GÖK GÜRÜLTÜSÜ

ÖMER’LE BULUŞMA (ROMANIMDAN KÜÇÜK BİR BÖLÜM)

Kaçınılmaz olan birazdan gerçekleşecekti. “Ne konuşacaklardı ki?” Çok gergindi Seher. Tamamen yabancı birini bekliyor gibiydi. Buluşacakları yeri Seher belirlemişti; bir alışveriş merkezindeki kafeterya. Burası self servisti ve sadece kahve satılıyordu. Kahvesini alan sigara tiryakileri terastaki masalara geçiyorlardı. Kasadaki sırayı görünce beklemeden dış kısma geçip boş olan birkaç masadan birine oturmuştu Seher. Burası kalabalık ve çok gürültülüydü. Ömer henüz gelmemişti. Zaten Ömer’le bir yere zamanında gitmek hiç mümkün olmazdı. Çok uzun hazırlanır ve tam kapıdan çıkacakken de mutlaka tuvalete giderdi. Seher ayakkabılarını bile giyinmişken en az on, on beş dakika kapıda onu beklerdi.

Genç bir kadın bebek arabasıyla içerden terasın kapısını açmaya çalışıyordu. Ağır kapıyı bebek arabasıyla itemeyince, dar alanda arabayı döndürmeye çalıştı. Seher kapıya yakın oturanlardan birinin bunu fark edip kadına kapıyı açmasını bekledi. Ama herkes kendi havasındaydı, yardım için kalkacakken masaları temizleyen bir delikanlı seğirtip kapıyı açtı. Masalar birbirine çok yakındı. Tam yanındaki masada birbirinden çok farklı tipte dört kız oturuyordu. Biri yırtık pırtık bir kot pantolonun üstüne giydiği bluzunu memelerinin hizasına kadar toplayıp belinden bağlamıştı. Siyahlar içindeki iki kızdan birinin göz kapağı da dâhil, yüzü hızma doluydu. Sırtı Seher’e dönük olan kız tesettürlüydü. Bol kahkahalı bir sohbetleri vardı. Seher bunları bir araya getiren şeyi merak etti. Bebek arabalı kadın tam kapının arkasındaki masaya oturmuştu. Hızla açılan kapı bebek arabasına çarpıyordu ama kadının buna aldırdığı yoktu, o elindeki telefona dalıp gitmişti. Seher sinir oldu kadına.

Seher arada Ömer’in geleceği muhtemel yöne bakmasına rağmen o farkına bile varamadan Ömer bir anda masanın başında bitivermişti. Yandaki masaya kulak kabarttığı bir anda kaçırmıştı galiba Ömer’in uzaktan gelişini. Ömer’in yüzü kıpkırmızıydı, ne zaman bir şeye sıkılsa böyle olurdu. Suratında mahcup bir tebessümle, “Merhaba,” dedi ve Seher’in karşısına oturdu. Seher sadece başıyla selamladı Ömer’i. Seher altı yıldır birlikte yaşadığı bu adama tamamen yabancı gibiydi ve çok gergindi. “Ne demeliydi? Nasılsın? diye sormalı mıydı? Ya da başka bir söz bulmalıydı, manalı ve samimi. Görüşelim diyen Ömer olduğuna göre yanında getirdiği birkaç sözcük vardır belki,”diye düşündü. Ömer’in masanın üstünde kenetlediği ellerine bakıyordu Seher, yüzüne, gözlerine bakmaya cesareti yoktu. “Ne içersin?” Ömer konuşmuştu. Seher başını kaldırmaya, Ömer’in yüzüne bakmaya mecbur oldu, “Bilmem kasada sıra vardı beklemedim,” dedi. “Burası çok gürültülü, başka bir yere mi gitsek?” dedi Ömer. Seher cevap vermeden yerinden kalkıp hâlâ oturan Ömer’e baktı. Seher’in aniden kalkmasının şaşkınlığını üzerinden atan Ömer, onu takip etti. Alışveriş merkezinin sessiz ve tenha bir yerine kadar yürüdü Seher. Sonra geri dönüp Ömer’e, “Nerede oturalım?” dedi. Ömer düşünür gibi yaptı. “Bilmem. Sakin bir yer olsun birbirimizi duyabilelim.” Seher ekledi, “Ama bizi kimse duymasın değil mi?” Böyle bir yer vardı; ev, evleri. Seher korkuyordu, altı yıldır aynı yatakta uyuduğu adamdan korkuyordu. Onunla aynı çatının altında, yalnız olmak düşüncesini savuşturdu. Ama Ömer de aynı düşünceyi taşıyor olmalıydı, “Aslında evde kalan eşyalarımı da almak istiyordum. Orada ayaküstü konuşuruz. Senin için sakıncası yoksa tabii,” dedi. “Sakıncası yoksa” diyerek Seher’i köşeye sıkıştırmıştı. “Ne olabilir ki?” diye düşündü Seher, “Tamam,” dedi. “En fazla bir saat,” demek istedi ama vazgeçti ne de olsa ev onun eviydi. Kural koyacak konumda değildi Seher.

