmeliyorum, içindeki kitapları alıp sağa sola fırlatıyorum, “Hayır! Kabul etmiyorum,” diye avazımın çıktığı kadar bağırıyorum.

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

“Nene!”

“Ne balam? Söyle Çiçeğim.”

“İnsanın emeği çalınırsa Dünya tersine döner mi?”

“Dönmez  Çiçeğim. Dönmez balam. Dünya’nın doğrusu da eğrisi de bu. Çalacaklar, çırpacaklar, vurup öldürecekler, kanacaklar, kandıracaklarki Dünya dönsün. İnsanoğlu ne zaman ki vazgeçecek zalimlikten, hainlikten, bencillikten işte o zaman döner Dünya tersine.”

Asuman aradı beni konuşmak istiyormuş, çok önemliymiş. En yakın arkadaşım Asuman, üniversitede aynı evi paylaştık, bir hafta arayla girdik işe; o belediyede ben bakanlıkta çalışıyorum. Meslektaşız. Sırdaşız. Dertdaşız. Ben evlenmeseydim hâlâ aynı evde oturacaktık. Otuz beşi devirdik. Bulamadı arkadaşım kafasına göre bir adam. Ne çok istiyorum o da evlensin, barklansın. Ama bulduğu adamı Zafer de sevmeli, çok iyi anlaşmalılar, birlikte gitmeliyiz tatillere, birlikte büyütmeliyiz bebeklerimizi. “Asucum erken evlendim ama çocuk için seni bekliyorum, elini çabuk tut da bul artık birini, belki aynı anda hamile kalırız, belli mi olur.” Gülüyorum. Henüz ona bile söylemedim aklımdakini. Belki de hiç söylemem. Kızar Asu, “Deli misin kızım? Çektiklerin yetmedi mi?” der. “İlla doğurman mı gerekiyor? Bir sürü bebek var anasız babasız, evlat edinin.” Sorun Zaferim de olsaydı hiç düşünmezdim, hiç üzülmezdim; evlatlıksa evlatlık ya da hiç olmasın şart mı herkesin çocuğunun olması.

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

“Hamileyim,” diyor Asuman. Şaşıyorum. “Git be!” diyorum. “Benimle kafa bulma.” Yok, kafa bulmuyor gerçekten hamile, üç aylık hamile hem de. “Babası kim? Ne olacak şimdi? Evli mi yoksa adam?” Arka arkaya soruyorum. Ağlıyor Asucum. “Ağlama,” diyorum. Sarılıyorum ona, “Buluruz bi çaresini.” Hafifçe ittiriyor beni Asuman. “Bebek Zafer’den,” diyor. Gülüyorum ben, “Hangi Zafer?” diyorum. “Senin Zafer’in salak,” diyor. “Haftalarca yalnız bırakıp gittin bizi. Ne olacaktı? Biz kardeş değiliz ki?”

“Nene,” diyorum.

“Söyle balam, söyle,” diyor.

“Emin misin, Dünya tersine dönmez mi?” diyorum. “Bir insan canı kadar sevdiği insanlar tarafından aldatılırsa bile mi?”

“Yok, dönmez Çiçeğim, dönmez balam.”

“Ama sen eskiden böyle demezdin. Bak nene her geçen gün zenginleşiyor hırsızlar, kadınlar kocalarını dövüyor, kadınken erkek, erkekken kadın oluyorlar, kupkuru kadınlar bile gebe kalıyor. Söyle nene. Söyle Dünya’ya tersine dönsün. İnsanlar önce aldatsınlar sonra aldatma sebeplerini yaşasınlar. Öleyim ben, sonra yeniden doğayım. Söyle nene söyle! Söyle ki Dünya tersine döne döne yok olsun. Her şey hiç olmamış gibi sonlansın. Evren bile silinsin. Ne olur nene söyle.”

Kimse farkında değil bu garipliğin, yalnız ben…

DELİ

Şaftım kaydı. Huzurum bozuldu. Ne yapacağım ben şimdi? Tatlı uykularımı arıyorum. Durun size en başından anlatayım insancıklar. Valla niye anlatıyorum onu da bilmiyorum ya. İçimden geldi. Anlatırsam belki rahatlarım. Belki bir çıkar yol bulurum anlatırken. Derdim siz değilsiniz yani. Sizi bir şeylere ikna etmek hiç değil. Ben havaya konuşuyorum, ister dinleyin ister dinlemeyin.

Büyük büyük şehirlerden birinde oturuyordum. İyi de bir işim vardı. Bekârdım. (Hala bekârım. Burada bir yanlış anlaşılma olmasın.) Kazancım ortalamanın üstündeydi. Tipimi mi merak ediyorsunuz? Size ne be tipimden, param vardı diyorum, kim takar tipi. Tamam be kardeşim, fena adam değilim, değildim. Niye mi geçmiş zaman kullandım? Son zamanlarda, beş yıl kadar oluyor, hiç aynaya bakmıyorum da. Neyse ya beni şaşırtmayın, bunlar ayrıntı. Ben ayrıntıları sevmem. Hayatta en sevmediğim insanlar ayrıntılarda boğulanlardır. Örneğin bir muhabbet esnasında anlatacağı şeyin sperm dönemine inip, oradan nasıl çıkacağını şaşıran insanlar yok mu? Biliyorsunuz onları, sizin çevrenizde de mutlaka vardır. Kaçarım ben onlardan. Kaçardım.

Hiç aşağılandınız mı? Hayır mı? İyi düşünün. Bu aşağılama sizden aşağıda birinden geliyorsa takmazsınız ya da bir tokatla bunu savuşturursunuz. Gerisini o düşünsün. Sizinle aynı seviyede birindense anında karşılık verirsiniz. Karşılıklı atışma sonunda biri galip gelene ya da berabere kalana kadar sürer. En iyi ihtimal bir izleyicinin, “Durun beyler delirdiniz mi?” demesiyle son bulur. Peki ya bu sizinle alay etmeyi iş sayan müdür, patron kılığındaki birinden geliyorsa? Bir de bol izleyicisi varsa. Bir de haksızsa. İşte ben bu aşağılanmadan söz ediyorum. Ne oldu? Durdunuz. Bu durumda en iyi şey küsmektir. Ha ha hah bu da zavallı tavşanın dağa küsmesine benzer. Keşke bu kadar basit olsa, izleyiciler hiç konuşmasalar bile bakarlar. O bakışlardaki alaya katlanmanız gerekir. Altınızda çalışan adam bile saygısını rafa kaldırarak çıkar karşınıza. İşte ben bunlara maruz kalmamak için hemen acil bir izin patlattım. Üç yıl önce ölmüş eniştemi yeniden öldürdüm tabi. Çok sevdiğim eniştem, aniden ölü vermiş, babam kadar severdim. ( Babamı hiç sevmem, tanımam bile. O konuya da geleceğim.) Bu yalanla kolayca çıktım işyerinden.

Tabi ki evden çıkmadım izin boyunca. Uyuyamadım. Keşkeler içimi kemiriyordu. Şu cevabı verseydim, şöyle yapsaydım. Arkasından intikam alma duygusuna kapıldım. Bu bir hafta boyunca yemeden içmeden uyumadan baktım bu duyguya. Kısa sürede boyumu geçti. Elime bir silah geçirsem bana bunu yaşatan o adamı öldüreceğim. Üstelik kılım bile kıpırdamayacak. Sonrasını düşünmeye boyumu aşan intikam duygum engel oluyor. Çok mu abarttım. Haklı olabilirsiniz. Eğer izin almasaydım ve o adamı görmeye devam etseydim muhtemelen o gün ya da en geç ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi davranacak (Seni hiç sallamıyorum gibi) ve kinimi daha doğmadan öldürecekti. Oysa ben tüm bunlardan uzakta yalnız o günü değil hayatımın tüm aşağılanmalarını da kronolojik sıraya koydum.

Hayatta en nefret ettiğim şey özür ve af dilenmektir. “Hiç özür dilemedin mi?” diyeceksiniz. Maalesef çok özür diledim, af dilendim. Haklı ya da haksız olmam önemli değildi, kolayca af dileniyordum. En iğrenç aşağılanma şekli. Onurlu gibi görünen, samimi bir davranış ama içe akan bir kezzap gibi kişiliğinizi yakıyor. Bu bir haftada kolayca dilediğim tüm özürleri de düşündüm, kendimden tiksindim.

