YOLCULAR

Sanırım uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tren hareket ediyordu.  Cam kenarında oturuyordum. Tam karşımda mini etekli, acayip makyajlı bir kadın vardı. Elinde tuttuğu küçük bir aynayla rujunu tazeliyordu. Onun yanında bir köylü kadın oturuyordu, çok gençti, biraz tombul ve yıpranmıştı, olduğundan yaşlı gösteriyordu. Tam yanımda gözlüklü, kumaş pantolon ve ceket giymiş, dizlerinin üstünde sımsıkı tuttuğu bir evrak çantasıyla genç bir kadın vardı. Onun yanında da iyi giyimli, kürk mantolu, elli yaşlarında bir kadın oturuyordu. Çapraz karşımda, tam çıkış kapısının yanında da takım elbiseli bir adam vardı. Yüzünü fötr şapkasıyla kapatmıştı, uyuyordu sanırım. Ortamızda, yerde, oyuncak bir tabancayla oynayan, beş yaşlarında erkek bir çocuk vardı.

Köylü kadın bana bakıp gülümsedi. Ben de başımla selamladım onu. Kimse konuşmuyordu, yalnız silahıyla oynayan çocuğun çıkardığı takırtı duyuluyordu. Sonra mini etekli kadın aynasını indirip ortaya konuştu, “Bu yol ne kadar sürer acaba, bilen var mı?” Hepimiz bir birimize baktık. Kimsenin bir fikri yoktu sanırım. Köylü kadın, “Boş ver ne kadar sürerse sürsün, varacağımız yere varalım da,” dedi. Gözlüklü kadın atıldı, “Benim için zaman çok kıymetli,” dedikten sonra biraz tereddütlü devam etti, “Aslında kocam için, geç kalırsam yine hır çıkar.” Hepimiz ona bakıyorduk, bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti sanırım.

“Evlenmeye karar verdiğimiz de bunun sorun olmayacağını söylemişti. O zaman her şey çok güzel görünüyordu. Ondan daha iyi bir eğitim almıştım. Çalıştığım köklü firmada önüm acıktı. O ise teknik elamandı, bir bankanın ATM’leriyle ilgileniyordu. Daha o zamanlar bile ondan çok kazanıyordum. Âşıktık, ileride ne olacağını düşünmeden evlendik. Evlendikten kısa süre sonra terfi ettim. Çok mutluydum, bunu kocamla paylaştığımda umduğum tepkiyi alamadım. Onu çok seviyordum. O istemiyor diye benim arkadaşlarımla görüşmeyi kestik. Aslında açıkça böyle bir istekte bulunmamıştı, dilinden başka tüm bedeniyle bunu belli ediyordu. Arkadaşlarımla görüşmememiz durumu düzeltmedi, benim iş yemeklerim, iş toplantılarım her şey sorun olmaya başlamıştı. Çocuk istiyordu, ben buna hazır değildim. Onu çok seviyordum, bu yüzden ikinci terfi şansını teptim ve çocuk yaptım. İşler daha kötü bir hal aldı, çocuğuyla ilgilenmeyen berbat bir anneydim onun gözünde. Eve geç geldiğim her dakikanın hesabını tek tek soruyordu.  Kavgalarımız giderek şiddetlendi. Dayak yemeye başladım. Önceleri bunun geçici bir durum olduğunu düşündüm.  Ama işe her geçen gün daha çok morlukla gitmeye başladığımda, söyleyecek yalanım kalmamıştı. Korkuyordum. Çok korkuyorum. Geç kalmamalıyım.” Bu son sözleri söylerken çocuk oyuncak silahını ona doğrulttu ve ağzıyla , “Bom,” diye ateş etti. Gözlüklü kadın vurulmuş numarası yaptı. Kendini saldı ve gözlerini kapatıp başını göğsüne düşürdü. Biz gülümsedik.

