TERCİH

Tam karşımda oturuyorlar. Terk ettiğim bir boyuttan beni ziyarete gelmişler. Oysa oradan çıkarken kapıyı kilitleyip anahtarını derin sulara fırlatmıştım. Ben böyleyim geçmişi dostları, yoldaşları ve anılarıyla geçmişte bırakır yoluma devam ederim. İşte buldular beni, kaçamadım bu zorunlu buluşmadan. Buradayım tam karşılarında oturuyorum. Beni küçümsemelerine boyun eğiyorum. Tek isteğim bunun biran önce bitmesi. Bitmesini beklerken zorunlu sohbet konusu arıyorum. Tanıdıkları soruyorum, okulu bitiren herkes yolunu değiştirmiş. Onlara göre dönek onlar. Cevaplarını pek dinlemiyorum. Ben Nergis’e bakıyorum, ne kadar değişmiş. Benim tanıdığım Nergis’ten ne kadar uzak. Saçları kısalmış, yüzünde iri sivilceler peyda olmuş, zayıflamış, bakımsız ve paspal. Mücadelenin tam ortasında, bundan gurur duyuyor. Dünya nimetlerini, güzelliklerini elinin tersiyle itmiş. Oysa maddi manevi desteğini ondan esirgemeyen mükemmel bir aileye sahipti. Kıskanırdım onu. Bunu şimdi fark ediyorum. Şu an Fahri’nin yanında, onun elini tutuyor. “Ne yapmayı düşünüyorsun? Yani okul bitince,” sorumu alaycı bir tebessümle yanıtlıyor “Mücadele nerede olacağımı belirleyecek.” İnanarak mı söylüyor diye düşünüyorum. İlerde Fahri elini tutmazsa ya da o artık Fahri’nin elini elinde istemezse mücadele onun için bu kadar önemli olacak mı? “Acıyarak bakıyorsun bana,” diyor.Gülüyorum sadece. Beni daha çok küçümsesinler ve benden yana tüm umutlarını yitirsinler istiyorum, “Ben kendime yuva kurabileceğim birini bulup geç olmadan çoluk çocuğa karışmak istiyorum,” diyorum. Amacıma ulaşıyorum. “Böyle bir dünyaya mı getireceksin çocuğunu?” diyor Fahri. “Ne varmış dünyada bence çok güzel,” diyorum. Fahri her zaman yaptığı gibi ağzını eğerek, alaycı bir tebessümle, “Sorunda orda, hiçbir şey yok dünyada.”  Simdi adaletten, eşitlikten, ezilen işçi sınıfından girer, kim bilir nerelerden de çıkar. Konuyu uzatmasın diye çabucak değiştiriyorum. “İlyas’dan ne haber?” diyorum. Cevapları beni gerçekten şaşırtıyor. İlyas evlenmiş ve kendini dine adamış. Benimle alay ediyorlar diye düşünüyorum. İlyas’ın tanrısı aminoasitler ve karbonhidratlardı. Bir insan bu kadar değişebilir mi? Fahri, çokbilmiş Fahri, “Zıt kutuplar birbirini çeker, aşırı uçlar bir birine çok yakındır,” diyor. Benim gıcık cevabım hazır, “ Sizi bir daha gördüğüm zaman Nergis kara çarşaflı sen de şalvarlı, sarıklı ve sakallı olur muşsunuz. Ne gülerim.” Gülüyoruz.

Nergis mücadeleye yeni bulaştığımız dönemde altı ay içerde yatmış, işkence görmüştü. Çıktığında yaptığı yorumu hiç unutamıyorum,”İçerde olmak çok farklı, insan orada kemikleşiyor. Beni mücadeleden hiçbir şey geri döndüremez,” demişti. O zaman da çok kıskanmıştım onu. O kemikleşmiş devrimci, bense çelişkiler içinde debelenen insancık. Onlar bana dönek, yol düşkünlerini anlatmaya devam ediyorlar. Ben de şaşırıyorum, şaşırıyorum. Benim için de aynı şeyi düşünüyorlar. Beni başkalarına anlatmaya değer bile görmezler. Ben anlattıkları insanlar kadar inançlı olamadım hiç bir zaman. Dönekliğim de kimsenin umurunda olmaz.  Nihayet vedalaşıyoruz, dergiye gitmeleri gerekiyormuş. Beni de yanlarında götürmeyi teklif ediyorlar. Sanırım benden  yana hala umutlular. Hayır diyorum, biran önce kendi boyutuma dönmek istiyorum. Aslında ait olmadığım boyuta. Benim gerçekten ait olduğum bir yer yok galiba. Derinlerimde hissettiğim huzursuzluğun sebebini şimdi anlıyorum. Aradayım ben, arafta. Terk ettiğim boyutlardan üstüme yapışan şeyleri beraberimde taşıyorum. Yeni boyutumla çelişen şeyleri…  Bu yüzden de yaşadığım sürece bu huzursuzluk hep benimle olacak.

Dönerken otobüste her zamanki gibi ayaktaydım. Ani hareketlerde sendeliyordum. Bu her zaman oluyordu, nedense o an bunu irdeleyensim tuttu. Az önce ki buluşmanın etkisiyle sanırım. Ayaklarımı yere sımsıkı basmaya çalıştım, olmuyordu, sendelemekten kurtulamıyordum. Dünya da böyle bir otobüs sanırım, oturanlar hiçbir şeyden etkilenmiyorlar, ayaktakilerse yere ne kadar sağlam basarlarsa bassınlar hep sendeliyorlar. Garip olan oturanların sayısı, ayaktakilerin dörtte biri kadar. Peki ben ayakta mıyım oturuyor muyum? Kesinlikle ayaktayım. Ama diğerlerine nazaran tutunacak sağlam bir yer bulmuşum. Fahri, Nergis onlar neredeler? Yoksa onlar ve onlar gibiler bu otobüse binmeyi reddedip yürümeyi mi tercih ettiler?

HESAPLAŞMA

Soğuk gözlerle bana bakarak, “Kim olduğum hakkında en küçük bir fikrin yok, değil mi? dedi.  Tam karşımda duruyordu, doğulu bir aksanı vardı. “Karıştırıyorsunuz sanırım,” dedim. Hızlı adımlarla yanından geçip gidecekken, “Bacağını kurtarmayı başarmışlar,” dedi. Mıh gibi çakıldım yerimde, vücudumu bir ateş sarmaladı, bacağım kurşunları yeni yemiş gibi sızladı. Korkuyla ve usulca döndüm geriye, ensesi göz hizamdaydı. Kısa bir an geçmişi sardım kafamda,

“Kimsin sen?” dedim.

Yavaşça bana doğru döndü, soğuk kara gözlerini, gözlerime kilitledi,

“Çocuğun var mı?” dedi.

Gözlerimi kaçırdım, “Kimsin ve benden ne istiyorsun?” dedim.

“Senden istediğim bir şey yok. Ben vicdanını arıyorum. Buralarda mı?”dedi.

“Vicdanım mı,” diye düşündüm.

Ona yirmi yıldır vicdanımı güzel ninniler söyleyerek uyuttuğumu söylesem mi?  Ya da, “Öldü,” mü desem?

Göğsüm daraldı, aldığım nefes sığmadı içime. Kalbim göğüs kafesimi tokmaklıyordu. Hiç konuşmamaya karar verdim. Sükûnetle onun konuşmasını bekleyecektim. Ama konuşmuyordu, benden bir cevap bekliyordu. Tiyatro sahnesinde repliğini unutan ben, karşımda iki kişilik oyunun hem yazarı hem oyuncusu… Yirmi  yıldır tüm benliği ile bu anı planlamış ve benim cevabımı biliyormuş gibi bakıyor. Ama ben bilmiyorum; ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ateşini körüklesem, atılsa o an üstüme… Bir yanım, bırak, onun istediği gibi olsun her şey diyor, dikleş, seni tartaklamasına izin ver, sen yerde ağzın burnun kan içinde yatarken de yirmi yıldır içinde biriken kinini nefretini kussun.  Diğer yanım hala on yaşında bir çocuğun gözlerinin mağduriyetine donuk ve esir.  Gözleri, soğuk kara gözleri üstümdeydi, başımı kaldırdım, gözlerimiz yeniden çakıştı. Yirmi yıl önceki gibi, bir farkla, o zaman ikimizin gözleri de korku ve dehşet içindeydi. Ben susmaya devam edince daha fazla dayanamadı:

““Berxê min,” dedi. Sustu ve devam etti, “Annem bize böyle seslenirdi, kınalı kuzularım, “Berxê min.”

…“Komutanım evden çocuk ağlamaları duyuluyor,” dedi er.

“Ne yabacağız komutanım?” dedi başka bir er.

“Teslim olması için bir şans verelim. Kimse ben söylemeden ateş etmesin,” dedim.

Atıldım, “Sizden birinin ihbarı üstüne oradaydık. Bir teröristin peşindeydik biz.”

“Siz kimsiniz, biz kimiz?” dedi. Sustu yeniden, benden bir yanıt bekliyordu, gözleri gözlerimde.

“Bir, üç, beş, yedi, ölen kardeşlerimin yaşı. Ellerinde olmayan sebeplerle dünyaya geldikleri coğrafyanın yazgısının bedelini ödedi onlar. Terörist dediğin de daha on yedisinde değildi. Çocuk sayılırdı o da. Ölüm döşeğindeki anasını, son bir kez görüp, helallik almak için gelmişti. Bugün yarın öleceği beklenen anasından önce öldü. Amcamdı benim.”

“Teslim ol!” çağrısına cevap alamamıştık. O küçük birliğin başındaydım.

Ben daha ne yapacağıma karar vermeden evden üstümüze doğru ateş açılmıştı. Bu olaydan bir hafta önce pusuya düşürülen bir birlikten üç arkadaşımızı kaybetmiştik. Hepimiz çok gergindik.