Eee, tahmin edersiniz ki izinden sonraki ilk günüm tüm iş hayatımın da son günü oldu. Şimdi size ballandıra ballandıra okkalı küfürler eşliğinde o adamın üstüne nasıl saldırdığımı, kafa göz nasıl daldığımı anlatırdım ama yağma yok. Ben anlatacağım siz de benim sayemde, tükürüklerden oluşmuş, pis çamur deryasında debelenen siz yani, rahatlayacaksınız. Havanızı alırsınız. Kendi çamurunuzdan kendiniz çıkın.

Tüm iş hayatımın son günü oldu derken yanlışım yok insancıklar. Bir başka işe girme girişiminde bulunmadan tüm birikimimi yedim. Bu düzende yaşamak için para adını verdiğimiz aslında kendi başına hiçbir değeri olmayan kâğıtlara ihtiyacımız var. Evet, kendi başına hiçbir değeri yok. Anlamadınız tabi. Sizin gözünüzü para dediğiniz şey kör etmiş. Bakın on binyıl önce avcı toplayıcı insanların arasına bir bavul dolusu dolarla (En kıymetlisi o. Ne yapalım?) gitseniz bir bok alamazdınız. Sizin için anlamlı olan o bavul onlar için bir hiç. Amerika’ya ayak basan beyaz adamın değersiz birkaç incik boncukla oraların sahibi olduğunu düşününce, avcı toplayıcı bir kadına parlak taşları vererek bir sepet inciri kapabilirdiniz belki.( Kadın milleti işte!) Konu dağılmasın, bu para meselesi garip be kardeşim, siz adama kâğıt veriyorsunuz o size yiyebileceğiniz, bin bir emekle yetiştirdiği nimetleri. Şu kredi kartı meselesine de hiç gelmeyeceğim.

Biz meseleye dönelim. Kiramı ödeyemeyeceğimi anlayınca topladım bavullarımı, (İki bavul) geri kalan her şeyi bırakarak çıktım sokağa. Bir planım yoktu o an da. Bavulları sürükleyerek dolaştım sokaklarda. Yaz başıydı havalar ısınmıştı iki gün parklarda uyudum. Sonra bir karar verdim, bir sahil kasabasına değil, köyüne gidecektim. Son iki gün boyunca yanımdaki son parayı da yediğim için bilet alacak param kalmamıştı. Yok, canım yürümeye kalkmadım. Aslında eski arkadaşları arasaydım bana bir bilet parası verirlerdi herhalde. İki bavul dolusu markalı kıyafetim vardı, en iyisinden. O zaman gözümün nuruydular. Ayrıntılarda boğulmayalım sattım hepsini. Bir takım kışlık kıyafet ayırdım, bir de üstümdekiler kaldı elimde. Bir sırt çantasına sığdırdım kalanları. Yüküm hafiflemiş, hareket kabiliyetim artmıştı.

İşte buradayım. Sahili olmayan (Bu iyi bir şey, turistleri cezp etmiyor.) bir denizin kıyısında, Robinson hayatı yaşıyorum. Hem de beş seneyi aşıyor. Yakınlarda bir köy var, ara sıra oraya uğruyorum, zorda kalırsam ırgatlık ediyorum birkaç gün. Yok be kardeşim para karşılığında değil, karın tokluğuna ve birkaç paket sigara karşılığında. Paraya elimi vurmamaya kararlıyım, kararlıydım. (Sonra anlatacağım.) Kendim için yaptığım kulübenin etrafında ekilebilir alan var, köylüler buraya sebze ekebileceğimi söylediler. Hayır dedim. Bu topa girmem ben. Sonra hırs yaparım, alanı genişletirim, getirisi yüksek gıdaları araştırıp üretimine başlar, başıma iş alırım. Ben dert istemiyorum. Avcı toplayıcıyım ben, öyle de kalmaya niyetliyim, niyetliydim.(Sabredin.) Kendi yaptığım oltayla balık avlıyor (Bu işte oldukça iyiyim.), yabani meyveleri topluyor, karnımı doyuruyorum işte. Buralarda kışlar yumuşak geçiyor, geceleri biraz kıçım donsa da idare ediyorum. Kışları da yenilebilecek oldukça lezzetli otlar keşfettim. (Meraklısına sonra anlatırım.) Tek derdim karnımı doyurmak(tı) insancıklar. Modern dünyanın insana dayattığı tüm dertlerden uzak, yarını düşünmeden, bu günü yaşayan mutlu bir hayatım var(dı). Hayatım yalnızca karın doyurmaktan ibaret değil tabi, köyün genç dulu arada beni ziyarete gelir bir kap tencere yemeğiyle. (Bunu hiç planlamadığımı belirtmeliyim. Bir nevi piyango.) Karnım doyunca da gözlerimi kapatır, yanımdakini en seksi popüler kadınlardan biri yapıveririm. (Şimdi isim versem, – o o oh sen nerde kalmışsın be kardeşim- diyeceksiniz. Son beş altı yıl piyasadan uzak kaldık beyler. Burada sesime kulak veren kadınlar da varsa aflarına sığınıyorum.) Diyeceğim o ki her şey güzeldi. Sizin gibi, ev kredisi, çocukların okul taksiti, değişmesi gereken eski eşyalar, çocuk zırlamaları, karı dırlanmaları (Kadınlar yeniden affınıza sığınıyorum.) çekmiyorum. Daha sayardım ama derdimi anladınız. Ben cennetteydim be insancıklar, gerçek hayatta.

“Ne oldu be kardeşim? Anlat artık.” Tamam, anlatıyorum. Tüm bunları anlatmadan asıl derdimi anlatsaydım beni anlayamazdınız. Benim bir babam vardı. Üf ! Peki, tamam, herkesin bir babası vardır. Benimki biraz garip ben bir yaşındayken annemle babam boşanmış, babamı hiç tanımam, beni arayıp sormamış bile namussuz. Annem de ben beş altı yaşındayken başka bir adamla evlenmiş. (Hayal meyal hatırlıyorum.) Rahmetli anneannem beni annemle göndermemiş, üvey baba filan, onlarla yaşadım ben. Annem beni sık sık görmeye gelirdi. Valla size Kemalettin Tuğcu edebiyatı yapacağımı sanmayın. Ben çok mutlu bir çocukluk yaşadım. Kimseyi suçlayıp, gözyaşı dökmeyeceğim. Benim derdim bu yaştan sonra (kırk yaşındayım) beni burada bile bulup geçmişimden bana kalan payı üstüme atanlar. Pay derken, baya büyük, insanın aklını başından alacak kadar büyük. Benim baba ölmüş, gitmiş. Tüm gidenler gibi yanında hiçbir şey götürememiş. Karısı ve iki kızı geride kalanları paylaşabilmek için aylarca beni aramışlar, aratmışlar. Buldular, bulmaz olasıcalar. “Vay be, derde bak,” diyorsunuz. Ben bunu size niye anlatıyorsam ama başladım bir kere anlatacağım. “Ben bir şey istemiyorum,” diyecektim. İmzalarımı atıp gerisin geri dertsiz hayatıma dönecektim. Gelin görün ki miktarı duyunca aklım başımdan gitti. Payıma düşen nakitle bile ömrümün sonuna kadar ultra lüks yaşarım. Daire ve dükkanları saymıyorum. “Oğlum hala bu kulübede ne işin var,” diyorsunuz.

Ben bir ben olmuştum benden öte. Aklım karıştı. Benden ötedeki ben de varmış içimde. Haftalardır didişiyorlar. Kim galip gelirse ben ona tabi olacağım. Sizin fikrinizi sormuyorum. Sanal mutluluklar alemi çok ışıklı, çekici ama sanal be kardeşim. Of! Of! Kaçan huzurum geri gelmiyor. Işıklar kollarını açmış beni çağırıyor, göz alıcı ışıklar. Söyleyin lütfen yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz liste neden her geçen gün biraz daha uzuyor? Neden insan hayatı bu kadar karmaşık hale getiriyor. Zenginlik, lüks, rahatlık iyi de özgürlüğümüzü kısıtlıyoruz. Bana deli diyor köylüler. Şimdi de siz deli diyorsunuz, duyuyorum. İşte size iki seçenek, özgür bir deli olarak mı, özgür olduğunu düşünen bir tutsak olarak mı yaşamalı?