Köylü kadın, “Erkek milleti işte,” dedi. Derin bir soluk alıp anlatmaya başladı. “Ben güneşin doğduğu yerde yaşardım çocukken. Babamın dört karısı ve adlarını bilmediği kadar çok çocuğu vardı. Yoksulduk ama ben mutluydum. Babam geçinmek içim başlık parasını kullanıyordu. Ablalarım on beş yaşına gelmeden evlenmişlerdi, sıra bana gelmişti. Ben daha bunun farkında değilken, güneşin battığı yerde ki bir köyden gelen zengin bir adam babama çok para verip safcana oğluna gelin aldı beni. Doğduğum yerden çok uzağa dilini bile bilmediğim bir memlekete götürdüler beni. Gelinlik giydirdiler düğün yaptılar. Çocuktum bir şey bilmiyordum, konuştuklarını bile anlamıyordum.  Kocam benden beterdi. Ağzından salyalar akıtarak her gece üstümde tepinip garip sesler çıkarıyordu. Saçımı başımı yoluyor, yumruklarını ardı ardına indiriyordu bedenime. Yapmak istediği şeyi beceremiyordu.  Kayınpederim olacak domuz durumu fark edince oğlunun işini kendi yapmaya başladı. Oğlu yorgunluktan uyuya kalınca o geliyordu yanıma. Gece karaydı, benim gecelerim daha kara. Yıllarca sürdü. Dayanamadım, bir gece yastığımın altına bir bıçak sakladım, ikisinden de kurtulacaktım.” Tam o anda çocuk tabancasını köylü kadına doğrulttu, kadının gözleri dehşetle açıldı. Tam karşımda oturduğu için bunu görmüştüm. Çocuk, “Bum,” dedi. Köylü kadın da gözlüklü kadın gibi ölmüş numarası yaptı. Başımı yanımda oturan gözlüklü kadına çevirdim. Hala ölü taklidi yapıyordu. Şapkalı adam pozisyonunu bile bozmadan uyumaya devam ediyordu.  Çocuk oyununa dönmüştü. Kürk mantolu kadın, kürküne daha sıkı sarınmıştı.

Mini etekli kadın, “Ne korkunç,” dedi. “Benim hikâyemde sizinkinden farklı değil. Gençtim, güzeldim, harika bir sesim vardı. Ünlü bir şarkıcı olmak tüm hayallerimi süslüyordu. Ailem, özellikle de babam buna karşıydı. Okumamı istiyordu. Lise ikinci sınıftaydım, bir ses yarışması yapılacağını duymuştum. Ailemden gizli bu yarışmaya katılmaya karar verdim. Katıldığım ön elemede beni gözüne kestiren iğrenç şişko bir adam, bu yarışmayla zaman kaybetmemin yanlış olduğu konusunda beni ikna etti beni. Arkadaşının prodüksiyon şirketine gidip albüm çalışmalarına hemen başlayabileceğimizi söyledi. Hiçbir şey düşünemiyordum. Aslında gitmek istemedim ama bunu dile getiremedim. Arabasına bindiğimde pişman olmuştum, geri dönmek için çok geçti sanki. Biliyordum, onun iyi bir adam olmadığını daha o an biliyordum. Basireti bağlanır ya insanın, öyle olmuştum basiretim bağlanmıştı. Gerçekten de büyük bir müzik stüdyosuna gittik. İki adamla tanıştırdı beni, bana bir şarkı okuttular. Abartılı övgüler yağdırdılar. Her şey normal görünüyordu ama hiçbir şey normal değildi. Adamlar bir garip bakıyorlardı bana. Israrla bana bir şeyler içirdiler. Gerisini pek hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde perişandım, tecavüze uğramıştım. Artık eve dönemezdim. Garip, insan yaşadıklarını kelimelere döktüğünde, kulağa çok basit geliyor. Bildiğimiz tüm kelimeler yetersiz ve çok küçük,” derin bir nefes alıp devam etti anlatmaya. “Uzun ve çetrefilli bir hayatın başlangıcıydı bu yaşadığım. Sonrası daha kötüydü. Üçüncü sınıf pavyonlarda şarkıcılık yaptım.  Bir maldım artık, güçlü olanın elinde kalan. Bazen geceliğine satıyorlardı bazen haftalığına. Yıllarca memleket memleket gezdirdiler. Kara gözlü, genç Çingene kemancıyla karşılaşana kadar hiç düşünmedim, sorgulamadım. Gizlice kaçacaktık. Kimsenin bizi bulamayacağı yerlere gidip yepyeni bir hayat kuracaktık birlikte.” Birden gözleri dehşetle açıldı, çocuk silahını doğrultmuştu ona. “Bum,” dedi çocuk. Mini etekli kadın da ölü taklidi yaptı.