“Söylesene biz kimiz? On yaşından beri bana bunun cevabını verecek birini arıyorum. Peki ya siz? Nedir paylaşamadığımız? Farkımız ne?  Bizim analarımız da sizin analarınız kadar sever yavrularını, bizim yaralarımız da kanar, eceliyle ölmek bizde de makbuldür, zamansız ölümler bizi de yakar.”

Olduğu yere, dizlerinin üstüne çöktü ve sarsıla sarsıla, sessizce ağlamaya başladı. “Yüreğim kanıyor. Neden böyle oldu? Neden? Neden be?” diyerek sağ eliyle göğsünü yumrukluyordu.

Ateşe karşılık verdik. Seçme şansımız yoktu. Kurşun yağdı evin üstüne. Gergindik, korkuyorduk. Nihayet ateş kesildiğinde, sessizce yaklaştım evin kapısına, kurşunların delik deşik ettiği kapı kilidi parçalanmıştı, açıktı kapı. Elim tetikte, sağ bacağımla kapıyı araladım. O anda kurşunlar arka arkaya saplandı bacağıma.

“Neden susuyorsun? Yirmi yıl susuşunu görmek için mi bekledim ben,” dedi. Başını kaldırarak, ıslak kara gözlerini yeniden dikti gözlerime. Çöktüm dizlerinin dibine. O an vicdan ninnim döküldü dudaklarımdan:

“Teslim ol çağrımıza ateşle karşılık verildi. Eve girdiğimde ben vurulunca arkamdakiler panikle içeriye tekrar kurşun yağdırdı. Her şey bir  kaç saniyede oldu. Hiç anlamadım. Acı içinde düştüğüm yerden izledim olanları. Önce bir çocuk fırladı ortaya, ardından kucağında ağlayan bebekle bir kadın, sonra başka bir çocuk ve ardından da bir adam.”

“Aklınla konuşuyorsun. İnsanı insan yapan vicdanıdır. Yaralı olan bacağındı, ağzın sağlamdı, ‘Durun, ateş etmeyin,’ diyemedin mi? ” dedi.

“ Diyemedim. Bir anda oldu, bir anda, anlamadım. Hiç birimiz anlamadık. Ben bunları düşünmedim mi sanıyorsun? Aklım olmasaydı, vicdanım beni çoktan öldürmüş olurdu,” dedim. Nemlenmişti gözlerim.

Düştüğüm yerde acıyla kıvranırken gördüm onu. Korku dolu gözlerimiz çakıştı. Sekinin altında saklanmıştı, elleriyle kulaklarını kapatıyordu. “On yaşında,” demişlerdi, “On yaşında bir çocukla, yaşlı ve hasta bir kadın hariç hepsi ölmüş.”

O çocuk, on yaşında, ölüme, şiddete kulaklarını elleri ile kapatan çocuk. Annesinin, babasının kardeşlerinin cansız bedenlerinden yayılan kandan irkilmiş, korku ve dehşet içinde, hayatı o anda açılmayan bir düğüme dönüşmüş, on yaşındaki o çocuk…  Yüreğini o günden sonra avucunun içine alarak yürümüş. O an duran kalplerin esiri olmuş o çocuk.

Bir gün hesaplaşmak için karşıma çıkacağı hiç aklıma gelmemişti. Razıydım, onun içini soğutmak için o an son nefesimi vermeye razıydım.

“İntikam için mi geldin?” dedim.

“İntikam derken öldürmeyi kastediyorsan; hayır… Ben o güne dair kendi sesimden başka bir ses duymak istedim. O günden bana kalan tek şey senin yüzün ve gözlerin. Başka hiçbir fotoğrafım yok,” dedi

“Yaptın işte, uyuyan vicdanımı uyandırdın. Artık bir daha uyutmam mümkün değil. Yakamı bırakmaz,” dedim.

Sustuk, ikimizde çöktüğümüz kaldırımın yarıklarında bir cevap arıyorduk. Sonsuz kadar uzun geldi bana bu susuş. Yine onun sesi bozdu sessizliği,

“Sence biter mi?” dedi aynı soğuk gözlerle bana bakarken. Tam olarak neden bahsediyordu? İnsanın insana yaptığı zulümden mi, yapılan etnik ayrımdan mı, filler tepişirken ezilen çimlerden mi?

“Bilmiyorum,” dedim.

Çöktüğü yerden kalktı yavaşça, geldiği gibi arkasını döndü ve gitti. Arkasından seslenmek, “Beni, bizi affet çocuk,” demek istedim. Dilim dönmedi ağzımda. Biz çöktüğümüz yerde onun arkasından baka kaldık; vicdanım ve ben.

 

 

 

 

AYAK İZLERİ

Lütfen biraz sessiz olun, duyamıyorum. Yeni yağmaya başlamış karın, buz gibi sulara uzanan iskelenin üzerinde oluşturduğu ince tabakadaki 43 numara ayak izlerinin sesini duymaya çalışıyorum. Gidişi olan ama dönüşü olmayan ayak izlerinin sesini. Kararlı bir biçimde buz gibi sulara, dünyadan çıkış kapısına doğru ilerlemiş ayak izlerinin sesini. Hişt duyuyor musunuz? Yarınlara uzanabilecek bir umudu yok bu ayak izlerinin. Açık denizlerden büyüyerek, köpürerek gelirken kıyıya vurup sönmüş bir dalga sanki.

Duyuyor musunuz? Bir zamanlar bedenini ve benliğini dünyayı güzelleştirmeye adamış. Bunun için mücadele vermiş. Sevmiş, sevilmiş. Ama yaşama tutunduğu dal çürük çıkmış. Düşmeye başlamış. Bir taşa tutunmuş sonra, taş yerinden sökülmüş. Uçurumdan hızla düşmeye başlamış. Bir ağacın dalına dolanmış yılan kuyruğunu uzatmış ona. Çaresiz tutmuş kuyruğu, güvenmiş yılana. Ama yılan bu, ilk can yanmasıyla birlikte dişlerini geçirmiş bu zavallı bedene. Çok güçlüymüş yılanın zehri, felç etmiş onu. Karanlık ve dipsiz gibi duran uçurumda yuvarlanmaya başlamış. Tutunacak bir dal, bir taş görse de kollarını oynatamadığından uzanamamış. Çaresizmiş, ilk o zaman aklına gelmiş dünyadan çıkmak fikri. Böylece yuvarlanmış, yuvarlanmış. Sonunda dipsiz gibi duran uçurumun dibine ulaşmış. Düştüğü yerde konuşamaz, yürüyemez durumdayken, görüyor, duyuyor ve düşünebiliyormuş. Bu durum onu delirtmiş. Kesin kararını vermiş o da; dünyadan çıkılacak.

Geride 43 numara kararlı ayak izlerini bırakarak çıkıp gitmiş dünyamızdan. Hişt duyuyor musunuz? Bu ayak izleri çok şey olmak istemiş, yaşamdan çok şey beklemiş. Olmamış, yaşam cimri davranmış ona. Hiçbir şey olmamışlığın ağırlığıyla ezmiş zemini ayakları. Dünyadan çıkmanın en iyi zamanıdır kış mevsimi, hiç tereddüde yer bırakmaz. Hişt, sessiz olun lütfen.

YAŞLI ADAM VE ÇOCUK

Yaşlı adam evinin yakınlarında ki tepede çukur kazıyordu. Toprak çok sertti bu yüzden işi hiç kolay değildi. Saatlerdir kazmasına rağmen en derin yer ancak dizlerinin hizasındaydı. Ter içinde soluk soluğa kalmıştı. Çukurdan çıkmadan kenara oturdu. Biri onu izliyordu. Hissetmişti. Sağ yanını gören biri. Yerinden yavaşça kalktı ve sol yanını çevirdi. İzleyenden tiz bir feryat geldi ve arkasına gizlendiği kuru çalılar çatırdadı. “Bir çocuk,” diye düşündü, ses bir çocuğa aitti,  çok şaşırdı. Hangi çocuk buraya yaklaşmaya cesaret edebilirdi. Neyse ki korkunç bir şekilde yanmış sol tarafı görevini yapmış, ona yaklaşılmasını engellemişti. Sol tarafında yanağı, göz kapağı, kulağı, saçları yoktu. Buruşan deri yüzünden dişleri açıktaydı, bu da sanki sırıtıyormuş ifadesi veriyordu ona. Açıkta kalan göz çukurunda ki büyük beyaz top kendi kendine dönüyordu. Elmacık kemiği üzerindeki deri tamamen tahrip olduğundan kemik doku açıkta kalmıştı. Kalktığı yere yeniden çöken yaşlı adam iki eliyle tuttuğu küreğin sapına göğsünü yasladı. Çukuru henüz istediği derinliğe ulaşmamıştı. Yeniden kazmaya başlayacaktı ki çalılar yeniden hışırdadı, hala oradaydı. “Oysa şimdiye kadar köye varmış olmalıydı,” diye düşündü. “Demek ki yeterince korkmamış.” Bekledi yaşlı adam, kulağı çalılıklarda bekledi bir süre. Bir yere gittiği yoktu, çalılıklarda durmuş onu izlemeye devam ediyordu. Sesini yükselterek “Bu çukuru neden kazıyorum biliyor musun?” dedi. Karşıdan bir cevap alamadı. “Belki bana bir iyilik yapabilirsin, karşılığında sana para veririm. Tek yapman gereken cesedimin üstünü bu toprakla kapatmak.” Yaşlı adam sözlerini bitirip bekledi. Çocuk saklandığı yerden çıkıp, yaşlı adama doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Yaşlı adam bunu hiç beklemiyordu, sağ yanı çocuğa dönüktü, onu ürkütmemek için hiç hareket etmedi. Sekiz dokuz yaşında ya vardı ya yoktu; düşündüğünden daha küçüktü bu çocuk, yanına kadar gelip oturdu. İkisi de konuşmadan gözlerini çukura dikip beklediler bir süre.  Bu sessiz ayin yaşlı adamın sesiyle bozuldu,“Çok cesursun çocuk. Hiç kimse hele de bir çocuk bana bu kadar yaklaşmaya cesaret edemedi,” dedi. Çocuk hâlâ çukura bakıyordu. “ Yüzünden dolayı mı? Ben insanları dış görünüşleriyle değerlendirmem,” dedi. Yaşlı adam yeniden şaşırmıştı, bu küçük çocuk yaşından beklenmeyecek bir bilgelikle konuşuyordu.