İLAHİ KAMERADAN

Küçük bir oda, yerde ince kir içinde bir şilte, bir grup çocuk bu şiltenin üstünde birbirlerinin içine çeçmişler soğuktan. Yüzlerini görüyoruz bazılarının, kirli, zayıf, saçları hiç tarak görmemiş gibi. Üstlerine örttükleri ince, pis örtüyü çekiştirip duruyorlar. Odadaki iki kanatlı camın bir kanadı kırık. Kırık yer bezlerle tıkanmış. Bir köşede iki üç kirli kap, iki yaşlarında bir kız çocuğu bu kapları yalıyor, ayakları çıplak, altındaki yırtık pijaması ıslak, ağzından buhar çıkararak ağlamaya başlıyor. Beş altı yaşında bir oğlan çabucak çıkıyor örtünün altından, ağlayan kız çocuğunu kapıp örtünün altına götürüyor. Yeniden kenetleniyorlar, daha sıkı. Kapıdan ses geliyor, örtü heyecanla açılıyor, dört irili ufaklı çocuk çıkıyorlar, heyecanla kapıya seğirtiyorlar. Açılan kapıdan giren kadın perişan görünüyor, sırtında kamburu andıran bir kabartısı, başında sıkı sıkı sarılmış bir örtüsü, üstünde kat kat etekler, ayağında farklı ayakkabılar,  eski bir battaniye parçasına sarınmış. Üstteki eteğinin uçlarını elinde tutuyor, içinde taşıdığı şeyleri şiltenin üstüne boşaltıyor, pörsümüş, yarı çürük meyveler, sebzeler, yeşillikler saçılıyor. Çocuklar saldırıyor bunlara, az önce kapları yalayan iki yaşındaki kız bir patlıcanı ısırmaya çalışıyor, biraz zorlamayla bir lokma koparmayı başarıyor. Kadın yorgun oturuyor şiltenin ucuna, üstündeki battaniye parçasını atıyor sırtından, bir bebeğin yüzü görünüyor, başı yana düşmüş. Kadın bebeği bağladığı bağı çözüyor belinden. İndiriyor bebeği, kucağına alıyor. Tepkisiz bebeğin çenesinden tutup başını sarsıyor. Bebek tepkisiz. Yavaşça yere bırakıyor kucağındakini. Kadının yüzünü görüyoruz, bir tepki arıyor kamerayı tutan el, anlamak zor. Kadın başını diğer çocuklara çeviriyor, birbirlerinin elinden kapıp yemeğe devam ediyorlar, iştahla. Kadının eli cebine giriyor, çıktığında elinde sigara izmaritlerini görüyoruz. En iyi durumda olanı seçiyor, çatlakları kan pıhtısı dolu, tırnakları kara eller. Dudaklarını aralayıp arasına sıkıştırıyor bu izmariti, yakıyor bir çakmakla. Dumanını derin derin çekiyor, izmariti dudaklarının arasından alıyor, üflüyor dumanı gözlerini kısarak, bakıyor izmaritin boyuna.

Bileklerine kadar uzanan beyaz, boydan bol elbisesi, ayakları çıplak, uzun siyah saçları dağınık bir kadın. Elleri bileklerinden birbirine bağlanmış bir halatla. Halatın ucunu bir adam elinde tutuyor. Yukardan kuş bakışı görüyoruz bunu, etrafları kadın, erkek, çocuk kalabalığıyla sarılı. Bağırıyor kalabalık. İniyor kamera aşağıya, kalabalığın yüzlerinde dolaşıyor hızla, bir kadın ağız dolusu tükürüyor. Elleri bağlı kadının saçlarının altından görünen korku dolu gözlerini görüyoruz. Halatı tutan adam, “Yürü!” diyor halatı hoyratça çekerek. Yeniden kuş bakışı görüntü, kadını sürükleyerek götürüyor adam, kalabalığı yarıyor. Kalabalık bağırıyor. Kadın ayak diriyor, adam çekiyor. Yere düşüyor kadın, kalabalıktan kopan birkaç kişi tekmeliyor kadını. Halatı tutan adam elini havaya kaldırarak bağırıyor kalabalığa, “Durun!” Kolundan tutup kaldırıyor kadını, başka bir adamda öbür kolundan tutuyor. Biraz ilerleyince görüntüye giren zeytin ağacının gövdesine bağlıyorlar kadını, sıkı bağlandığından emin olunca uzaklaşıyorlar kalabalıkla beraber. Uzaklaşan kalabalık bir yerde duruyor, kadının bağlı olduğu yöne dönüyorlar hep birden. Kamera onlara yaklaşıyor, sessizler,  birkaç çocuğun arkalardan öne geçmeye çalıştığı seçiliyor. Kalabalığın önünde yığılı taşlara kilitleniyor kamera. Ağaca bağlı kadındayız, yüzünü kapatan saçlarını baş hareketiyle arkaya savurmaya çalışıyor. Kalabalığı daha net görmek istiyor. Boğuk bir sesle bileklerindeki halattan kurtulmak için çabalıyor. Bilekleri, yalnız onları görüyoruz, incecik, kopacak gibi, bereli. Boğuk sesi merhamet dilemiyor, ağlamıyor. Kalabalıktayız, çıt yok. Halatı çeken adam bir kadını kalabalıktan öne çıkarıyor yerden bir taş alıp onun eline veriyor. Kadın bir taşa bakıyor bir karşıya, yüzünde hiçbir ifade yok. Öylece bekliyor. Kapıyor biri yerden bir taş, fırlatıyor. Taş havada süzülerek zeytin ağacına bağlı kadına ulaşıyor. Dirseğiyle kafasını kollayan kadının koltuk altına isabet ediyor. Acı bir feryat çıkıyor kadının ağzından. Taşlar yağıyor, yağıyor. Beyaz entarisi kırmızıya dönüyor yavaş yavaş, feryadı iniltiye. Bacaklarının üstünde duramıyor, elleri asılı, başı önüne düşmüş, sessizliğe bürünüyor. Taş yağmuru dinmiyor. İnen her taşla sarsılıyor beden. Kalabalığın önündeki taş yığını yok olmuş. Son taşı fırlatıyor bir oğlan çocuğu, ulaşmıyor ağaca. Koşup alıyor taşı düştüğü yerden bir adam, fırlatıyor tüm gücüyle. Taşı takip ediyor kamera, kollarının arasından öne sarkmış başa isabet ediyor, sallanıyor kanlı baş bedenle beraber. Zeytin ağacının etrafı taş yığını olmuş. Dönüyor kamera ağacın etrafında. Döne döne çıkıyor yukarı. Geniş acıdan görüyoruz her şeyi. Kalabalık dağılıyor.  Tek bir kişi kalıyor geride. Kamera iniyor onun üstüne, eline ilk taş tutuşturulan kadın bu. Taş hala elinde.

Bir yıkıntı, yalnızca taş duvarları kalmış. Bir zamanlar yuvaymış, bazı eşyalar görülüyor yıkıntıların arasından. Elleri arkadan bağlı bir adam dizlerinin üstünde oturuyor. Dayak yemiş, gözünün biri tamamen kapanmış, yüzü kan içinde, gömleğinin üst kısımları da kanlı, saçları tozdan gri görünüyor. Üniformalı insanlar var etrafında. Kamera dolaşıyor, genç bir kadın iki çocuğunu sımsıkı kucaklamış, ağlamaktan helak olmuş şiş gözlerinde korku, etrafına bakıyor. Bir araba sesi duyuluyor, Üniformalılar hareketleniyorlar. Yıkık kapıdan başka üniformalılar giriyor. Biri farklı, bol apoletli, saygıyla ellerini başlarına siper edip selamlıyorlar onu. Bol apoletli soruyor başıyla. Cevaplıyorlar, “Hayır,” anlamında. Deri eldivenlerini takıyor apoletli, yaklaşıyor elleri bağlı adama, bir yumruk indiriyor yüzüne. Bir kandamlası, kadının feryadı eşliğinde sıçrıyor apoletlinin gömlek koluna. Eli acıyor apoletlinin sallıyor havada, kan lekesini görüyor o anda. Bir tekme savuruyor adamın yüzüne, adam yere yuvarlanıyor. Mendil veriyorlar apoletliye, siliyor kolundaki lekeyi. Leke inatçı çıkmıyor. Leke çıkmayınca daha çok kızıyor apoletli, başıyla işaret veriyor. Annenin kucağındaki çocuklardan birini alıyorlar, annenin feryadı yankılanıyor, apoletli lekeyi siliyor hınçla, bir silah sesi duyuluyor, feryatlar yürek yakıcı. Apoletli, lekeyle mücadele ederek çıkıyor, leke inatçı, arkadan dört el silah daha patlıyor.