Geriye sadece ben, kürk mantolu kadın ve şapkalı adam kalmıştık. Çocuk hiçbir şey olmamış gibi oyununa devem ediyordu. Kürk mantolu kadına baktım. Göz göze geldik. “Bana hiç bakmayın,” dedi. “Ben onlar gibi değilim. Benim kocam bir kalp krizi geçirdi.” Mantosuna daha sıkı sarılıyordu. Kısık ve umursamaz bir tonla devam etti. “Kalbi olmayan biri nasıl kalp krizi geçirirse?” Göz gözeydik yeniden söylediğini duyduğumu anladı.

“Evet, doğru, kocam bir kalpsizdi. İşinden başka hiçbir şey umurunda değildi. Beni hiç sevmedi. Çocuk doğuracak ve ona zorluk çıkarmayacak bir damızlığa ihtiyacı vardı. Bunun içinde kendinden aşağıda birine baktı. Ondan daha eğitimsiz, yoksul birine. Böylesi kolay kontrol edilebilir ve kendine bağlılığı da garanti olurdu. Doğru kararı vermişti. Evlilik onun için bir işti. Ben bu evlilikle sınıf atlayacağım için çok mutluydum. Karşılığında otuz yılımı vereceğimden habersizdim tabi. Otuz yılın ilk yarısında ailesi tarafından aşağılandım ve ezildim. Kocam hiç yanımda değildi, bir kere olsun beni onlara karşı koruyup savunmadı. Ellerini kullanmadan parçaladılar beni. İkinci yarıya geldiğimde dişlenmiştim. Ezile ezile ezmeyi öğrendim. Bu mutluluk için yeterli değildi. Kocamın ilgisine sevgisine ihtiyacım vardı. Ondan birazcık sevgi görebilmek adına çırpınıp durdum. Sonra bir gün karşıma geçip boşanacağımızı haber verdi. Çocuklarını büyütmüştüm, bana ihtiyacı yoktu artık. Yıkıldım. Başka bir kadın vardı, üstelik benden otuz yıldır esirgediği sevgiyi ve ilgiyi verdiği daha genç ve güzel bir kadın. Buna göz yumamazdım, bencil ve kalpsiz kocam otuz yılımı alıp elini kolunu sallayarak gidemezdi. Ölmeliydi. Ölümü benim elimden olacaktı. Son gördüğü yüz benim yüzüm olmalıydı.”

Bu sırada çocuk silahını çoktan kürklü kadına doğrultmuştu. Engel olmak için yerimden kalktım, “Hayır!” diye bir feryat kopardım ama geç kalmıştım. Kürk mantolu kadın da sessizliğe gömülmüştü. Hepsini tek tek uyandırmaya çalıştım. Uyanmıyorlardı. Çocuk gözleriyle beni izliyordu. “Ver o elindekini bana,” diyerek oyuncağını almak istedim. Çok sıkı tutuyordu, bir çocuktan beklenmeyecek kadar güçlüydü.  Onunla göz göze geldiğimde dehşete kapıldım, gözleri sürekli değişiyordu. Hayatıma giren tüm erkeklerin gözlerini görüyordum gözlerinde.  Kaçmak istedim ama kapı açılmıyordu. Kapıya tekme ve yumruklar atarak bağırdım “Yardım edin! Kimse yok mu?” Nihayet takım elbiseli adamın sesini duydum, “Yanlış trendesiniz,” dedi. Şapkası hala yüzünü kapatıyordu. “Siz kimsiniz?” dedim. “Ben refakatçiyim, yolculara son durağa kadar eşlik ederim. Siz son durak yolcularından değilsiniz. Tren birazdan duracak inin ve ters istikamete giden trene binin,” dedi. Şaşkındım. Çocuk hala bana bakıyordu. Korkunçtu. “Bu çocuk sizin mi?” dedim. “O, yalnızca o. Siz ona aldırmayın.  O gençlik ve hatta yaşlılık dönemini çoktan geçmesine rağmen benliği gelişmemiş, bu yüzden de hata ve kötülük yapmaktan çekinmeyen, huzursuz insanlardandır.” Tren durmuştu. “ Vakit kaybetmeden inin,” dedi adam. Kapı kendiliğinden açıldı. Tren kompartımanlarının kapısının bir koridora açılması gerekirdi, bu kapı tramvay kapısı gibi direk dışarı açılıyordu. Kendimi dışarı attım. Tren yeniden hareket etmişti. O arada son kez onlara bakmak istedim, adam şapkasını kaldırıp başıyla beni selamladı. Yüzü yok gibiydi. Tren çok hızlı hareket ettiğinden belki de bana öyle geldi. Issızlığın ortasında bir istasyonda yalnızdım. Bir bank vardı, oturacakken istasyonun adının yazıldığı tabela dikkatimi çekti. “İkinci Şans İstasyonu”