-Bu yaşta bunu nasıl öğrendin?

-Yetimhane müdiremizden.

-Bilge biri olmalı müdireniz.

-Hayır, öyle değil. Kendisi çok güzel bir kadın, eğer insanların dışı ve içi bir olsaydı onun bir melek olması gerekirdi. Ama korkunç biri o, bir canavar.

Yaşlı adam şehirde bir yetimhane olduğunu duymuştu. Bu çocuk oradan kaçmış olmalıydı. Bu da buraya kadar gelme cesaretini açıklıyordu. Bu civarda yaşayan hiç kimse, hele de bir çocuk bu araziye yaklaşmazdı. Buralarda ana babalar çocuklarını onunla korkuturlardı. “Uslu ol! Yoksa seni canavara veririm.”  Yaşlı adam canavardı ve burası da canavara aitti. Çocuk içi canavar olandan kaçarken dışı canavar olana sığınmıştı. “İnsanların dışı ve içi bir olsaydı…” dedi ve sustu yaşlı adam.  Çocuk gözlerini çukurdan kaldırıp yaşlı adama baktı, sözünü tamamlamasını bekliyordu merakla. Yaşlı adam yeniden konuşmaya başlamadan önce biraz düşündü, diliyle kuruyan dudaklarını ıslattı, derin bir nefes alıp anlatmaya başladı.

-Yaradılışla ilgili bir hikâyede, kimse var olmadan önce iki varlık varmış. Bunlardan biri sonsuz iyi Ülgen, diğeri ise kötülükle dolu Erlik. Bazıları onların kardeş olduklarını söyler. Günün birinde Ülgen evreni ve bizim yaşadığımız dünyayı yaratır. Sıra insanı yaratmaya geldiğinde vücudunu topraktan, kemiklerini de taştan yaratır, bir kadın ve bir erkek. Sıra onlara nasıl ruh vereceğini bulmaya gelmiştir, bunu bulmak için onları toprağın üzerine bırakıp gider. Onun gitmesini fırsat bilen Erlik elindeki boruyu kırıp insanın arkasından içine salar ve üfler. Cansız vücutlar can bulur. Erlikse kaybolur. Ülgen geri döndüğünde insanların artık ruhları olduğunu görür. Ama çok pis kokuyorlardır ve kötü ruhludurlar. Ülgen bu insanları mahvedip yenilerini yaratmayı düşünür. Ancak artık olan olmuştur, o da bu kötü kokan insanların içini dışına, dışını içine çevirerek meseleyi çözer. O nedenle insanın alacası içindedir, dışı ise aldatıcıdır derler.

Çocuk ilgiyle dinlediği hikâyede aklına takılan ilk soruyu sordu yaşlı adama.

-Yani tüm insanlar özünde kötü mü o zaman?

Yaşlı adam biraz düşündükten sonra cevap verdi.

-Sanırım bazılarımız iyiliğin tanımını biliyor ve içimizdeki kötülüğe sırtımızı dönerek onun yolundan gitmeyi seçiyoruz. Sınavımız bu, Ülgen bunu amaçladı belki de “Kim ki içindeki kötülüğe rağmen doğru yolu seçerse sınavı geçecek.” Ama evet, insanın özü pis ve kötü kokulu bence.

Çocuk bir an irkildi.

-Ben o pis kokuyu biliyorum; bizim müdirenin yardımcısı olan adam, Kagır… O her gece bizlerden birini…

Çocuk titremeye başlamıştı, sözünü tamamlayamadı. Yaşlı adam onu teselli etmek için sarılmak istedi, cesaret edemedi. Çocuk biraz sakinleşince, yaşlı adama sordu,

-Ölmek insanın canını yakar mı? Ölümden sonra ne var?

-Bilmiyorum çocuk. Bunu bilen var mı onu da bilmiyorum. Bu merak senin için çok erken değil mi?

Çocuk yaşlı adamın koluna yapıştı,

-Beni de götür. Lütfen, bu çukuru biraz büyütürsek ikimiz de sığarız.

Yaşlı adam bugün daha ne kadar şaşıracaktı.

-Ama o zaman üstümüze toprağı atacak birini daha bulmamız gerekir.

İkisi de çukura bakarak sustular. Çocuğun midesinden gelen ses bu sessizliği bozdu. Yaşlı adam “Çok uzun bir yol gelmişsin ve sanırım günlerdir doğru dürüst bir şey yememişsindir. Bende acıktım. Çok umutlanma, bir daha yemek yiyeceğimi düşünmediğimden evde pek bir şey yok. Hadi gidip elde olanlarla karnımızı doyurmaya bakalım,” dedi. Çocuk hala çukura bakıyordu “Ya çukur, çukur ne olacak?” dedi. Yaşlı adam bir iç çekti ve “Sanırım çukurun biraz beklemesi gerekecek çocuk. Uzun zamandır kendi sesimi bu kadar çok duymamıştım. Benim durumumda konuşmak o kadar da kolay değil, yoruldum,” dedi.

Birlikte yaşlı adamın evine gittiler.  Şaşırma sırası çocuktaydı,

-Ne kadar çok kitap var. Bunların hepsini okudun mu? dedi.

-Hemen hemen hepsini, dedi yaşlı adam.

-Keşke bende okuyabilseydim.

– Bu çok zaman ister çocuk. Çukuru düşündüğümüzden çok bekletmemiz gerekebilir.

-O zaman bir an önce başlamak istiyorum. Hangisinden başlamalıyım.

Yaşlı adam bir süre kitapları inceledi ve bir kitabı seçip çocuğa uzattı: “Küçük Kara Balık” Sonra da yiyecek bir şeyler hazırlamak için yanından ayrıldı. Geri döndüğünde çocuk kucağında kitap, uyuya kalmıştı. Çocuğun üstünü örterken kendi kendine söylendi, “Tanrı hayatının ikinci perdesini de oynaman gerektiğini düşünüyor yaşlı adam ve perdeyi kendisinin kapatması konusunda da ısrarlı. Üstelik bu kez sahnede yalnız olmayacaksın. İkinci sahneyi çocukla paylaşacaksın.”

 

 

 

ÖZGÜR IŞIKLAR

Komiser Kemal defalarca izlemişti bu görüntüleri, bir türlü bir anlam veremiyordu. Kocasının evde olmadığı bir gece iki çocuklu bir kadının evine giren iki azılı suçludan biri – ki bunlar uyuşturucu bağımlısı, hırsızlık ve tecavüzden sabıkalıydılar- kadının boğazına bıçak dayamışken vazgeçiyor ve bir anda önce arkadaşını sonra da kendini bu bıçakla delik deşik ediyordu. Tüm bunlar olurken yatakta baygın yatan kadın iki sabıkalının yere yığılmasının ardından yataktan doğruluyor ve yerde yatan adamların üstünden atlayarak odadan çıkıyordu.” Çok soğukkanlı, hiç şaşırmış gibi görünmüyor,” dedi Kemal. Görüntüleri birlikte izledikleri arkadaşı Kemal’in bu olaya neden bu kadar takıldığını anlamıyordu. Tüm olay evin her yerine döşenmiş dadı kameraları tarafından kayıt edilmişti. “Bu adamlar uyuşturucu bağımlısı Kemal. Bence öküz altında buzağı arıyorsun,” dedi.“Otopsi sonucunda adamların kanında uyuşturucu çıkmadı. Buna ne diyeceksin?”dedi Kemal ve görüntüyü başa aldı.  Adam kadının üstündedir, elinde bıçak. “Şimdi dikkatli izle adama bak bir anda şaşkınlaşıyor. Ellerine vücuduna bakıyor. O sırada kadın baygın. Ama adam kadının bayılması için hiçbir şey yapmadı.” Biraz daha başa aldı görüntüyü. “Bak şurada üçü de aynı anda başlarını kapıya çeviriyorlar. Çocuklar uyandı bence. Kadının yüzüne bak dehşet içinde ve hop bayılıyor. Şaşkınlık sırası kadının üstündeki adama geçiyor. Adam üstünden şaşkınlığını atıyor bu sırada odayı dağıtan adam kapıya yöneliyor. Bizim adam yetişip arkadaşını içeri çekiyor ve kapıyı kilitliyor sonra bıçağı arkadaşının göğsüne saplıyor, tam dört kez. Buraya dikkat adam bıçağı kendine saplıyor, yüzüne bak acıyı hissetmiyor bence.” Kemal sandalyeye yaslandı ve arkadaşının yorumunu duymayı bekledi.“Evet, kabul ediyorum, biraz garip. Ama yine de nereye varmak istediğini anlayamadım. Nasıl olduysa oldu, Nevin Hanım Allah’ın sevgili kuluymuş. Dosyayı kapat bence, bir haftadır bu görüntüleri izliyorsun, vazgeç,” dedi arkadaşı.

Kemal vazgeçecekti ama önce Nevin Hanım’la son bir kez daha konuşacaktı. Bu görüşme resmi olmamalıydı. Hissediyordu, Nevin Hanım’ın sakladığı bir şeyler vardı. Nevin Hanım’ı arayıp evlerinin yakınındaki bir kafeteryada kahve içmeyi önerdi. Kadın tedirgin olmuştu. Kemal dosyayı kapatmadan önce cevap almak istediği birkaç ufak tefek sorusu olduğunu söyledi.

Nevin korkuyordu. Yaşadığı şeyler inanılır gibi değildi. Kimseye, kocasına bile söyleyememişti. Zaten söylese de inanmazdı, deli olduğunu düşünürdü. İçindeki suçluluk duygusunu bastıran bir özgüven patlaması yaşıyordu. İki insanı, onlara insan demek ne kadar doğruysa, öldürmüştü.