Anahtarı kapı deliğinde döndürürken, “Aslında ev buldum sayılır, işyerine de yakın küçük güzel bir daire,” dedi Seher. Ömer açılan kapıdan içeri girdi ve Seher’in sormasını beklediği soruları sormadı; evin kapı eşiğinden görünen kısmının her santimini gözleriyle gezdi. “Yatak odasını sana bırakacağım. Koltuklarla televizyonu alırım,” dedi Seher. Ömer dalgın bir halde salona girdi ve kendini girişteki koltuğa bıraktı. “Şirin’i hatırlıyor musun?” dedi. Seher’in yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. Şirin, bir Sultan papağanıydı. Açık balkon kapısından öylece girip, bir süre etrafta deli gibi kanat çırpmış sonra da Seher’in başına konmuştu. “Onca masraf edip kafes falan aldık kerataya da o ilk fırsatta kaçtı bizden,” dedi Ömer. “Belki de kafese kapatılmaktan hoşlanmıyordu. Özgür olmak için tüm tehlikeleri göze alarak onu kafeslemek isteyenlerden kaçıyordu,” dedi Seher. Ömer, Seher’i duymuyor gibiydi. Seher üstüne rahat bir şeyler giyinmek için salondan çıkarken Ömer’in hıçkırık sesiyle irkilerek geri döndü. Ömer salya sümük, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ne yapacağını şaşırdı Seher, yanı başına kadar gidip öylece kaldı. “Çok mutsuzum. Hep mutsuzdum.  Kendimi bildim bileli içimdeki cehennem ateşinde her gün yandım,” deyip, elinin tersiyle burnunu sildi Ömer. Seher bir koşu mutfaktan kâğıt havlu koparıp geldi. Kâğıdı Ömer’e uzattığında Ömer, Seher’in koluna yapıştı. “Çok acı çekiyorum Seher, bana yardım et lütfen!” Kolunu çekmeye çalıştı Seher ama Ömer sımsıkı tutmuştu. “Saçmalıyorsun Ömer. Yardım isteyeceğin en son insan benim. Kes artık ağlamayı.”

“Ben böyle olmak istemedim. Hiç istemedim. Yıllarca istemediğim halde kafamın içinde bana işkence etti bu duygu. Normal olmak istiyorum. Anlıyor musun normal,” deyip, hâlâ elinde tuttuğu Seher’in eline yüzünü gömüp yeniden hıçkırıklara boğuldu.

Seher onu iterek elini kurtardı, “Hangi normal tarafımı istiyorsan sana vermeye hazırım,” diye bağırdı. Ömer şaşırdı. “ Yaşamak için bedenini satan alkol ve uyuşturucu bağımlısı bir annenin kızıyım. Altı yaşına kadar annem tarafından acımasızca dövüldüm. İlkokul birinci sınıftayken başka çocukları almaya gelen ana babaları onları arabalarına kadar kucaklarında taşırken, ben uzak evime yürüyordum ve yol boyunca annemin sızıp kalmamış olması için dua ediyordum. Altı yıl yetimhanede kaldım. Annem nihayet bir çocuğu olduğunu hatırlayıp beni yetimhaneden aldı. Peki, ne yaptı biliyor musun? Hiç acımadan sattı beni. Annem öldüğünde özgürdüm ama hayatta kalmak için annemin bıraktığı yerden devam etmekten başka şansım yoktu.” Seher eliyle alnındaki saçları toplayıp, başını Ömer’in göz hizasına indirdi. “Bunu gördün mü? Ya vücudumdaki diğer izleri? Bunca yıl birlikteyiz hiç sormadın. Saldırıya uğradım. Sadece tecavüz etmediler, ellerindeki bıçakla beni kuşbaşı doğramaya kalktılar.” Sustu Seher. Ömer ona bakıyordu. “Şimdi söyle bakalım hangi tarafını istiyorsun?”dedikten sonra Ömer’in karşısındaki tekli koltuğa attı kendini ve ekledi, “Ben senin homoseksüel eğilimin yüzünden çektiğin acılara razıyım. Hadi birlikte ağlayalım.”