Güzel bir oturma odasında, kanepede yetişkin bir adam ve altı, yedi yaşlarında bir çocuk oturuyorlar.  Kamera yüzlerinde, ilgiyle, dikkatle bakıyorlar karşıya. Çocuk biraz korkuyla sokuluyor adama. Kamera baktıklara yöne dönüyor, siyah camda yavru bir ceylan bacakları titreyerek kalmış bozkırın ortasında, uzaklaşan sürünün gerisinde. Yırtıcılar sarmış etrafını. Çocuğun sesi duyuluyor, “Baba, onu öldürecekler mi? Bu filmi çeken adam kurtaracak onu değil mi baba? İzin vermez o, öldürmelerine engel olur.” Yavru ceylanın üstüne üşüşüyor yırtıcılar. Debelenen ayakları görülüyor. Çocuk korku dolu bir umutla atılıyor, “Gerçek değil bu, film için yapıyorlar değil mi baba? O yavru ceylan aslında ölmedi demi baba? Orada kameraman var, başka adamlar var biz görmüyoruz ama var demi baba?” Kamera babayla çocuğa dönüyor, baba çocuğa sarılıp yanaklarından öpüyor ve siyah camın görüntüsünü değiştiriyor. Kamera yeniden siyah cama dönüyor, bir animasyonda kedi akıllı bir fareyi kovalıyor.

 

 

MUM

“Ateşe verin bunu, yakın,” Genç imam okulun kapısına siper etmişti kendini. “Ey ahali durun, dellendiniz mi siz? Devletin memuruna… Allah’ını seven geri dursun. Günah.”Taş yağmuru durmuyordu, kafasını kollarıyla korumaya çalışan imam mecbur geri çekildi. Cam çerçeve ne varsa hepsi aşağı inmişti. Kara Mustafa’nın Hasan koşarak camdan içeri daldı. Dakka sürmedi geri çıktı girdiği yerden. Toplanan kalabalık Hasan’a bakıyordu. “Ölmüş kafir,” dedi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Kalabalık en arkadan dağılmaya başladı. Daha demin, “Ateşe verin, yakın kafiri,” diye bağıran Koca Yusuf, dudaklarını oynatarak dualar okuya okuya olay yerini terk edenlerin başındaydı. Elleri kanlı Hasan okulun önünde dikiliyordu. Kara Mustafa karısına,” Kız kap getir oğlanı candarma gelmeden. Kan tuttu ellam,” dedi. Kendisi de arkasına bakmadan kalabalığı yararak evin yolunu tuttu.

“Kendi göbeğinizi kendiniz kesin Halim Ağa,” dedi ilçe başkanı. Len, ben bu köylülere seçimlerde, “Başka partiye oy çıkmasın, yakarım hepinizi,” dedim de tulum çıkardım sizin partiye. Benim işimi siz görmeyin bakalım. Bir götü boklu öğretmennen baş edemeyecek mi Halim Ağa. Görsün bakalım o, köylüyü bana karşı kışkırtmak neymiş anlasın bakalım. Ben o köylünün tükrüğüynen boğdurmasını bilirim elbet onu. Ne dedi ilçe başkanı, “Din elden gidiyor de, terörist de, olmadı ırz düşmanı de. Köylüyü düşman et. Milli eğitime gidip kulağını çektiririm ben yine de. Kesersin sen Halim Ağa, kendi göbeğini kesersin. Akıllı adamsın sen.” Akıllıyın tabi.

“Gelin! Gelin!” diye bağırıyordu Davut Ağa. Gelin duyuyordu da duymazdan geliyordu. “Kocamış it, ne bağırıyo yine? Güllü bak şu dedene,” Güllü bir koşu gidip döndü,”Aptes alacağımış, su istiyo.  Birde bubama şipariş ettiği şeyleri soruyo,” dedi. Fatma gelin tiksintiyle, “Allah’ın cezası koca köpek. Almamış bubam senin siparişleri de. Toplayacak köyün çocuklarını, bir iki şekere, lokuma oralarını buralarını mıncıklayacak. Gebermedi gitti. Götünün bokuynan bi de aptes alıp namaz gıleceğmiş,” Leğendeki hamuru hınçla yoğurdu Fatma gelin.

“Beni bak Koca Yusuf,”didim. “Nedir bu köyün hali,” Hemen zangırdadı it, “Ne varmış Halim Ağam köyün halinde,” didi. “Hele bir yiyelim yemeğimizi de, horoz kestirdim sana, konuşuruz. Emme bilesin heç hoşuma getmeyo bu durum,” dedim. Bizim garı suratı beş karış kurdu sofrayı, “Ne o gız?” didim. Benim derdim başımdan aşmış, böyle giderse tarlalarda çalışecek adam bulameycez. Bizim garının derdi bubamın istediği üç kuruşluk zerzavatta. Adam bebeleri sevindiriyo. Koca Yusuf olmasa indiri vercem zumzuğu kafasına… Yedirdim Yusuf’a horozu, verdim arkasından fiyakalı bi cığara. Bu işi yapsa yapsa bu Koca Yusuf yapar. Köylü onu imamdan çok sayar sever. Eskiden devletin imamı mı vardın. Bu Koca Yusuf’un bubası, dedesi hep hocaydı. Dedesinin nefesi öyle kuvvatlıymış ki kötürümü ayağa dikermiş. Aldım sazı elime, verdim öğretmene, gari ne dinsizliği kaldı, ne teröristliği. Gitsin şimdi, gitsin de köy kahvesine bire bin katıp anlatıversin bu koministi. “Ey ahali din elden gideyo,” desin.

Az önce kulağıma çalınan müzik sesi beni çok çok eskilere, elektriğin keşfedildiğinden habersiz yaşayan insanların arasına götürdü. Yeniden oradaydım. Pilli bir radyodan geliyordu o ezgi. Toprak damlı, toprak tabanlı bir evin yüksekçe sekisine uzanmış, şapkasını yüzüne düşürmüş yaşlı bir adam kulağını radyoya dayamış, benim anlamadığım dildeki ezgiyi dinliyor. Buruk bir tadı var o anın. Dilini anlamadığım ezgi de buruk, bir ölünün ardından yakılan ağıt gibi. Sekinin bir köşesinde, gaz lambasının altında oturan yaşlı bir kadın da elini başına dayamış hafif hafif sallanıyor. Dışarıdan köpek havlamaları karışıyor bu ezgiye. Bir zamanlar ben de oradaydım, kapı eşiğinden ya da baca deliğinden bakıyordum onlara. “Mum tükeneceğini bile bile neden yanar bilir misin oğul,” derdi dedem. Ben bakardım dedeme, “Etrafını aydınlatmak için,” diye kendi cevaplardı sorusunu. Okuması yazması yoktu dedemin ama bilge biriydi dedem. Tüm çocuklarını, beş kız, üç oğlu vardı, okutmuştu. O zamanlar kızlarını okula gönderdiği için çok üstüne gitmişler, konuşmamışlar dedemle, orospu demişler halamlara. Yolundan dönmemiş dedem. Dedemden yıllar sonra benim dönmemi istiyorlar yolumdan. Milli eğitim müdürü çağırtmış, köylüleri kışkırtıyormuşum. Benim işim bu muymuş? “İşine bak oğlum sen, okuma yazmanı öğret, toplamanı, çıkartmanı öğret. Sana ne köylünün mağduriyetinden. Güzide dağ köylerinden birinde aldırtma soluğu kendine. İşine bak. Bir daha hakkında şikâyet duymak istemiyorum,” dedi. Ağaya kulluk bizim oralara mahsus sanırdım. Ellerindeki tüm toprağı vermişler Halim Ağa’ya, “İcarladık,” diyorlar. Kiralamışlar yani. Halim Ağa yıllık üç kuruşa almış ellerindekini, bunları da kendi topraklarında amele etmiş. “Ne yapalım örtmen, bizim traktör alçek paramız mı var? Hem Halim Ağa da toprak mı yok? Biz vermesek ne olcek,” diyorlar. Birlik olun dedim muhtara, kooperatif kurun, önce bir traktör alırsınız, eker, biçer, satar kazancınızı bölüşürsünüz. Böyle verimli toprak başkasına bırakılır mı, taş ek filizlensin. “Nası olcek?” dediler. Kooperatifçiliği anlattım, bununla ilgili dergiler, dokümanlar istedim eşten dosttan. Köy kahvesinde okudum, anlattım. Yanıyorum dedem yanıyorum, tükenme pahasına, aydınlatmak için yanıyorum.