Çocukken uyumak için can atardı, uykusunda uçmak çok keyifliydi. Bunun rüya olduğunu sanıyordu. Hala pek emin değildi. Bir keresinde, kanepede uyuya kaldığı bir gece kendisini seyretmişti. Lohusalık dönemiydi, doğru dürüst uyuyamıyordu, bunu da bu uykusuzluğun sonucu olarak değerlendirmişti. Ama o gece o adamların kızlarına zarar vereceği fikri onu çıldırtmıştı. Nasıl yaptı? Bir daha yapabilir miydi? Hiçbir fikri yoktu. O an o adamın içine girmişti. Adamın korkunç kişiliğini açık seçik görmüştü. Öfkesi tavan yapmıştı. Tekrar kendi bedenine dönebileceğinden emin olmadan o adamları gözünü kırpmadan öldürmüştü. Suçlu sayılır mıydı? Şu komiser bir şeylerden şüpheleniyor olmalıydı.

“Nevin Hanım sizi görmek istedim çünkü açıklayamadığım, beni rahatsız eden bazı şeyler var. Kamera kayıtlarınızı detaylı biçimde inceledim. Mesela neden bayıldığınızı bir türlü anlayamadım,” dedi Kemal.

Nevin ne söyleyeceğini bilmiyordu, birkaç saniye Kemal’in yüzüne baktı. “Korkudan olabilir. Bilmiyorum. Çocukların bana seslendiğini duydum.” Susmuştu bu açıklamanın yeterli olacağını düşünüyordu. Bir yanı yaşadığı bu deneyimi birilerine anlatmayı çok istiyordu. Ama bu bir polis olamazdı herhalde.

“Nevin Hanım kayıtları izlerken tuhaf görünen çok şey vardı. Bir insan kendisini nasıl bu şekilde katleder? Neden?”

Nevin dudağını büktü, “Bilmiyorum.”

Kemal arkasına yaslanıp cevap alabileceği bir soru sordu, “Peki uyandığınızda odanızın ortasında, kan gölünün içinde yatan insanlar karşısında nasıl o kadar soğukkanlı olabildiniz? Defalarca izledim korku değil, şaşkınlık belirtisi bile göstermiyorsunuz.”

Nevin sinirlenmişti karşısındaki bu adam o iki cani için gözyaşı dökmesini mi bekliyordu?

“Kemal Bey sizce nasıl bir tepki vermeliydim?” dedi.  Öfkesi sesine yansımıştı. Kemal bu şekilde bir şey öğrenemeyeceğini anlamıştı. Nevin bir şey saklıyordu, bundan emindi.

“Bakın Nevin Hanım bu dosya kapanacak zaten. Bu konuşma da tamamen aramızda kalacak bundan emin olabilirsiniz. Şahsi bir merak benimki. O odada tuhaf bir şeyler oldu ve siz bu konuda bir şeyler biliyorsunuz. Lütfen bildiklerinizi benimle paylaşın.”

Nevin çok kararsız kalmıştı ve birine anlatmalıydı. “Anlatsam da inanmazsınız. Benim deli olduğumu düşünebilirsiniz,” dedi. Kemal heyecanlanmıştı, “Lütfen ne biliyorsanız anlatın, sizi anlayacak biri varsa o da benim.”

Nevin tam konuşmak için ağzını açmıştı ki Kemal, “NEVER!” diye bağırdı. Nevin şaşkındı, Kemal’in bakışları değişmişti. “Do you speak English?” dedi Kemal. Nevin şaşkındı, “Kemal Bey ne oluyor?” dedi. Kemal bu kez yerinden kalkıp daha öfkeli bağırdı; “Do you speak English?” Nevin korkarak, “Yes!” diyebildi. Eliyle de biraz anlamına gelen bir işaret yaptı. Kemal yerine oturdu, “Don’t talk to anyone. Do you understand?” Nevin, “Yes yes,” dedi. Şaşkındı. Kemal  biraz rahatlamıştı, “I’ll tell you everything tonight. Don’t talk to anyone and wait. See you tonight,” dedi. Nevin başını sallıyordu. Bu son cümleden sonra Kemal sandalyeden yere düştü ve kusmaya başladı, yerinden kalkmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Kefedeki insanlardan bazıları yardıma koştu. Çağrılan ambulans gelene kadar bekledi Nevin, sonra eve koştu ve geceyi beklemeye başladı.

Bu gece bazı cevapları olacaktı. İngilizcesi daha iyi olsaydı keşke. Korkuyordu ve heyecanlıydı. Kocası ve çocuklar uyuduğunda salona gidip beklemeye başladı. Hiçbir şey olmuyordu. Sanki pencereden gelecek birini bekliyormuş gibi camın önünden ayrılamıyordu. Nasıl gelecekti acaba? Bugün kafede olanlar neydi? Ne demişti, “Kimseyle konuşma ve beni bekle, bu gece.” Beklemekten sıkıldı hiçbir şey olmuyordu, kanepeye uzandı. Neden sonra odanın içinde hareket halinde bir ışık fark etti. Işık ona doğru yönelince korkuyla geriye hamle yaptı. O sıra havada olduğunu anladı. Bedeni kanepede yatıyordu. Işık ona yaklaştı ve dokundu, “Korkma!” Işık konuşuyordu hem de anladığı dilden. Nevin, “Neler oluyor? Bu nasıl oldu?” dedi. Işık daha da sokuldu; “Sakin ol. Sen özgür bir ışıksın. Bunu daha önce fark etmemiş olman çok garip,” dedi. Nevin anlamaya çalışıyordu,” Özgür ışık mı? O da nedir?” Işık, Nevin’in ışığının içinden geçip kayboldu. Bir saniye bile sürmemişti bu birleşme ama Nevin tüm sorularının cevaplarını almıştı. Çok daha fazlası bile vardı. Oturup saatlerce konuşsalar bu kadar şeyi öğrenemezdi.

“Özgür ışıklar vücutlarından çıkabilirler, senin şu anda yaptığın gibi. İsterlerse başka bedenlere de girebilirler. Ama bu sakıncalıdır. Bunu yapmak zorunda kalırsan süreyi mümkün olduğunca kısa tutmalısın.”

“Biz şu anda konuşmuyoruz. Özgür Işıklar konuşmadan anlaşabilirler. Konuşmaya ihtiyaç duyan bedenlerimizdir. İçine girdiğin bedenin yeteneklerini kullanamazsın. O hangi dili konuşursa konuşsun, sen kendi konuşabildiğin dilden başka dil konuşamazsın. Benim dilim Almanca, biraz İngilizce de biliyorum. Bir bedendeyken anlaşmanın tek yolu konuşmaktır.”

“Defne, Güneş Tanrısı Apollo’dan kaçarken, yardım istediği toprak ana tarafından bir ağaca dönüştürülmüş güzeller güzeli bir kızdı. Defne ağacının yaprakları her mevsim yeşildir ve Defne’nin mis kokulu saçları gibi kokar.Hayatlarını özgür ışıkları yok etmeye adamış insanların kendilerini bizden korumak için kullandıkları özü içinde barındırır bu ağaç. Apollo, Güneş Tanrısı, belki de ilk özgür ruhlardan biridir.”

“Birileri Özgür ışıkları yok etmek, dünyayı onlardan temizlemek istiyor. Kendini deşifre edecek her şeyden uzak durmalısın.”

“Çünkü biz onlar için tehlikeliyiz. Düşün bir kere, istediğin insanın bedenini ele geçirebiliyorsun. Bununla neler yapılmaz? İnsanları birer kukla gibi oynatabilirsin. Eskiden bir Özgür Işık önemli bir dünya liderinin bedenini kullanarak kendince iyi bir şeyler yapmak istemişti. Hemen dikkat çekti ve bu onun sonu oldu.”

“Özgür Işıkların peşindekiler, kendilerini ve önemli insanları defne ağacının özüyle koruma altına alırlar. Düzenli aralıklarla vücutlarına bu özden giren hiçbir insanın bedeni işgal edilemez.”

“Bedenin çok önemli, onun her zaman güvende olduğuna emin ol. Nasıl ki cep telefonunu şarj etmen gerekiyorsa, ışığını da şarj etmelisin ve bedenin olmazsa bunu yapamazsın. Bir ışığı başka bir bedenle şarj etmek mümkün değildir, bunu ancak kendi bedeninle yapabilirsin.  Başka bir bedende gereğinden uzun kalırsan, o bedenin kendi ışığının saldırısına uğrarsın.”

Hiç kimseye güvenmemeliydi. Bugün az kalsın Komiser Kemal’e her şeyi anlatacaktı. Bedeni işgal edilebildiğine göre onun bir şeyden haberi yoktu. Onunki gerçek bir meraktı. O görüntülerden kurtulmalıydı. Bunun için Kemal’in vücudunu kullanacaktı.  Kendileri için tehlikeli insanları tanımanın bir yolu olmalıydı.

“Tanıyamazsın. Bu yüzden hep çok dikkatli olmalısın. Önceleri ışık halindeyken bizi göremiyorlardı. Çıplak göz bizim ışığımızı göremez. Teknoloji ilerleyince işleri çok kolaylaştı. Bir takım özel kameralar sayesinde artık görünmez olmaktan çıktık. Kimseye güvenme, bir beden kullanman gerekiyorsa yalnız kişileri tercih et.”

Işığını istediği an özgür bırakmak Nevin için henüz zordu. “ Merak etme, zamanla parmağındaki yüzüğü çıkarıp takmak kadar kolay hale gelecek,” demişti.

” Bedenini gevşet, sal kendini, uykudaymışsın gibi ve zıpla. Yapacağın egzersizler zamanla bu konuda ustalaşmanı sağlayacaktır.”

İki insanı öldürmüştü Nevin. Onlar korkunç insanlardı. Adamın bedenindeyken görmüştü, küçücük çocuklara yaptıkları çıldırtmıştı Nevin’i. Yine de bu kadar kolay insan öldürdüğü düşüncesi onu rahatsız ediyordu.

“Bir bedendeyken, o bedenin kendi ışık haznesine girdiğin için, onun ışığıyla iç içe geçersin bu da o insanla ilgili her şeyi görmeni sağlar.”