 

DÜŞ

Dün gece garip bir düş gördüm. Bir su damlası olmuştum. Düşüyordum. Düşüyordum. Altımda koca deniz. Bir azdan o koca denizde kaybolacaktım.  Koca deryada bir damla tatlı suyun izi sürülemezdi. Yerçekimine karşı durma çabası boşaydı. Bir rüzgâr belki, güçlü bir rüzgâr beni alıp yemyeşil bir toprağa savurabilirdi. Denize düşeceğim anda, dudakları birbirine dokunan iki âşık gibiyken, donuverdi koca deniz. Ben de dondum, denize düşmedim. Gözlerimi dehşet içinde açtım, içim üşüyordu. Sarıldım yorgana sımsıkı. Vücudum ter içinde kaldı ama içim hiç ısınmadı.

Kalbimin üstünde büyüyen bir su lekesi var. Büyüyor. Büyüyor. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Birazdan ağzım, burnum su içinde kalacak. Boğulacağım. Ben yüzme bilmiyorum. Kimse bana yüzmeyi öğretmedi. Boğularak öleceğim. Ben bunları düşünüp debelenirken su beni yutuyor. Tuhaf. Boğulmuyorum, nefes alabiliyorum. Bambaşka bir dünyaya gelmişim gibi. Kaybolmuşluk, yerini berrak sularda bulduğum yuvaya aitlik duygusuyla yer değiştiriyor. Balık, bir balığım ben. Kara bir balık. Şimdi balığa dönüşmedim, balık olarak doğmuşum ben. Karada yaşamaya mecbur bırakılmış bir karabalık. O yüzden nefes almakta zorlanıyormuşum.

Tüm dünya sudan ibaret. Topraktan eser yok görünürde. Elimi sokuyorum suyun derinliklerine, bir avuç toprak bulup çıkarıyorum. Çıkardığım toprağı suyun üstüne serpiyorum. Bir avuç toprak büyüyor, büyüyor. Alabildiğine genişliyor. Sonra toprak canlanıyor, yeşilleniyor. Meyve dolu ağaçlar büyüyor bir anda. Kıpkırmızı elmaların olduğu bir ağaçtan bir elma koparıp, iştahla ısırıyorum. Ağzımdaki lezzetli elmayı yutamadan bir anda bir tufan kopuyor. Yerden gökten su fışkırıyor. Dalıyorum sulara. Üşüyorum yeniden. Ağzını açmış kocaman bir balık üstüme geliyor. Bırakıyorum kendimi, yutuyor beni balık. Midesindeyim balığın. Sıcacık. Yaşarım ben burada. Yaşamış benden önce de biri. İşte kalıntıları. Bir kayık var. Tutunup çıkıyorum kayığa. Yazmış benden önceki, okumaya çalışınca iyice belirginleşiyor, “Gönlün sığdığı yere her şey sığar.” Hatırlıyorum ben bunu.