Olcek şey mi bu? Din düşmanı mıymış bu adam? Adam sandıydık biz de. Bize akıl vereyo bi de, “Bir olun, birlik olun, koperetif,” deyo. Sana mı kaldı bizim birliğimiz, beraberliğimiz. Kürt bu len. Onu da Allah yarattı dedik emme, bizim bebeleri askerde bunlar kıreyo. Bize öğtmen diye gönderecek başka adam bulamadınız mı? Bebelerimizi emanet ediyoz ya biz buna. “Bizde seni akıllı bir adamsın deyi mıhtar yaptık,” dedi Halim Ağa. Bi zoruma getti ki. Haklı adam, geçen postalarına baken dedim, Laik Cumhuriyet yazeyodu. Nedir Laik, kafir demektir, dinsiz demektir. Mıhtar olduysak, boşa olmadık ya. Kara Mustafa’nın Hasan’ı çağırdım, delidir az, “Topla len gençleri,” didim. “Görünü verin bu dinsize bi yol.”

Halim Ağa razı olur mu heç, Güllü’yü verir mi bana. Biz bu öğretmenin dediğini yapı versek, dediği gibi çok para kazansak, çekiversem altıma bir otomobil, atsam Güllü’yü otomobile, ver elini kasaba. Gıyarım nikahı, Güllü’nün gönlü bende nasılsa. Ne deyecek ki sonrasında Halim Ağa. Deli Hasan’ı bascek bağrına mecbur damat deyi. Bir yolunu bulcem Halim Ağa’nın gözüne girmenin, Güllü’yü almanın bir yolunu bulcem.

Geberdi sonunda ırz düşmanı. Yedisi çıkasıya yemekler yaptırcem. Davut Ağanın hayrına değil, köyün çocukları hayrına. Yeni gelinkene ne zaman eğili versem getirip dayardı kopasıcasını ardıma. Bir gün canıma tak didide “Host!” diye kaktırı verdim, arka üstü yuvarlanı verdi yere. O oldu, bi daha yaklaşamadı gavur bana. Ne oldu, çoluk çocuğa sardı gavur. “Oturman dedenizin kucağına, gelin beri,” diye diye böyüttüm bebelerimi. Allahım sana şükürler olsun, kurtulduk.

Hakim, Alyazma köyünde bir cenaze töreni sırasında ayaklanarak genç öğretmenin ölümüne sebep olan karşısındaki bir gurup sanığa soruyordu;

Hakim: Neden taşladınız öğretmeni?

Hasan: Çünkü Laikti.

Hakim: Sen ne biliyorsun Laiklik hakkında?

Hasan: Benim okumam yoktur.

Hakim: Muhtar sen söyle neden öldürdünüz öğretmeni?

Muhtar: Kominist kominist konuşuyodu.

Hakim: Ne söylüyordu?

Muhtar: Birlik deyyodu, koperetif deyodu.

Hakim: Yusuf ne diyeceksin bu konuda?

Koca Yusuf: Kafirdi Hakim bey.

Hakim: Nasıl anladın kafir olduğunu?

Koca Yusuf: Okuduklarından Hakim Beyim.

Hakim: Ne okuyordu?

Koca Yusuf: Benim de okumam yoktur.

Hakim: Peki kızım sen ne diyeceksin?

Fatma: Irz düşmanıydı Hakimim.

Hakim: Ne yaptı sana?

Fatma: Töbe, bana elleşmedi. Bebelerin oralarını buralarını sıkıştırırmış kör olası.

Mum yanarak tükendi. Yakılacak yeni mun var mı?