Bir insan gözünü açıp kapayana kadar Dünya’nın çevresini tam sekiz kez dolanabilirdi Nevin.  İstediği yere ışınlanabilirdi. Ama bugün kahvemi Paris’te içeyim diyemiyordu. Bunun için oradan birinin bedenini kullanmalıydı. Işıklar hacmi ve kütlesi olan hiçbir şeyi taşıyamazlardı.

“Kolayı var, kredi kartı limiti yüksek bir beden bul alışverişini yap ve kendi adresine postala. Dikkat çekme, bedeni kullanma süreni ayarla. Bedenler bu işgalden sonra bir takım geçici sorunlar yaşarlar; Mide bulantısı baş dönmesi. Ama hiçbir şey hatırlamazlar.”

Nevin onu ziyarete gelen ışığın neyin peşinde olduğunu da görmüştü, bedeni çok yaşlıydı ve ölmek üzereydi. Kendine yeni bir beden arıyordu, beyin ölümü gerçekleşmiş, genç bir beden. Beden ve ışık uyum sağlarsa, ışığı sönmüş bir bedene tutunmak mümkün olabiliyordu.

Korkuları azalmış, hep hissettiği özel olma duygusunun gerçek olduğunu öğrenmiş ve müthiş bir özgüven kazanmıştı Nevin. Yarın ilk iş Komiser Kemal’i ziyaret edecekti. Kemal’in bu ziyaretten haberi olmayacaktı tabi. Bedenini kısa bir süre işgal etmesi gerekecekti. Zavallı adam, üst üste yaşayacağı bu bulantı ve baş dönmeleri ciddi bir sağlık problemi olduğunu düşündürtecekti muhtemelen. Bu problem de hallolduktan sonra Özgür Işık olmanın keyfini sürebilirdi. Mesela bir uzay yolculuğu yapabilirdi.

“Uzayın derinliklerine sakın dalma. Kaybolursun ve zaman atlamaları yaşayabilirsin. Zaman atlaması çok ciddidir, döndüğün Dünya bıraktığın Dünya olmaz. Bedenin çoktan çürümüş, sevdiğin herkes ölmüş olabilir. Bedenden yoksun olunca da kısa süre içinde sönüp yok olursun.”

Bir hafta sonra okuduğu bir haber Nevin’in dikkatini çekti: “Fransa’da yedi yıldır bitkisel hayatta olan bir çocuk aniden uyandı. Çocuk Almanca konuşuyor, kendi ana dilini hiç bilmiyor. Uzmanlar bu olayı açıklamakta zorlanıyorlar.”

 

 

 

NUMUNE

“Senin gibisi zor bulunur abi. Numunesin sen, numune.” Tanıdığı tanımadığı herkes buna benzer şeyler söylüyordu. Tanımayan da kalmamıştı ya; tüm televizyonlar, gazeteler, sosyal medya bu olayı milli mesele haline getirmişlerdi. Olayın üstünden iki yıl geçmesine rağmen hala unutulmamıştı. Zaten herkes unutsa evdekiler unutur muydu? Kimsenin başına gelmeyen, gelmesi imkânsız bir olaydı, Emin Kazmacı’nın başına gelenler. Bir filmde Şener Şen büyük ikramiye çıkan bileti sonunda yırtıyordu. Emin bu filmi sırf bu yüzden ikinciye seyretmemişti. Mutlu bitmeliydi bir film. O filmin kahramanı gerçek hayatta olsaydı enayinin kibarcası, numune olurdu. Gerçekte kim yırtardı büyük ikramiye çıkan bileti.

Pietro Geovani; 46 yıl önce ABD’de bir banka soygunu sırasında, aldığı kurşun yarası sonucu hayatını kaybeden İtalyan asıllı soyguncu. Emin Kazmacı;  45 yaşında, Artvin’in küçük ilçelerinden birinin köyünde doğmuş, belediye otobüsü şoförü, üç çocuklu, muhafazakâr bir adam. Bu iki adamın hiçbir ortak noktası yoktu. Olamazdı. Ama birileri bunun tam tersini söylüyordu.

“Emin Bey reenkarnasyonla ilgili ne biliyorsunuz?” Emin şaşkındı. Hareket amirliğinde kendisini arayan üç adamdan tek Türkçe bileni soruyordu.  Reenkarnasyon mu? Adamlar daha gitmeden tüm şehir olayı öğrenmişti bile. İşin içinde 10 milyon dolarlık bir servet söz konusuydu.

ABD’de 1972 yılının başlarında büyük bir banka soygununu başarıyla yapan iki arkadaştan biri kaçarken sağ şakağından bir kurşun yemiş ama ölmeden kaçmayı başarmıştı. Yakalanma korkusuyla arkadaşını bir hastaneye götürmeyen Felicio Cristiana adındaki soyguncu arkadaşının acılar içinde can vermesini izlemek zorunda kalmıştı. Tüm ganimetin üstüne konan Felicio yıllarca bu vicdan azabıyla bir cehennem hayatı yaşamıştı.  Onun bu vicdani rahatsızlığını bilen dostlarından biri reenkarnasyondan söz edince, Felicio son on yılını dostu Pietro’nun yeniden hayat bulduğu kişiyi aramaya koyulmuştu. Bu konuda bilgi sahibi olan yüzlerce insan tüm dünyada Pietro’yu bulmak için seferber olmuştu. Çok ince araştırmalar sonucu Emin Kazmacı’nın Facebook hesabındaki fotoğraflarında sağ şakağındaki doğum lekesini ve doğum tarihinin Piedro’nun ölüm tarihiyle uyuşmasını da baz alarak onun Pietro olması ihtimalinin güçlü olduğu kanısına varmışlardı. Eğer Emin Kazmacı da kabul ederse ABD’de bir takım testlerden geçirilecek ve sonuç olumlu olursa Felicio Cristiana’yı da affettiğini söyleyerek, 10 milyon dolarlık bir nakit paranın sahibi olacaktı.

Böylece Emin Kazmacı’nın sakin ve sorunsuz yaşamı alt üst olmuştu. Yerel basında çıkan haberler çok geçmeden ulusal basına da sıçramış ve Emin Kazmacı gözlerine far tutulmuş tavşan gibi ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Herkes, özellikle de yakın akrabalar onun ne yapacağını merak ediyordu. 10 milyon dolar insanın aklını karıştıracak bir rakamdı. Ama kimseye söyleyemediği şey; sağ şakağındaki lekenin bir doğum lekesi olmadığı ve doğum tarihinin nüfusta yazılı tarihle uyuşmamasıydı. Gerçek doğum tarihini kendisi de bilmiyordu ama o doğduğunda kar yolları kapattığı için şehre inilemiyormuş. Sonrada bu önemsiz ayrıntı ilkokul kayıt zamanına kadar unutulmuş ve o dönemde aşağı yukarı bir tarihle kayıt yaptırılmıştı.  Ev halkı da dâhil tüm yurtta öyle bir heyecan rüzgârı esiyordu ki araya girip bu gerçekleri söylemek hiç kolay değildi. Düne kadar ölmeden önce hacca gitmekten başka bir isteği olmayan karısının yeni isteği ölmeden önce bir dünya turu yapmak olarak değişmişti. Halinden hiç yakınmayan kadın bu çilekeş hayatlarının son bulacağına inanıyor, yaptığı her işin ardından yakınıyordu: “Of belim koptu, dizlerim uyuştu.” Tüm aile fertlerinin yaşamdan beklentileri, hayalleri mikroskobik boyutlarından hızla devleşmeye başlamıştı. Büyük kızının inşaat işçisi kocası müteahhitliğe soyunmuştu. Yapmayı planladığı ultra lüks sitenin kral dairesinde kayınpederi oturacaktı. Belediyede temizlik personeli olan oğlu önümüzdeki seçimlerde belediye başkanı olmayı düşünüyordu.  Ama öncelik babasınındı, eğer babası başkan olmak isterse kendisi bir dört yıl beklemeyi göze alabilirdi. Üniversite sınavına hazırlanması gereken küçük oğlu bunu bırakmış, İstanbul’da gideceği özel üniversiteyi ve bölümü çoktan seçmiş, alınacak rezidans daire ve son model araba konusunda karar vermek işiyle meşguldü. Herkes, hatta Türkiye, Emin Kazmacı sayesinde refaha erecekti. Şimdi Emin Kazmacı’nın çıkıp da; “Bu doğum lekesi değil kardeşim,  iki üç aylıkken anam beni sırtına sarmış oduna gitmiş. İşte, topladığı o odunlardan biri, Allah korumuş da, gözümü sıyırıp sağ şakağımı derince yırtmış. Doğum tarihimde nüfus memurunun o günkü ruh halinin eseri. Zira kış aylarında doğduğum gerçeği, nüfus memurunun iyi gününe denk gelerek, Haziran ayının ortasına kaymış.” demesi artık çok zordu.

Bu fani dünyada en çok korktuğu şeyler kul hakkı ve haram yemekti. Cemaati olduğu cami imamı Ethem hoca da Cuma vaazlarında en çok bu konunun üstünde dururdu. Ama tek dayanağı Ethem hoca bile bir kâfirden alınıp ülkemize getirilecek bu paranın haram olmayacağını, hatta bu parayla yapılacak hayır işlerinin, burada yıllardır süren cami inşaatının bitirilmesi için yapılacak hatırı sayılır bir bağış çok iyi olurdu, paranın üstündeki tüm olumsuzlukları da sileceğini söylemişti. O paranın zaten çalıntı bir para olması da Felicio’nun meselesiydi.