Ömer yerinden usulca kalkıp mutfak kısmına geçti. Buzdolabını açtı, içine baktı, aradığını bulamamıştı, kapattı. Seher oturduğu yerden onu izliyordu. “Biramız yok maalesef ama bir şişe şarap olacaktı, tezgâhın altına bak.” Ömer şişeyi bulup açtı. Raftan iki kadeh alıp doldurdu. Kadehin birini Seher’e uzatıp diğeriyle az önce kalktığı yere oturdu. “Benim yaramı küçümsüyorsun Seher ama senin yaralarının bir suçlusu var. Tüm günahını çekecek birileri yani. Keşke dediğin gibi olsaydı da değişebilseydik.” Sonra elindeki kadehten bir yudum içti “Lise ikinci sınıftayken, soyunma odasında bir çocuk bana dokundu. Etrafta kimse yoktu. Dudaklarını dudağıma değdirirken ittim onu yere düştü. Tekmeledim, tekmeledim, tekmeledim. Gücüm tükenene kadar yaptım bunu. O hiç karşılık vermeden, öylece düştüğü yerde iki büklüm, gözlerimin içine bakarak yattı. Oradan çıkıp eve gittim ve ‘Bir daha o okula adımımı atmam,’ dedim. Kaydımı başka okula aldılar. O çocuğu bir daha hiç görmedim ama bana hissettirdiğini hiç unutamadım,” deyip ağzını koca bir yudum daha şarapla doldurdu Ömer. Yutmadan ağzında tuttu bir süre. Seher de kadehinden bir yudum aldı. “Ve normal olmayan bu duygu sana acı verdi. Öyle mi?”

“ Evet. Unutmak istedim. Başaramadım. Annem hep, ‘aklına gelen iyiliği, ibadeti yapamasan da Allah yapmışsın gibi kabul eder, hanene sevap olarak yazar,’ derdi. Bu süre içinde ben de aklımdaki bu kötü düşünce yüzünden haneme yazılacak günahlardan çok korktum. Gündüzleri idare ediyordum da geceler beni yakıyordu,” dedikten sonra boşalan kadehini doldurdu Ömer. Seher’in elindekine baktı henüz bitmemişti onunki. “O kadar çok kızla çıktım ki. Öyle olmadığımı kendime ve dünyanın kalanına ispat etmek istiyordum Seher. Anlıyor musun?” Seher kadehindeki şarabı bir dikişte bitirdi ve yerinden kalkıp Ömer’in yanındaki şişeden kadehini yeniden doldurdu. Yerine tekrar otururken, “Beninle de bu yüzden mi evlendin?” dedi. Oturduktan sonra da devam etti. “Annenin sana bulduğu iyi aile kızlarını yakmak istemedin herhalde. Ben zaten yanmıştım, biraz daha yansam ne olurdu ki?”

Ömer atıldı, “Yok, öyle olmadı. Seninle ilk tanıştığımızda hiçbir şey düşünmedim, benim için diğer kızlardan biriydin. Sonra, ilk kez bir kızla bu kadar uzun zaman geçiriyordum, senin yaraların beni etkiledi. Benim gibiydin, yaralı. Yaralarımızı birlikte sararız diye düşündüm. Ne bileyim, işte öyle bir şey.” Seher’in içinde Ömer’e karşı bir merhamet hissi uyanıyordu, onu ilk defa görüyor gibiydi, yüzünde yerinden bile habersiz olduğu tamamen kapalı bir göz açılmıştı sanki. “Annenleri benimle evlenme konusunda nasıl ikna ettin Ömer? Bunu hep merak etmiştim ama hiç sormaya cesaret edemedim.” Ömer derin bir nefes alıp bardağı göz hizasına kadar kaldırarak içindeki sıvıyı döndürdü, sonra bir yudum alıp söze girdi. “Anneme beni yanlış doğurduğunu söyledim. Direkt ben erkeklere ilgi duyuyorum demedim ama birtakım imalarda bulundum. Çok zeki kadındır annem, ben daha da ileriye gitmeden beni susturdu. Annem o an ölmedi ya bir daha ölmez. Senin evden gittiğin gün söyledim bunları.  Bunun üstüne, ‘ben Seher’le evleneceğim,’diye bir şey de söylememe gerek kalmadı.”