ASANSÖRDE

Gelecek. Birazdan gelecek. Hep bu saatlerde gelir: Neredeyse tüm apartman uyuyup, el ayak çekilince. Keşke hava bu kadar soğuk olmasaydı.  İşte geliyor, bu ayak sesleri ona ait; ince burun, ince topuk. Şimdi görelim kardeşliğini İbo, hayırlı bir iş bu. Bir ıslık çalmalı İbrahim’e, hareket edince asansör indirmeli şalteri. Koşmalı ve son anda, onun ardından binmeli şu asansöre. Tesadüf işte son anda yetiştim hesabı. “İyi geceler.” Bu tebessümünüze bayılıyorum, anlamı ne? Biraz zorlama bir gülümseme. Olsun. Önümüzdeki bir saat içerisinde bu gülümseme içten, sıcak, belki biraz da mahcup olacak. Bodur tavuk her daim piliçtir. Nerden geldi aklıma şimdi. “Tahir’i Zühre sevmeseydi…” Sevmesin! Şimdi elektrikler kesilecek. Hop! İşte kesildi. Korkmayın. Gelir birazdan. Evet, pek nadir olan bir şey ama …  Bağırmayın canım herkes uyuyordur bu saatte. Mecbur bekleyeceğiz. Asansörde başbaşa kaldık, siz ve ben. Olacak şey değil, evet, olacak şey değil. Rezillik mi? Çekmez, asansörde telefonlar çekmez. Işığını kullanalım, bakın daha iyi değil mi? Ben Tahir, değil tabi Mevlüt. Siz bodur tavuk… Biliyorum Aylin Hanım, karşı daireden. Açık kumral düz saçlı, ele gözlü, dolgun dudaklı, küçük burunlu, ufak tefek, her daim piliç… Her sabah birlikle iniyoruz bu asansörle, tamamen tesadüf tabi. Parfümünüzün keskin kokusu gün boyu burnumda kalıyor. Burnum, evet biraz büyük, cildim mayın tarlası gibi, karayım, çok kara, çok uzun… Kadınların hiç ilgisini çekmiyorum, çirkinim.  Ama tanıyınca başka görecek beni gözleriniz. Tamam, ilk görüşte âşık olunacak bir adam değilim, biliyorum.  Devrim olsaydı, yapabilseydik, hep teoride kaldı. Yapamadık. Üniversitede kızlar deli olurdu bana, hem de güzel kızlar. Öyle güzel konuşurum ki ben. Devrim olsaydı görürdünüz beni, şimdi gördüğünüzden farklı görürdünüz. Kıracaksınız asansörün kapısını. Duymazlar, mecbur bekleyeceğiz elektriklerin gelmesini. Aaa! Oldu mu şimdi Aylin Hanım? Benden size zarar gelmez. Hadi sizinle bir münazara yapalım, kadın ve erkek konulu. İlginizi çekmedi mi? Peki iç güzellik mi, diş güzellik mi? Sizce hangisi daha önemli. Anlıyorum çok yorgunsunuz, bir an önce evinize gidip uyumak istiyorsunuz. Yaa! Ben eşeğim, kusura bakmayın. Alın,  montumun üstüne oturun, oturun oturun. Elektrikler gelene kadar rahat edin, dinlenin. Başbaşayız, çare yok, bu küçücük kabinde siz ve ben, Mevlüt ve Aylin. “Tahir’i Zühre sevmeseydi…” Aklımda saçma bir soru… Bilgiyi arıyorum. Bilgi severim ben. Felsefe, Yunanca, şimdi hatırlayamıyorum, zaten yabancı kelimeleri pek aklımda tutamam, sevgi ve bilgi anlamına gelen iki sözcüğün birleşmesinden oluşmuştur. Bilgi sevgisi anlamına gelir. Düşünürüm. Sorarım. Siz sorar mısınız? Ne sorarsınız? İlginizi çekmedi mi? Size kendimden bahsedeyim o vakit; altı çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuyum. Hakkari’de doğdum. Ailenin tek okuyan bireyiyim. Matematik bölümünde okurken siyasi nedenlerden dolayı atıldım. Sonra maden mühendisliğine girdim. Mühendisim ben. Kadınlar böyle etiketleri sever. Kadınlar hep güçlü erkekleri sever. Eski çağlarda eli kılıç tutan önüne geleni yere seren erkekleri severlermiş. Mesela sizinle çok eskilerde bir çeşme başında karşılasaydık, sizden bir tas su isteseydim, bana âşık olmazdınız. Ama sizi eşkıyaların elinden kurtarıp, onları yere serseydim bana mutlaka ilgi duyardınız. Şimdi güç değişti, zengin erkekleri seviyor kadınlar. Öğrenciyken kitleleri arkamdan sürüklerdim, gücüm bilgiydi. Kadınlar bilgili erkekleri de sever. Sevmez mi? Devrim gerçekleşseydi… Olmadı, yapamadık, teoride kaldı Devrim. Çirkinlik önemli değil, erkek çirkin olsa da olur, güçlü olmalı. Ben güçsüzüm bu dünyada, sizin dünyanızda ben bir hiçim. Bana bir şans verin, tanıyın beni. Tanıyorum ben sizi, annenizle oturuyorsunuz, özel bir okulda öğretmensiniz. İzmirlisiniz. Mecburi hizmetinizi doğuda yapmamak için devlette çalışmıyorsunuz. Neden sevmiyorsunuz bizi? Aslında gitseydiniz çok severdiniz bizim oraları. Sıcacıktır insanları, çok severiz biz sizin gibi dışarıdan gelen insanları. Çok sıkıldınız. Anlıyorum, gelmedi elektrikler. Olsun canım, ne güzel sohbet ediyoruz. Siz de konuşun. Telefonların şarjı bitiyor, birazdan hepten karanlıkta kalacağız. Telaşlanmayın, korkmayın. Sevmiyorsunuz siz beni. “Tahir’i Zühre sevmeseydi…” Dile dolanan bir şarkı gibi beynime dolanmış bir yarım cümle, istemsiz tekrarlıyorum. Bir de Devrim olsaydı diye düşünüyorum, Aylin, Mevlüt’ün gözüne girmek için çabalardı, başbaşa kalabilmek için dolaplar çevirirdi. Başka dünyalar mı dediniz? Biz başka dünyalardanız.  Hangi başka? Benim bildiğim dünya bir tane. Hatta şu anda dünya bu asansörün kabininden ibaret, siz ve benden, bu koca dünyanın içinde bir kutudayız, Aylin ve Mevlüt. “Tahir’i Zühre sevmeseydi…” Başlayacağım şimdi Zühre’ye… Anlıyorum, ben bir böceğim, sizin yanınızda dönüştüm böceğe, bilincimde hiçbir değişiklik olmadığı için bunun farkında değilim. Bu kabinde siz kendinizin yalnız olduğunu düşünüyorsunuz.  Beni görmüyorsunuz, eğilin, başınızı aşağı çevirin ben buradayım. Gregor Samsa… Zaten kendimi ona çok benzetiyorum ona. Ailemin geçimini ben sağlıyorum. Bu yüzden babamın en sevdiği evladıyım. Gregor Samsa’da öyleydi, bir sabah böceğe dönüşene kadar o da kendince önemli biriydi. Sonra… Kafka’dan söz ediyorum. Demek Gregor’u da Kafka’yı da tanımıyorsunuz. Anlıyorum sabrınız taştı, dayanamıyorsunuz. Lavabo mu dediniz? Sıkıştınız. Kurtulacağız, ikimizde kurtulacağız. Birazdan, çok az kaldı. Biliyorum işte. Artık şu sorunun cevabını da biliyorum. Tahir’i Zühre sevmeseydi, Tahir iyi bir insan olmazdı. Sevilince güzelleşir, iyileşir insan. İnsanı insan yapan sevgidir. Montumun üstünden kalkın lütfen.  Hem bodur da olsa, uzun da tavuk tavuktur. Zühre’nin de, Tahir’in de… “İbooo!”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gelecek. Birazdan gelecek. Hep bu saatlerde gelir: Neredeyse tüm apartman uyuyup, el ayak çekilince. Keşke hava bu kadar soğuk olmasaydı.  İşte geliyor, bu ayak sesleri ona ait; ince burun, ince topuk. Şimdi görelim kardeşliğini İbo, hayırlı bir iş bu. Bir ıslık çalmalı İbrahim’e, hareket edince asansör indirmeli şalteri. Koşmalı ve son anda, onun ardından binmeli şu asansöre. Tesadüf işte son anda yetiştim hesabı. “İyi geceler.” Bu tebessümünüze bayılıyorum, anlamı ne? Biraz zorlama bir gülümseme. Olsun. Önümüzdeki bir saat içerisinde bu gülümseme içten, sıcak, belki biraz da mahcup olacak. Bodur tavuk her daim piliçtir. Nerden geldi aklıma şimdi. “Tahir’i Zühre sevmeseydi…” Sevmesin! Şimdi elektrikler kesilecek. Hop! İşte kesildi. Korkmayın. Gelir birazdan. Evet, pek nadir olan bir şey ama …  Bağırmayın canım herkes uyuyordur bu saatte. Mecbur bekleyeceğiz. Asansörde başbaşa kaldık, siz ve ben. Olacak şey değil, evet, olacak şey değil. Rezillik mi? Çekmez, asansörde telefonlar çekmez. Işığını kullanalım, bakın daha iyi değil mi? Ben Tahir, değil tabi Mevlüt. Siz bodur tavuk… Biliyorum Aylin Hanım, karşı daireden. Açık kumral düz saçlı, ele gözlü, dolgun dudaklı, küçük burunlu, ufak tefek, her daim piliç… Her sabah birlikle iniyoruz bu asansörle, tamamen tesadüf tabi. Parfümünüzün keskin kokusu gün boyu burnumda kalıyor. Burnum, evet biraz büyük, cildim mayın tarlası gibi, karayım, çok kara, çok uzun… Kadınların hiç ilgisini çekmiyorum, çirkinim.  Ama tanıyınca başka görecek beni gözleriniz. Tamam, ilk görüşte âşık olunacak bir adam değilim, biliyorum.  Devrim olsaydı, yapabilseydik, hep teoride kaldı. Yapamadık. Üniversitede kızlar deli olurdu bana, hem de güzel kızlar. Öyle güzel konuşurum ki ben. Devrim olsaydı görürdünüz beni, şimdi gördüğünüzden farklı görürdünüz. Kıracaksınız asansörün kapısını. Duymazlar, mecbur bekleyeceğiz elektriklerin gelmesini. Aaa! Oldu mu şimdi Aylin Hanım? Benden size zarar gelmez. Hadi sizinle bir münazara yapalım, kadın ve erkek konulu. İlginizi çekmedi mi? Peki iç güzellik mi, diş güzellik mi? Sizce hangisi daha önemli. Anlıyorum çok yorgunsunuz, bir an önce evinize gidip uyumak istiyorsunuz. Yaa! Ben eşeğim, kusura bakmayın. Alın,  montumun üstüne oturun, oturun oturun. Elektrikler gelene kadar rahat edin, dinlenin. Başbaşayız, çare yok, bu küçücük kabinde siz ve ben, Mevlüt ve Aylin. “Tahir’i Zühre sevmeseydi…” Aklımda saçma bir soru… Bilgiyi arıyorum. Bilgi severim ben. Felsefe, Yunanca, şimdi hatırlayamıyorum, zaten yabancı kelimeleri pek aklımda tutamam, sevgi ve bilgi anlamına gelen iki sözcüğün birleşmesinden oluşmuştur. Bilgi sevgisi anlamına gelir. Düşünürüm. Sorarım. Siz sorar mısınız? Ne sorarsınız? İlginizi çekmedi mi? Size kendimden bahsedeyim o vakit; altı çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuyum. Hakkari’de doğdum. Ailenin tek okuyan bireyiyim. Matematik bölümünde okurken siyasi nedenlerden dolayı atıldım. Sonra maden mühendisliğine girdim. Mühendisim ben. Kadınlar böyle etiketleri sever. Kadınlar hep güçlü erkekleri sever. Eski çağlarda eli kılıç tutan önüne geleni yere seren erkekleri severlermiş. Mesela sizinle çok eskilerde bir çeşme başında karşılasaydık, sizden bir tas su isteseydim, bana âşık olmazdınız. Ama sizi eşkıyaların elinden kurtarıp, onları yere serseydim bana mutlaka ilgi duyardınız. Şimdi güç değişti, zengin erkekleri seviyor kadınlar. Öğrenciyken kitleleri arkamdan sürüklerdim, gücüm bilgiydi. Kadınlar bilgili erkekleri de sever. Sevmez mi? Devrim gerçekleşseydi… Olmadı, yapamadık, teoride kaldı Devrim. Çirkinlik önemli değil, erkek çirkin olsa da olur, güçlü olmalı. Ben güçsüzüm bu dünyada, sizin dünyanızda ben bir hiçim. Bana bir şans verin, tanıyın beni. Tanıyorum ben sizi, annenizle oturuyorsunuz, özel bir okulda öğretmensiniz. İzmirlisiniz. Mecburi hizmetinizi doğuda yapmamak için devlette çalışmıyorsunuz. Neden sevmiyorsunuz bizi? Aslında gitseydiniz çok severdiniz bizim oraları. Sıcacıktır insanları, çok severiz biz sizin gibi dışarıdan gelen insanları. Çok sıkıldınız. Anlıyorum, gelmedi elektrikler. Olsun canım, ne güzel sohbet ediyoruz. Siz de konuşun. Telefonların şarjı bitiyor, birazdan hepten karanlıkta kalacağız. Telaşlanmayın, korkmayın. Sevmiyorsunuz siz beni. “Tahir’i Zühre sevmeseydi…” Dile dolanan bir şarkı gibi beynime dolanmış bir yarım cümle, istemsiz tekrarlıyorum. Bir de Devrim olsaydı diye düşünüyorum, Aylin, Mevlüt’ün gözüne girmek için çabalardı, başbaşa kalabilmek için dolaplar çevirirdi. Başka dünyalar mı dediniz? Biz başka dünyalardanız.  Hangi başka? Benim bildiğim dünya bir tane. Hatta şu anda dünya bu asansörün kabininden ibaret, siz ve benden, bu koca dünyanın içinde bir kutudayız, Aylin ve Mevlüt. “Tahir’i Zühre sevmeseydi…” Başlayacağım şimdi Zühre’ye… Anlıyorum, ben bir böceğim, sizin yanınızda dönüştüm böceğe, bilincimde hiçbir değişiklik olmadığı için bunun farkında değilim. Bu kabinde siz kendinizin yalnız olduğunu düşünüyorsunuz.  Beni görmüyorsunuz, eğilin, başınızı aşağı çevirin ben buradayım. Gregor Samsa… Zaten kendimi ona çok benzetiyorum ona. Ailemin geçimini ben sağlıyorum. Bu yüzden babamın en sevdiği evladıyım. Gregor Samsa’da öyleydi, bir sabah böceğe dönüşene kadar o da kendince önemli biriydi. Sonra… Kafka’dan söz ediyorum. Demek Gregor’u da Kafka’yı da tanımıyorsunuz. Anlıyorum sabrınız taştı, dayanamıyorsunuz. Lavabo mu dediniz? Sıkıştınız. Kurtulacağız, ikimizde kurtulacağız. Birazdan, çok az kaldı. Biliyorum işte. Artık şu sorunun cevabını da biliyorum. Tahir’i Zühre sevmeseydi, Tahir iyi bir insan olmazdı. Sevilince güzelleşir, iyileşir insan. İnsanı insan yapan sevgidir. Montumun üstünden kalkın lütfen.  Hem bodur da olsa, uzun da tavuk tavuktur. Zühre’nin de, Tahir’in de… “İbooo!”