Sanki adamlar çuvallarla parayı kapıya getirmiş de Emin Kazmacı geri çeviriyor. Ne malum şu testlerden geçeceği. Neyse ki çoluk çocuk, eş dost Emin’den önce düşünüyorlardı her şeyi.  Biraz İtalyanca bilmesi iyi olurdu. Ayrıca gizlice eve sokulan uzmanlar yapılacak testlerle ilgili tahminleri ölçüsünde Emin Kazmacı’yı bilgilendiriyorlardı. “En yetenekli olduğunuzu düşündüğünüz konu nedir?” Sorusuna hiç düşünmeden en uzağa işemek diye cevap verse… Küçükken köyde yaptıkları yarışlarda hep Emin birinci olurdu. Başka da bir yetenek aklına gelmiyordu. “Bakın Emin Bey muhtemelen size bir takım resimler, eşyalar gösterecekler ve bunlar arasında bir seçim yapmanızı isteyecekler. Bu durumda şu Pietro’nun nasıl bir adam olduğunu, nasıl bir hayat yaşadığını biraz da olsa bilseydik çok iyi olurdu ama adamla ilgili hiç bir bilgiye ulaşamadık. Yine de bu adamın bir soyguncu olduğunu biliyoruz. O dönem ABD’de yaşayan İtalyan ailelerin hayatlarını araştırdım. Buradan hareketle tahmini bir kişilik profili oluşturdum.” Tahmini Pietro ile ilgili her şeyi ezberlemesi, biraz da İtalyanca öğrenmesi yeterli olacaktı. Zaman kısıtlıydı, onu ABD’ye götürmek için gelen adamlar iki hafta süre tanımışlardı. “Hadi baba, kurtar beni Felicio de bakalım. Sonra da, seni affediyorum Felicio demeyi öğreneceğiz.” Emin’in telaffuzunu bir türlü beğenmeyen İtalyanca öğretmeninin istediği sonucu alması imkansız gibiydi. Herkes Emin Kazmacı’dan bıçkın bir İtalyan delikanlısı çıkarmak için seferber olmuştu. Arada çatlak sesler de çıkmıyor değildi; “Abi şu yaşlı adamın Felini mi, Feredico mu neyse, bir de elini hürmetle öptün mü, adamın içinin yağlarını eritirsin valla.” Emin’e kalmadan hemen birisi cevabı veriyordu; “Bu kadar para için adamın eli değil götü bile öpülür ama bu bizi kurtarmaz, biz Pietro kardeş ne yapardı ona odaklanalım.”

Emin Kazmacı’nın tek isteği normal hayatına geri dönmekti. Keşke olaylar bu kadar büyümeden, kimse duymadan, daha ilk günden tüm gerçeği söylemiş olsaydı. Elindeki uçak biletine baktı ve bir karar verdi. Şener Şen’in yaptığı şeyi yapacaktı, hem de tüm Türkiye’nin gözü önünde. “Şu reenkarnasyon olayına hiç inanmıyorum. Zaten bizim dinimizde böyle bir saçmalığın yeri de yok. Benim bu güne kadar kursağımdan haram tek lokma geçmedi, bundan sonra da geçmeyecek.” Bu etkili konuşmanın arkasından yırtılan bilet de noktayı koymuştu. Numunelik davranış.

 

 

 

KAYBOLAN KADINLAR: AZRA

Gecenin en karanlık anında, derin uykudayken bir sesle uyandım;  “Öykücü!”  Gözlerimi açmak istedim ama açamadım, hareket de edemiyordum. Birisi odamda dolaşıyordu. Nefes alış verişini duyabiliyordum. Başucuma yaklaştı; “Öykücü! Benim öykümü de yazmalısın.” Öykücü? Ben miyim o? Ne zaman oldum? Oldum mu? Soramıyorum, kaskatıyım.

“Anneannem tam 87 yaşında. Yalnız yaşıyor. Kendine özgü şen kahkahaları var, hayata bağlı. Benim bestelerimi tüm dünyayla birlikte duyabilmeyi hayal ediyordu. Ben, 19 yıl, 2 ay, 4 gün yaşayabildim. Hiç tanımadığım insanlar… İnsanlar? İnsan mıydı onlar? Biliyor musun öykücü, ben küçükken en çok hain kurttan korkardım. Hani şu kırmızı başlıklı kızı yutan kurttan.

Hayattayken yaşadıklarım, 19 yıl, 2 ay, 4 günlük kısmı, hiçbir öyküye konu olmaya değmezdi. Ben ölümümle, ölüm şeklimle senin öykülerine konu olabilirim. Beni çok seven birer anne ve babaya sahiptim. Beni ellerinden geldiği kadar iyi yetiştirdiler. Altı yaşından itibaren piyano dersleri aldım. Müziği çok sevdim, o da beni sevdi. Hayalimdi, tüm dünya beni müziğimle sevecekti. Kimin ne hakkı vardı beni zamansız, bu dünyanın dışına atmaya.

Duydunuz, hepiniz duydunuz, haber oldum ben. Tüh dediniz, vah dediniz. Katillerime lanetler ettiniz. Sonra unuttunuz beni.

Biliyor musun öykücü; ben daha âşık olmamıştım.  Âşık olacaktım, aşk acısı çekecektim. Bu acıya bestelerimi saracaktım.  NEDEN? NEDEN?

Söylemiş miydim? Benim anneannem tam 87 yaşında. Yalnız yaşıyor. Kendine özgü şen kahkahalarını hala atabiliyor. Bana inanıyor. Bestelerimi tüm dünyayla birlikte duymayı umut ediyor. Duyamayacak ama ben ölüyüm. Korkunç bir cinayete kurban gittim. Katillerimi hiç tanımıyorum. Katillerim, iki kişi… Hiçbir şey yapmadım ben onlara. NEDEN? NEDEN?

Şehir dışında okuyacağım ben dedim. Büyük şehirde… Çok inatçıyım. İkna ettim onları. Annem çok ağladı, beni bırakıp dönerken. Şimdi hala ağlıyordur. Babamı suçluyordur belki de. Babam desteklemişti beni, annemi o ikna etmişti. Kızına güveniyordu babam. Ben suçlu muyum? Giydiğim pantolon çok mu dardı acaba? Üstümdeki montu sezon sonundan yeni almıştım, ilk giyişimdi. Kısaydı montum. 19 yıl, 2 ay, 4 gün… Dördüncü gün… NEDEN? NEDEN?

Bir insan, hiç tanımadığı, ona hiç zararı dokunmayan başka bir insanı neden… Sanırım bir belgeselde duymuştum ya da filmde; kurtlar çok aç kalırlarsa, yiyecek bir şey bulamazlarsa, sürüdeki en zayıf yavruyu yerlermiş. Bu bir ayin gibi olmalı, ilk darbeyi kim vuracak? Düşünemiyorum. Gözümün önünde kurtlardan oluşan bir halka, ortada zavallı yavru, kurtlar dönüyorlar yavrunun etrafında. Ben dokuz yaşına kadar çok hasta olurmuşum. Çok zayıf bir çocukmuşum. Ama biz insanız. İnsan? İnsanın bir tanımı var mı öykücü? Gerçek bir tanım diyorum. O tanımın içine beni bu hayattan koparanları da koymalısın. Bak, benim tanımımı beğenecek misin: Yemini, suyunu yeteri kadar temin ediyorsa, çağın gerektirdiği konfordan yoksun değilse, cinsel ihtiyaçlarını karşılayabiliyorsa zararsız bir canlıdır. İyidir, hoştur, merhametlidir. Kaybedecek şeyleri ne kadar çoksa o kadar insandır insan. Ama bunlardan yoksunsa, kaybedecek bir şeyi yoksa dünyanın en tehlikeli canlısı olabilir. Uzak durmakta fayda var. Nasıl buldun bu tanımı?

Sana anneannemden bahsetmiş miydim? Etmiştim tabi, 87 yaşında. Ben en çok anneanneme benziyorum. Onun kadar uzun yaşar mıydım sence? Bunu hiç bilemeyeceğim, kimse bilemeyecek. 19 yıl, 2 ay 4 gün sürdü yaşamım. Yaşamak istiyordum. Haksızlık bu!  Haksızlık! Umutlarım öldü, hayallerim öldü. NEDEN? NEDEN?

Akşam karanlığı, eve doğru yürüyordum. Dalgındım. Yok, aslında aklımda bir melodi vardı. Hatırlamıyorum, hüzünlü bir şeydi. Eve varır varmaz notaya dökecektim onu. Hüzünlüydü. Evet, hüzünlüydü. Sanki birazdan yaşayacağım korkunç şeye… Ölüm marşı. Ah, keşke hatırlayabilseydim. Hatırlamıyorum, hiçbir şey hatırlamıyorum. Gözlerimi köhne bir evde açtım. Üşüyordum, çıplaktım, canım yanıyordu, çok canım yanıyordu. Ayağa kalkmak istedim, yer ayaklarımın altından kaydı. Gördüm onları, katillerimi. Alkol… Çok şişe vardı. Bağırdım, avazımın çıktığı kadar bağırdım.  Ben bağırdıkça onlar güldüler. Anladım, beni kimse duyamazdı. O, katledilmeyi bekleyen kurt yavrusu gibiydim, çaresiz. ( Kalemim kırıldı, kalemlerimiz kırıldı. Üzgünüm, çok üzgünüm. Yazamıyorum.)

Benim öykümü yazar mısın öykücü? Adım Azra. Şey de: Azra bu dünya da sadece 19 yıl, 2 ay, 4 gün yaşadı. Hayatının son gününde bir öykü kahramanı olmaya hak kazandı. Ama o yaşamak istiyordu, uzun yaşamak, anneannesi gibi. Hayatını daha önce hiç tanımadığı iki insan aldı. Nedenini bilmiyor. O en çok da bunu merak ediyor; NEDEN? Bir de öykünün adı Kaybolan Kadınlar: Azra olsun. Ben kadın sayılır mıyım öykücü?”

Geldiği gibi gitti, hissettim. Neden sonra kendime geldim. Gözlerimi açtım ama yerimden kalkamadım bir süre. Kanım donmuştu sanki, yeniden akışkan hale geçerken vücudum karıncalanıyordu. Hava yeni yeni aydınlanıyordu. İçim çok karanlıktı. Hareket yeteneğimi kazanır kazanmaz, kızlarıma bakmaya gittim; mışıl mışıl uyuyorlardı.  Azra gibi avazımın çıktığı kadar bağırmak istedim o an: NEDEN?