Gece uzundu, içkileri bitmişti. Ömer içecek bir şeyler almak için dışarı çıktı. Seher üstüne rahat bir şeyler giyip mutfağa girdi. Ömer gelince hep yaptığı gibi oturmadı, Seher’e yardım etti. Birlikte oturdular masaya, Seher eskiden tanıdığı Ömer’i unutmuştu. İki samimi arkadaş, dost olmuşlardı bir anda. Yıllardır sakladığı, Ömer’in öğrenme ihtimalinden korktuğu ne varsa anlattı Ömer’e. Halil’i bile. Güldüler, ağladılar. Ömer gecenin sonunda koltukta uyuya kaldı. Seher bir battaniye örttü Ömer’in üstüne, yüzüne düşmüş saçları şefkatle kenara çekti. Ömer’in ablası, annesi gibi hissetti kendini. Henüz uykusu gelmemişti, bilgisayarını açtı ve Nesrin Hanım’a göndereceği son mektubu yazmaya koyuldu.

 

 

UNUTMAK

Bazı şeyleri unutmak ya da unutturabilmek güzel olurdu. Mesele dokuz yaşındayken anne ve babamı çıplak gördüğüm anı. Çıkardıkları sesler korkunç gelmişti o an. Uzun süre etkisinden kurtulamamıştım. Ya da henüz genç bir asistanken hayvani duyguların esareti altında, bir nöbette, genç ve evli bir temizlik personeli kadınla birlikte olduğum gerçeğini.  Aklıma ne zaman gelse gözlerimi sımsıkı kapıyorum, sanki bir faydası olacakmış gibi. Unutmak, unutmak yetmez tek başına, unutturmakta lazım. Şimdi Tanrı bana bu lütfu bağışlıyor. İstesem de istemesem de unutmaya mahkumum.

Henüz hatırlıyorken yazmak istedim. Senin okuman için belki, bilmiyorum, henüz karar vermedim. Seninle tanışmamız müthiş bir anı olurdu, başlamak içinde ideal bir nokta. Ama biz hiç tanışmadık, biz zaten birbirimizi hep tanıyorduk. Yine de senin yeni tomurcuklanan memelerinin benim elime çarptığı o günü tanışma günümüz olarak kabul ediyorum. Sen ne çok utanmıştın, yanakların allanmıştı. O güne kadar sen dayımın kızı Saliha’ydın. Ben o gün çocukluğuma veda ettim. Yıllarca o an hissettiğim şeyler bana azap yaşattı, kendimi suçlu hissettim. Unutmak istedim. Sonrasında engelleyemediğim, sana karşı büyüyen hislerimden nefret ettim. Bir yanım yana yana seni hırpaladım çokça.

Çocukluğumuz… Ne güzel günlerdi. Anneannemin, senin babaannen, bahçesinde tüm kuzenler, oynadığımız oyunlar, kalabalık sofralar, anneannemin Girit yemekleri, dedemin sofradan eksik olmayan rakısı. Anason kokusu bana huzur veriyor, galiba o günlere duyduğum özlem.

Beni sevdin mi Saliha? Sevdin biliyorum, sevdin. Sen Abidin abini seversin. Bizde kuzenler kardeştir. Mecburi hizmetimi Bitlis’te yaptım biliyorsun, oralarda insanların kuzenleriyle evlenmeleri gelenek gibiydi. Egenin bu şirin sahil kasabasını Bitlis’e taşımalıydık. İmkânsız, imkanlı hale gelince küçülür müydü?  Belki de hiç var olmazdı.  Yoksun bir evliliğimiz olurdu, ecüş bücüş çocuklarımız. Bir doğum gününde sana Kerime Nadir’in Samanyolu kitabını hediye etmeyi düşünmüştüm. Yapsa mıydım, aklına gelir miydi Abidin abinin sana vurgun olduğu. Vurgun mu? Nerden aklıma geldi şimdi bu kelime?