YOLCULAR

Sanırım uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tren hareket ediyordu.  Cam kenarında oturuyordum. Tam karşımda mini etekli, acayip makyajlı bir kadın vardı. Elinde tuttuğu küçük bir aynayla rujunu tazeliyordu. Onun yanında bir köylü kadın oturuyordu, çok gençti, biraz tombul ve yıpranmıştı, olduğundan yaşlı gösteriyordu. Tam yanımda gözlüklü, kumaş pantolon ve ceket giymiş, dizlerinin üstünde sımsıkı tuttuğu bir evrak çantasıyla genç bir kadın vardı. Onun yanında da iyi giyimli, kürk mantolu, elli yaşlarında bir kadın oturuyordu. Çapraz karşımda, tam çıkış kapısının yanında da takım elbiseli bir adam vardı. Yüzünü fötr şapkasıyla kapatmıştı, uyuyordu sanırım. Ortamızda, yerde, oyuncak bir tabancayla oynayan, beş yaşlarında erkek bir çocuk vardı.

Köylü kadın bana bakıp gülümsedi. Ben de başımla selamladım onu. Kimse konuşmuyordu, yalnız silahıyla oynayan çocuğun çıkardığı takırtı duyuluyordu. Sonra mini etekli kadın aynasını indirip ortaya konuştu, “Bu yol ne kadar sürer acaba, bilen var mı?” Hepimiz bir birimize baktık. Kimsenin bir fikri yoktu sanırım. Köylü kadın, “Boş ver ne kadar sürerse sürsün, varacağımız yere varalım da,” dedi. Gözlüklü kadın atıldı, “Benim için zaman çok kıymetli,” dedikten sonra biraz tereddütlü devam etti, “Aslında kocam için, geç kalırsam yine hır çıkar.” Hepimiz ona bakıyorduk, bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti sanırım.

“Evlenmeye karar verdiğimiz de bunun sorun olmayacağını söylemişti. O zaman her şey çok güzel görünüyordu. Ondan daha iyi bir eğitim almıştım. Çalıştığım köklü firmada önüm acıktı. O ise teknik elamandı, bir bankanın ATM’leriyle ilgileniyordu. Daha o zamanlar bile ondan çok kazanıyordum. Âşıktık, ileride ne olacağını düşünmeden evlendik. Evlendikten kısa süre sonra terfi ettim. Çok mutluydum, bunu kocamla paylaştığımda umduğum tepkiyi alamadım. Onu çok seviyordum. O istemiyor diye benim arkadaşlarımla görüşmeyi kestik. Aslında açıkça böyle bir istekte bulunmamıştı, dilinden başka tüm bedeniyle bunu belli ediyordu. Arkadaşlarımla görüşmememiz durumu düzeltmedi, benim iş yemeklerim, iş toplantılarım her şey sorun olmaya başlamıştı. Çocuk istiyordu, ben buna hazır değildim. Onu çok seviyordum, bu yüzden ikinci terfi şansını teptim ve çocuk yaptım. İşler daha kötü bir hal aldı, çocuğuyla ilgilenmeyen berbat bir anneydim onun gözünde. Eve geç geldiğim her dakikanın hesabını tek tek soruyordu.  Kavgalarımız giderek şiddetlendi. Dayak yemeye başladım. Önceleri bunun geçici bir durum olduğunu düşündüm.  Ama işe her geçen gün daha çok morlukla gitmeye başladığımda, söyleyecek yalanım kalmamıştı. Korkuyordum. Çok korkuyorum. Geç kalmamalıyım.” Bu son sözleri söylerken çocuk oyuncak silahını ona doğrulttu ve ağzıyla , “Bom,” diye ateş etti. Gözlüklü kadın vurulmuş numarası yaptı. Kendini saldı ve gözlerini kapatıp başını göğsüne düşürdü. Biz gülümsedik.

Köylü kadın, “Erkek milleti işte,” dedi. Derin bir soluk alıp anlatmaya başladı. “Ben güneşin doğduğu yerde yaşardım çocukken. Babamın dört karısı ve adlarını bilmediği kadar çok çocuğu vardı. Yoksulduk ama ben mutluydum. Babam geçinmek içim başlık parasını kullanıyordu. Ablalarım on beş yaşına gelmeden evlenmişlerdi, sıra bana gelmişti. Ben daha bunun farkında değilken, güneşin battığı yerde ki bir köyden gelen zengin bir adam babama çok para verip safcana oğluna gelin aldı beni. Doğduğum yerden çok uzağa dilini bile bilmediğim bir memlekete götürdüler beni. Gelinlik giydirdiler düğün yaptılar. Çocuktum bir şey bilmiyordum, konuştuklarını bile anlamıyordum.  Kocam benden beterdi. Ağzından salyalar akıtarak her gece üstümde tepinip garip sesler çıkarıyordu. Saçımı başımı yoluyor, yumruklarını ardı ardına indiriyordu bedenime. Yapmak istediği şeyi beceremiyordu.  Kayınpederim olacak domuz durumu fark edince oğlunun işini kendi yapmaya başladı. Oğlu yorgunluktan uyuya kalınca o geliyordu yanıma. Gece karaydı, benim gecelerim daha kara. Yıllarca sürdü. Dayanamadım, bir gece yastığımın altına bir bıçak sakladım, ikisinden de kurtulacaktım.” Tam o anda çocuk tabancasını köylü kadına doğrulttu, kadının gözleri dehşetle açıldı. Tam karşımda oturduğu için bunu görmüştüm. Çocuk, “Bum,” dedi. Köylü kadın da gözlüklü kadın gibi ölmüş numarası yaptı. Başımı yanımda oturan gözlüklü kadına çevirdim. Hala ölü taklidi yapıyordu. Şapkalı adam pozisyonunu bile bozmadan uyumaya devam ediyordu.  Çocuk oyununa dönmüştü. Kürk mantolu kadın, kürküne daha sıkı sarınmıştı.