 

ÖYKÜCÜNÜN NOTU: Beni diğer taraftan takip etmenizden gurur duydum. Ama lütfen başka öyküsünü yazdırmak isteyen olursa, benden daha yetkin, daha cesur birini tercih etsin. Anlayışınız için teşekkür ederim.

ZAMAN YOLCUSU

Hissettiklerim, yaşadığım bu şey hangi kelimelerle anlatılır. İçim daralıyor, öyle ki göğüs kafesimi yırtmak istiyorum. Dünya başıma yıkılmış, kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemiyorum. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Bu duruma son vermenin tek yolu var: Ölmek.

Biri! Biri beni kurtarmalı.

“Ben buradayım. Bak yanındayım. Seni anlıyorum. Seni gerçekten anlıyorum. Kimsenin anlayamayacağı kadar anlıyorum seni. Korkma! Hepsi geçecek, inan bana hepsi geride kalacak. Sana bağırma artık, yerine otur demeyeceğim. Bağır, dilediğin gibi bağır.  Oturamıyorsan ziyanı yok. Yeme, hiçbir şey yeme. Başını omzuma koy. Gel sarayım seni, sımsıkı.”

Çaresizim, korkunç bir çaresizlik bu. Çabalamak boş. Betondan bir silindir, altı üstü beton, çok dar. İçindeyim. Hapsolmuşum buraya. Nefes alamıyorum, aldığım nefes göğüs kafesimden içeri girmiyor. Diyaframım da betonlaşmış. Silindirin içinde ki hava hep tükeniyor. Ama sonsuza kadar sürecek bir tükenme süreci bu. Yok, hayır ölmek mümkün değil. Sonsuza kadar sürecek bu çaresizliğim. Boğazım yırtılana kadar bağırsam da nafile, gerçekten duyan yok beni.

“Duyuyorum. Seni duyuyorum. Keşke sen de beni duysan. En çok ihtiyaç duyduğun şey, seni anlayan biri, bak buradayım. Bak yine akşam oluyor.  Geçenin şerri üstüne çullanacak yeniden, başını yastığa koyduğun anda gırtlağına çökecek. Sabaha kadar dolanacaksın o oda bu oda. Günlerce uyumadan da yaşayabiliyormuş insan.  Yeniden hava aydınlanacak. Güneş? Merak etme yeniden güneşi göreceğin günler gelecek. Biliyorum. İnan bana biliyorum. Her şey geride kalacak. Aslında bu son söylediklerimden ben bile emin değilim. Karanlıkla aydınlık birbirine çok yakın olacak. Yakından da öte, aynı yerde, aynı anda, birbirine dolaşmış. Hangisini göreceğin bir anlık bakışına bağlı olacak. Aydınlığının karanlığa dönmesi an meselesi olacak bazen. Korkacaksın, çıktığın karanlığın bu kadar yakınında olmasından çok korkacaksın. Yine de normal insanlar gibi yaşamaya devam edebileceksin.  Gel, sarayım seni sımsıkı sarayım.”

Diri diri mezara gömülen insanlar duymuştum. Korkunç mu? Şu an o insanlara imreniyorum. Onların çaresizliği süreyle sınırlı, korkunç bir son. Sonunda bitiyor. Benimkinin sonu yok. Çabalamakta boş. Bir mezarda olsam, gücümü tırnaklarımla toprağı kazmaya adarım. Bir umudum olur. Burası beton. Korkunç bir çaresizlik.

“Biliyorum. Biliyorum. Zaten acılarıyla, dertleriyle mücadele eden insanlar senin durumunda olmazlar. Onların kendilerini dinlemeye fırsatı yoktur. Ne derler; rahatlık batıyor. Kızma ne olur. En yakınların bile sana,- Ne derdin var?- demiyor mu? Onlara verecek bir cevap bulamıyorsun. Bak diyorlar sana bu soğukta çoluk çocuk dışarıda insanlar, evleri başlarına yıkılmış. Onları görüp haline şükretmeni, gülüp eğlenmeni bekliyorlar senden. Sen nankörsün onların gözünde, bulup bunayan. Seni gerçekten anlıyorum. Seni yargılamıyorum. Gel sımsıkı sarayım seni, saçlarını okşayayım, kulağına bıkmadan usanmadan hepsi geçecek diye fısıldayayım. Geçecek.”

Yaradanım! Söyle yaradanım; ben ne yaptım, bunu hak edecek ne kötülük yaptım? Neden bu haldeyim?  Kurtar beni, yalvarırım kurtar beni. Dayanamıyorum. Tüm sevenlerimi bıktırdım. Elimde değil, dayanamıyorum. Ağzım dilim kupkuru, mesanem tuvaletten kalkma diyor. Su içmeye korkuyorum. Ne yapacağım ben? Yalvarırım yardım et. Yarattığın kulundan yüz çevirme.

“Gülüyorum diye kızma bana. Hepimiz en çok başımız dara düşünce anıyoruz yaradanı. Kendini düşün, bu haldeyken başın secdeden kalkmadı. Bu yaşa kadar günde beş vakit namaz kılmış olsaydın bu kadar etkili olmazdı. Ne düşünüyorum biliyor musun? Yaradan ona kul olduğunu hatırlatmak için verdi sana bu illeti. Gülüyorum. Evet gülüyorum.  Başımı döndürdün. Otur biraz. Sesimi duymaya odaklan. Hatırlıyor musun; takvimlere işaret koyardın. O işaretli yere geldiğinde hayatın nasıl olacak acaba diye. Bir mucize beklerdin zamanın akışından. Mucizeler yaşamadın, zaman hep aktı. Şu an mucize dediğin bu duygu durumundan kurtulmak. Gel, bir takvim getir. İşareti birlikte koyalım.  Geçecek.”

İmreniyorum. Şu çocuğunu okula bırakıp oradan da işe yetişecek kadına mesela. Duvarların arkasından gelen kahkahalara, bağrışmalara.  Sevdiği dizinin yayın günü diye heyecanlanan sığ duyguya. Beğendiği bluzu indirimde bulduğu için mutlu olan zihniyete. Normal yaşama imreniyorum. Normal olmak istiyorum. Kurtulmak istiyorum. Nefes alamıyorum. Yetmiyor, aldığım nefes bana yetmiyor. İMDAT! İMDAT!

“Bağır, dilediğin gibi bağır. Seni anlayan tek insan benim. Ama ben de kanlı canlı yanında değilim. Keşke sarabilseydim seni. Keşke duyabilseydin beni. Ben bir garip zaman yolcusuyum; Sesini duyuramayan, yüzünü gösteremeyen.”

 

ALT TARAFI

İnşat mühendisi Deniz sinirden kıpkırmızı olmuştu. “Bu ne ısrar kardeşim. Yemiyicem demişim.”  Çağrılan asansör bir türlü gelmiyordu. Deniz iyice sinirlendi. “Başlarım asansörüne de. Yürü merdivenlerden inelim.”  Cahit şaşkındı. Az önce aldıkları büyük proje ellerinden uçup gitmişti.  Müteahhit Dursun Bey’in yeni sitesinin işlerini almışlardı. Toplantı sırasında ne olduysa Deniz, Dursun Bey’e bir muz fırlatıp toplantıyı terk etmişti. Deniz’i hiç bu kadar sinirli görmemişti. Şimdi, “Abi ne oluyor ya?” diye sorsa… Cesaret edemiyordu.

Dursun Bey’in ara öğünü toplantı saatine rastlamış, o da Anadolu insanı ya, herkese kendi ara öğününden ikram etmişti. Birer muz. Deniz “Ben muz yemem efendim. Teşekkür ederim.” deyip, muz tabağını elinin tersiyle önünden ittirmişti. Dursun Bey, “Neden efendim? Yiyin, muz çok faydalı bir meyve.” Deniz daha bu ilk ısrarla bile hafifçe sinirlenmişti. “Siz yiyin efendim. Size afiyet olsun ben muz yemem.” Dursun Bey işin peşini bırakmıyordu. ”Nasıl yani, hiç mi muz yemezsiniz?” Deniz sinirlendiğini saklamaya çalışarak; “Evet, ben hiç muz yemem. Siz muzlarınızı yiyin de işimize bakalım.”  Ama Dursun Bey, Deniz’e bu muzu yedirmeye kararlıydı. “Siz muzun ne kadar faydalı bir meyve olduğunun farkında değilsiniz Deniz Bey oğlum. Muz, potasyum kaynağıdır. Bol miktarda lif içerir, sindirim sistemine faydası vardır. İçerdiği mineral ve vitaminler de saymakla bitmez. Sizin gibi bir mühendis bunları bilmesin… Vallahi şaşırdım, hiç mi yemediniz? Üstelik çok lezzetlidir.” Deniz iyice sinirlenmişti, oturduğu yerden kalktı; “Yemiyorum beyefendi yemiyorum. Sağ olun. İşimize bakalım mı artık?” Beş kişilik toplantıda herkes şaşkındı. Cahit, Deniz’in kolundan tutup oturtmaya çalıştı. Dursun Bey; “Oğlum ne var bunda bu kadar sinirlenecek? Alt tarafı bir muz yemezsen yeme.” Bu son cümle Deniz’i çileden çıkarmıştı. Tabaktaki muzu alıp Dursun Bey’e fırlattı; “Alt tarafı da üst tarafı da sizin olsun. Başlarım muzunuzdan” Eşyalarını toplayıp, herkesin şaşkın bakışları arasında toplantıyı terk etti. Cahit’te peşi sıra çıkmak zorunda kaldı. Çıkarken patronu adına bir özür dilese miydi acaba? Arabaya bindiklerinde Deniz hala çok sinirliydi.  Cahit korkarak sordu; “Ne olacak şimdi abi? Yani işi kaçırdık mı?” Deniz cevap vermemişti. Cahit arabayı kullanırken yan gözle Deniz’e bakıyordu, sanki biraz sakinlemiş gibiydi. “Abi bir şey söyle ya! Ne oldu orada öyle?” Deniz derin bir nefes aldı; “Gördün işte, gereksiz saçma sapan bir ısrar. “ Cahit cesaretlenmişti; “Adam bir şey demedi ki, Anadolu insanı konuğunu yedirme konusunda ısrarcıdır bilmez misin?”  Deniz yeniden sinirlenmişti; “Elma, portakal, kiraza ısrar etsin. Muzu nereden buldu ya?”