Unutuyorum Saliha, yavaş yavaş her şeyi unutuyorum. Unutmaya mahkûm edildim ben. Bir karar verdim; bu illet beni yıkmadan veda edeceğim hayata. Geçen marketteki çocuk “Abidin amca bu kadar tiraj köpüğüyle ne yapacaksınız?” dedi. Şaşırdım, meğer o gün üçüncü kez tıraş köpüğü alıyormuşum. Çok hızlı ilerliyor bu illet. Beklediğimden çabuk bükecek belimi. Dahası her gün gittiğim kahvenin yerini unuttum, caddede öylece kaldım Saliha. Yazmalıyım, henüz hatırlıyorken yazmalıyım. Dışarı çıkarken küçük kağıtlara notlar yazmaya başladım. Avuç içlerime de ceplerine bak. Bu yüzden geldim Saliha, bu yüzden döndüm bu kasabaya, ölmek için. Doğduğum yerde, senin kollarında ölmek hayaliyle.

Ne hayaller kurardım. Buradan ayrılıp Tıp Fakültesine gittiğimde, sen daha lisedeydin, senin yalnızca benim iyileştirebileceğim bir hastalığın olmasını düşlemiştim hep. Hayatının bir anında kaderin benim elimde olmalıydı. Sen bana mahkûm olmalıydın. Bir ömür geçirdik. Sen evlendin, ben evlendim, çocuklarımız oldu, ben boşandım. Sen boşanmadın. Ben yeniden evlendim, yeniden boşandım, sen hep evli kaldın. Kocandan nefret et istedim, seni dövsün, sövsün. Seni her gördüğümde gözlerinde mutsuzluk aradım. Yıllar önce gözlerinde aşkı bulamadığım gibi mutsuzluğu da bulamadım. Senin kocaman yeşil gözlerin, acık kumral gür saçların… “Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” diyorum kendime.

Suçluluk hissetme, tüm hayatımı seni düşünerek geçirmedim. Unuttuğum da oldu seni. Unutmak, zamanla yaşadığın olumlu, olumsuz şeylerin seni eskisi kadar etkilememesidir bazen. Sana olan tutkumda, taze bir ölümün ardından duyulan acının zamanla hafiflemesi gibiydi. Unutmadım ama daha az düşündüm seni. Sen beyaz bir meleğe dönüşüp başkasına evet dediğinde yaşadığım acı hep aynı tazeliğinde kalsaydı nasıl yaşardım. Ne gündü, çok içmiştim. O gün sen evet demeden elini tutsaydım hadi deseydim, gelir miydin? Sen beni hiç aşla sevdin mi Saliha?  Ya başka bir erkek seni benim sevdiğim gibi sevdi mi? Kocan seni sevdi mi, seviyor mu? Birlikte mutlu olur muyduk Saliha? Benim hislerimden haberin var mıydı Saliha?

Müjgan, ikinci eşim, bir defasında bir kadın kendinden hoşlanıldığını mutlaka anlar demişti. İçim sıkılmıştı. Sende anladın mı? Bu yüzden mi bana abi rolünü dayattın? Bana başka kızlardan mektuplar, haberler taşıdın. Şimdi oku bakalım bu mektubu, ben ölüyüm nasılsa.

Ya ölmeyi unutursam?  Her yere, bu eski baba evinin tüm duvarlarına yazmalı;” Ölmeyi unutma Abidin?” Tabi unutmadan nasıl öleceğimi de yazmalı. Yok, iş oraya varmadan bitmeli, belki bugün. Hayır unutmadım, bugün olmaz. Yemek yapacaksın bana, anneannemin nefis yemeklerinden. O güzel günleri yad edeceğiz.  Hem daha zamanım var.  Yırtarım belki bu mektubu, yenisini yazarım. Onu da yırtarım, yenisini yazmam. Duvarlara kendini öldürmeyi unutma Abidin yazarım sadece. Hayatıma giren tüm kadınlara birer mektup yazarım belki. Kendime yazarım Saliha; “Abidin Efendi unutmak istediğin her şeyi unutacaksın. İstemediklerinde silinecek. Saliha’nın ölen köpeğini birlikte kefenleyip gömdüğünüz tepeyi, onun göz yaşlarını sildiğin, onu avuttuğun tepeyi unutacaksın. Düğün gecesi, çok içip dansa kaldırdığın Saliha’yı boynundan öptüğünü…” Unut zaten onu rezillik!

Gitmek lazım şimdi. Tam mevsimi, kimse yoktur sahilde, boştur tüm sandalyeler. Oturmak lazım orada, düşünmek. Unutmak istemediğin anılarını, çok geç olmadan yeniden yeniden hatırlamak. Tüm o boş sandalyeleri geçmişin kalabalığıyla doldurmak. Tam yanımda ki sandalye senin için Saliha.