Mini etekli kadın, “Ne korkunç,” dedi. “Benim hikâyemde sizinkinden farklı değil. Gençtim, güzeldim, harika bir sesim vardı. Ünlü bir şarkıcı olmak tüm hayallerimi süslüyordu. Ailem, özellikle de babam buna karşıydı. Okumamı istiyordu. Lise ikinci sınıftaydım, bir ses yarışması yapılacağını duymuştum. Ailemden gizli bu yarışmaya katılmaya karar verdim. Katıldığım ön elemede beni gözüne kestiren iğrenç şişko bir adam, bu yarışmayla zaman kaybetmemin yanlış olduğu konusunda beni ikna etti beni. Arkadaşının prodüksiyon şirketine gidip albüm çalışmalarına hemen başlayabileceğimizi söyledi. Hiçbir şey düşünemiyordum. Aslında gitmek istemedim ama bunu dile getiremedim. Arabasına bindiğimde pişman olmuştum, geri dönmek için çok geçti sanki. Biliyordum, onun iyi bir adam olmadığını daha o an biliyordum. Basireti bağlanır ya insanın, öyle olmuştum basiretim bağlanmıştı. Gerçekten de büyük bir müzik stüdyosuna gittik. İki adamla tanıştırdı beni, bana bir şarkı okuttular. Abartılı övgüler yağdırdılar. Her şey normal görünüyordu ama hiçbir şey normal değildi. Adamlar bir garip bakıyorlardı bana. Israrla bana bir şeyler içirdiler. Gerisini pek hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde perişandım, tecavüze uğramıştım. Artık eve dönemezdim. Garip, insan yaşadıklarını kelimelere döktüğünde, kulağa çok basit geliyor. Bildiğimiz tüm kelimeler yetersiz ve çok küçük,” derin bir nefes alıp devam etti anlatmaya. “Uzun ve çetrefilli bir hayatın başlangıcıydı bu yaşadığım. Sonrası daha kötüydü. Üçüncü sınıf pavyonlarda şarkıcılık yaptım.  Bir maldım artık, güçlü olanın elinde kalan. Bazen geceliğine satıyorlardı bazen haftalığına. Yıllarca memleket memleket gezdirdiler. Kara gözlü, genç Çingene kemancıyla karşılaşana kadar hiç düşünmedim, sorgulamadım. Gizlice kaçacaktık. Kimsenin bizi bulamayacağı yerlere gidip yepyeni bir hayat kuracaktık birlikte.” Birden gözleri dehşetle açıldı, çocuk silahını doğrultmuştu ona. “Bum,” dedi çocuk. Mini etekli kadın da ölü taklidi yaptı.

Geriye sadece ben, kürk mantolu kadın ve şapkalı adam kalmıştık. Çocuk hiçbir şey olmamış gibi oyununa devem ediyordu. Kürk mantolu kadına baktım. Göz göze geldik. “Bana hiç bakmayın,” dedi. “Ben onlar gibi değilim. Benim kocam bir kalp krizi geçirdi.” Mantosuna daha sıkı sarılıyordu. Kısık ve umursamaz bir tonla devam etti. “Kalbi olmayan biri nasıl kalp krizi geçirirse?” Göz gözeydik yeniden söylediğini duyduğumu anladı.

“Evet, doğru, kocam bir kalpsizdi. İşinden başka hiçbir şey umurunda değildi. Beni hiç sevmedi. Çocuk doğuracak ve ona zorluk çıkarmayacak bir damızlığa ihtiyacı vardı. Bunun içinde kendinden aşağıda birine baktı. Ondan daha eğitimsiz, yoksul birine. Böylesi kolay kontrol edilebilir ve kendine bağlılığı da garanti olurdu. Doğru kararı vermişti. Evlilik onun için bir işti. Ben bu evlilikle sınıf atlayacağım için çok mutluydum. Karşılığında otuz yılımı vereceğimden habersizdim tabi. Otuz yılın ilk yarısında ailesi tarafından aşağılandım ve ezildim. Kocam hiç yanımda değildi, bir kere olsun beni onlara karşı koruyup savunmadı. Ellerini kullanmadan parçaladılar beni. İkinci yarıya geldiğimde dişlenmiştim. Ezile ezile ezmeyi öğrendim. Bu mutluluk için yeterli değildi. Kocamın ilgisine sevgisine ihtiyacım vardı. Ondan birazcık sevgi görebilmek adına çırpınıp durdum. Sonra bir gün karşıma geçip boşanacağımızı haber verdi. Çocuklarını büyütmüştüm, bana ihtiyacı yoktu artık. Yıkıldım. Başka bir kadın vardı, üstelik benden otuz yıldır esirgediği sevgiyi ve ilgiyi verdiği daha genç ve güzel bir kadın. Buna göz yumamazdım, bencil ve kalpsiz kocam otuz yılımı alıp elini kolunu sallayarak gidemezdi. Ölmeliydi. Ölümü benim elimden olacaktı. Son gördüğü yüz benim yüzüm olmalıydı.”

Bu sırada çocuk silahını çoktan kürklü kadına doğrultmuştu. Engel olmak için yerimden kalktım, “Hayır!” diye bir feryat kopardım ama geç kalmıştım. Kürk mantolu kadın da sessizliğe gömülmüştü. Hepsini tek tek uyandırmaya çalıştım. Uyanmıyorlardı. Çocuk gözleriyle beni izliyordu. “Ver o elindekini bana,” diyerek oyuncağını almak istedim. Çok sıkı tutuyordu, bir çocuktan beklenmeyecek kadar güçlüydü.  Onunla göz göze geldiğimde dehşete kapıldım, gözleri sürekli değişiyordu. Hayatıma giren tüm erkeklerin gözlerini görüyordum gözlerinde.  Kaçmak istedim ama kapı açılmıyordu. Kapıya tekme ve yumruklar atarak bağırdım “Yardım edin! Kimse yok mu?” Nihayet takım elbiseli adamın sesini duydum, “Yanlış trendesiniz,” dedi. Şapkası hala yüzünü kapatıyordu. “Siz kimsiniz?” dedim. “Ben refakatçiyim, yolculara son durağa kadar eşlik ederim. Siz son durak yolcularından değilsiniz. Tren birazdan duracak inin ve ters istikamete giden trene binin,” dedi. Şaşkındım. Çocuk hala bana bakıyordu. Korkunçtu. “Bu çocuk sizin mi?” dedim. “O, yalnızca o. Siz ona aldırmayın.  O gençlik ve hatta yaşlılık dönemini çoktan geçmesine rağmen benliği gelişmemiş, bu yüzden de hata ve kötülük yapmaktan çekinmeyen, huzursuz insanlardandır.” Tren durmuştu. “ Vakit kaybetmeden inin,” dedi adam. Kapı kendiliğinden açıldı. Tren kompartımanlarının kapısının bir koridora açılması gerekirdi, bu kapı tramvay kapısı gibi direk dışarı açılıyordu. Kendimi dışarı attım. Tren yeniden hareket etmişti. O arada son kez onlara bakmak istedim, adam şapkasını kaldırıp başıyla beni selamladı. Yüzü yok gibiydi. Tren çok hızlı hareket ettiğinden belki de bana öyle geldi. Issızlığın ortasında bir istasyonda yalnızdım. Bir bank vardı, oturacakken istasyonun adının yazıldığı tabela dikkatimi çekti. “İkinci Şans İstasyonu”