“Ne farkı var ki muzun? Alt tarafı o da meyve değil mi?”

Deniz kendine hâkim olmakta zorlanıyordu;

“Arabayı kenara çek. İneceğim.”

Cahit korku ve şaşkınlıkla patronuna bakıyordu. Deniz sakin görünmek için çaba sarf ediyordu:

“Yürüyeceğim oğlum, çek kenara. Sen şirkete git.” dedi.

Ceketini alıp arabadan indi Deniz. Ilık bir sonbahar günüydü. Tıpkı o gün gibi. Babasıyla pazara gitmişlerdi, gecekondularla, yeni şık apartmanların ortasında ki pazara. Deniz yedi yaşındaydı.  Cicili biçili kızın annesi muz almıştı, bir muzu da soyup kızına vermişti. Deniz nasıl imrenerek baktıysa, kadın bir muz da Deniz’e vermek istedi. Deniz almakla almamak arasında bocalarken, babası; “Sağ olun hanımefendi biz alırız.” diyerek Deniz’i kolundan yanına çekti. Kadın bozulmuştu; “Ne olacak canım alt tarafı bir muz, çocuk bakınca ben de…” Babası, Deniz’i elinden tutarak oradan bir an önce uzaklaşmak isterken; “ Teşekkürler alırım şimdi.” Deniz, pazardan çıkana kadar babasının muz almasını bekledi umutla. Ama pazardan çıkıyorlardı, muz almamışlardı. Deniz; “Baba muz alacaktın.” Babası durdu onunda aklındaydı muz ama cebinde bir kilo muz alacak para kalmamıştı. Deniz’e bir şey söylemeden tekrar pazara girdi, girişteki ilk meyveciden üç muz aldı tarttırdı elini cebine attı çıkan parayı pazarcıya uzattı; “Üstünü haftaya tamamlarım.” Pazarcı sinirlendi; “Burası mahalle bakkalı değil abi.” Babasının başı önündeydi. Yan tezgâhtan bir pazarcı atıldı hemen; “Alt tarafı üç tane muz, veririm diyor adam, ayıp be.” Muzu satan pazarcı söylenerek uzattı poşeti Deniz’in babasına. Deniz mahalleye girene kadar sevincini belli etmedi, yol boyunca suskundu babası. Suçlu hissetmişti kendini Deniz, kötü bir şey yapmıştı sanki, babasını üzmüştü.  Mahalleye girip, arkadaşlarını da görünce, muz poşetini sevinçle sallamaya başladı. Herkes görsün istiyordu. “Nasıldı şu muzun tadı? O cicili biçili kız ne güzel yiyordu.” Eve girince heyecanla bağırdı ablasına; “Abla babam muz aldı bize.” Ablası Deniz’in elindeki torbaya atıldı, annesi babasının elindekileri aldı; “Ne muzu bu şimdi?” Babası sıkkındı; “Uzatma alt tarafı üç muz.” dedi. Cebinden sigara paketini çıkardı içinde bir tane kalmıştı, yakmadı. Üç kardeş ellerinde birer muz, mutluydular. Küçük Yusuf, daha üç yaşında, muzun ne olduğunu bilmiyordu. O abisi ve ablasının heyecanına ortaktı. Deniz onun muzunu nasıl yiyeceğini gösterdi ona, soydu ve ağzına soktu muzu; “Isır.” Ablası yemişti bile muzunu. Deniz de yemek için soydu muzunu. Kapı çaldı, ev sahibi kadın; “Hacı kirayı soruyor.” Babası sinirlenmişti; “Fabrika maaşları verdiğinde ödeyeceğiz dedik ya.” Kadın da sinirliydi; “Valla ben bilmem hacı ya ödesinler ya çıksınlar diyor. Siz anarşistlik yapmasanız maaşlar ödenirdi. Hem hacı muz alacak paraları var diyor.” Deniz’in babası kadının üstüne yürüyerek; “Yaşından utan be !” Annesi girmişti araya; “Hatice abla bu hafta öderiz, Hacıya söyle çocuğun canı çekmiş.  Alt tarafı üç muz ” Hatice bağırıyordu, sesini konuya komşuya duyurma çabasındaydı ; ” Anarşist kızım senin kocan, yaşlı başlı kadını dövmeye kalkıyor. Oh maşallah yemeniz içmeniz yerinde. Muz alacak paranız var, kiraya gelince yok. Ben karışmam hacı bu hafta ödemezlerse çıksınlar diyor.” Deniz’in babası kapıyı Hatice’nin yüzüne kapatıp, son sigarasını yaktı, Deniz ısırdığı muzu yutmakta zorlandı.

Sabah kapı yumruklanıyordu. Herkes yataktan fırladı Yusuf ağlıyordu içeri askerler dolmuştu. Deniz’in aklına muz kabukları geldi, mutfaktaydılar. Onları görmemeliydi askerler. Koştu mutfağa saklamaya çalıştı, her tarafı arıyorlar evde saklayacak yer yoktu. Deniz usulca elinde muz kabukları, açık kapıdan çıktı. Bir asker onu gördü; “Dur, elinde ki nedir?” Deniz çok korkmuştu. Asker elindeki poşete baktı, merakla kendine bakan diğer askerlere; “Muz kabukları komutanım.” “Nereye götürüyorsun bunları?” Deniz’in korkudan dili tutulmuştu. “Alın onları inceletiriz.” Asker şaşırmıştı. Deniz’in elindeki poşeti aldı. Şaşkındı o da, kendi kendine; “Alt tarafı muz kabuğu.” dedi.

O gün o askerler muz kabuklarıyla beraber Deniz’in babasını da götürdüler. O günün devamında yaşanan günleri resimsiz hatırlamak bile kalbini sıkıştırıyordu Deniz’in. Annesinin bazen sesli bazen sessiz ama hiç durmadan akan gözyaşları, konu komşunun sayesinde yarı aç yarı tok günler.

Deniz, şirketin olduğu apartmanın önüne kadar gelmişti. Bir seyyar satıcı bağırıyordu yakınlarda; “ Muz, muz çikita muz!” Deniz sesin geldiği yöne baktı sora dudaklarında belli belirsiz bir tebessümle; ”Alt tarafı muz.” diye düşündü.

KAYBOLAN KADINLAR: DEMET

Sağ elin işaret parmaklarını görelim. Liseden Aylin, Esin Ali, Dilek, Esra, Kaan, Füsun ve tüm takipçilerim, o parmakları kullanın. Hadi Demet’e bir beğeni alalım sizden. Şu son model lüks arabamla çekildiğim fotoğrafa büyük ilgi gösterin lütfen. İmrenin bana. Oldukça pahalı restoranda yediğim yemeğe dikkat edin, tabağımın resmini yakından görün bir de. Lütfen fotoğrafı çeken kardeş restoranın ismini fotoğrafa almayı unutma.  Geçen yılki Roma gezimi her güne bir fotoğraf etiketiyle yayınlamaya devam ediyorum. Benim hayatım baştan sona eğlence, A’dan Z’ye refah. Dikkatinizden kaçıyorsa söyleyeyim; üstümdeki kıyafetler marka, anlayan anlıyordur tabi. Ya evim, benim güzel evim. Aaaa, liseden Filiz sen ne meraklı çıktın öyle; “Evli miymişim, ne iş yapıyor muşum.” Kızım sen paylaşımlarıma baksana, sana ne bunlardan. Ay ısrarcı DM’den yazıyor birde “Boşandığımı duymuşmuş. Bir temizlik şirketinde taşeron işçi olarak çalışıyormuşum.” DM’lerime bakmıyorum kızım. Hayat kısa, size cevap yetiştirecek kadar vakit yok. Bir parmak ve liseden Filiz takipten çıktın.

“Demet, kız neredesin sen yine? Çık artık şu odadan, baban altına pislemiş yardım et temizleyelim.”

Duymuyordu Demet annesini. Yüzünde ağır bir makyaj, üstünde şık ipek bir buluz, altında sümsük bir eşofman. Ziyanı yok fotoğrafta altı görünmüyordu. Odanın bir kısmı korkunçtu;  kapısı olmayan eski bir dolap, mobilyası kalkmış eski ve dağınık bir yatak, leke içinde, rengi atmış duvarlar. Ama diğer köşe bu odaya yabancı duruyordu;  yepyeni şık bir ikili koltuk, arkasında ki duvarda koltuğun renklerini tamamlayan bir duvar kâğıdı, koltuğun önünde yepyeni bir sehpa, sehpanın üstünde, özenle dağıtılmış birkaç popüler kitap ve yurtdışından hatıra diye alınmış gibi duran aksesuarlar. Demet bu koltuğa uzanmış, elinde son model bir telefon, saçlarını bir oyana bir bu yana savurarak selfie yapıyordu. Annesi kilitli kapıyı açmaya zorlayıp açamayınca, gürültülü bir şekilde kapıyı yumrukladı.

“Kız kime diyorum ben? Közün kör olmasın, hadi yardım et de babanın altını temizleyelim.”

“Ya! Üf be bir rahat ver be kadın.” dedi Demet, annesinin onu duyamayacağı bir tonda sonrada sesini duyurmak için, “Tamam geliyorum.” diyerek yerinden kalktı. Saçlarını ensesinde topladı, üstünde ki bluzu özenle çıkarıp kapısı kırık dolaba astı. Yatağın üstündeki eski bluzunu giyinip, odadan çıktı.

Demet kızım burnunu tıka, öğürme refleksine engel ol, ellerini boka batırmadan mümkün olan en temiz şekilde bu işi bitir. Az önce çektiğin fotoğrafları ev hallerim diye yayınladığında alacağın beğeniler sana teselli olacaktır. Evet, şimdi elleri görelim.