Karanlık,  çok karanlık… Hiçbir şey göremiyorum.  Yüzüyorum ama ıslanmıyorum. Ayırdına varıyorum, su değil içinde yüzdüğüm. Yalnızca karanlık. Boşluktaki sonsuz karanlığın içindeyim. Her şeyin başladığı karanlık bu… Her şeye gebe bu karanlık… Yalnızım…  Çok yalnızım.  Karanlığımı aydınlatıp, etrafımda dolanan bir ışık beliriyor. Yok sayamıyorum onu. Çok parlak. Sessiz. Hızlı. Başım dönüyor, takip edemiyorum onu. Çok kirliymiş karanlığım. Işığın sayesinde fark ediyorum bunu.  Ben ışıkla oynaşırken, o beliriyor bir kıyıda. Hiç değişmemiş. Bulanık suya bakıyor. Elini daldırıyor suya, su berraklaşıyor aniden. Üstünü çıkarıyor. Bana mı dönecek? Çırılçıplak şimdi, atlıyor suya, bana doğru yüzüyor. Üşüyorum yine. Bana mı geliyor? Beni gördü mü?  Seslensem, el sallasam… Yapamıyorum. Yine yapamıyorum. Hiçbir şey yapmadan beklemek… Benim en iyi yaptığım şey bu. Söylenmemiş sözleri, yapılmamış hareketleri içimde hapsediyorum. Karşımdakinden beni buna rağmen anlamasını bekliyorum. Beni kendiliğinden bulmasını. Yanıma kadar geliyor. Daha fazla gitmeyecek belli. Bir heyecan dalgası sarsıyor tüm vücudumu.

O bir şeyler söylüyor, anlamadığım bir dili… Benimle mi konuşuyor? Etrafta benden başka kimse yok ki. O zaman neden gözlerimin içine bakıp anladığım dilden konuşmuyor? Hayır, ben değilim. Konuştuğu ben değilim. O beni görmüyor. Onun için artık çok gerilerde kalmış bir anıyım. Bıraktığı yerde kalmış bir anı. Onun benden çok uzakta yeni ve mutlu bir hayatı var. İki güzel çocuk ve yabancı bir eş. El ele, suda kaydırıyorlar bir birlerini. Kahkahaları kulağımı yırtıyor. Kalbimde, aklımda yerli yerine oturmuş, yatışmış tüm isyanlar sesiyle darmadağın oluyor. “Seni eşim ve kızlarımla tanıştırayım.” Dağılıyorum. Gülümsemeye çalışıyorum.  İsyanım içimi dolduruyor, dolduruyor. Şişmeye başlıyorum. Sonunda patlıyorum. “Gönlün sığdığı yere her şey sığar,” bunu bir yerden hatırlıyorum. İçimden koca bir evren çıkıyor. O yok. İçimden saçılan her yıldıza, her gezegene, her dağa, her denize, her taşın altına bakıyorum. Yok. Yok.

Vücudumdaki tüm dikişler sökülüyor bir anda, irin akıyor.  Islanıyorum. Dikişlerimden çıkan irinle ıslanıyorum. Her yanımı kaplıyor irin. Birazdan içinde yüzmeye başlayacağım. Korkmuyorum. Ben bunu daha önce yaşadım. İğrenç bir kurtçuğa dönüşüyorum. Etrafımda ki kıvıl kıvıl binlerce kurtçuktan biriyim artık.

Uyku! Neredesin sen. Gel beni sar, koru beni tatlı uyku. Ben kaçıyorum, uyku kaçıyor. Bir kovalamaca başlıyor aramızda. Ha yakaladım, ha yakalayacağım. Yüksek bir dağın tepesinde buluyorum kendimi. Uykunun izi tozu yok. Üşüyorum yeniden. Şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, yer sarsılıyor. Korkuyorum. Artık dayanamıyorum. Bağıra bağıra, anıra anıra ağlıyorum. Yer gök su boşaltıyor.

Sonum geldi. Sonumuz geldi. Benim ve dünyamın sonu… Aklıma geliyor; “Gönlün sığdığı yere her şey sığar.” Bir yerden hatırlıyorum bunu. Açıyorum ağzımı, kocaman açıyorum. Tüm suyu içime alıyorum. Ne yerde ne gökte tek damla su kalmayana kadar.

 

AHLAK

Üçüncü katta, 5 nolu dairede oturan Arzu, toplumun ahlaki değerlerini hiçe sayan bir yaşam sürüyor. Daireye giren çıkan adamların sayısı belli değil. Haftada en az bir de toplu âlem yapılıyor. Anarşist kılıklı bir sürü insan toplanıyor daireye, vur patlasın, çal oynasın. Seyhan da buna sessiz kalsın. Bizim beyefendiye kalsa, “Sana ne Seyhan.”  Yok ya! Anlamıyorum sanıyor beyimiz, kadına öyle bakıyor ki… Tüm dairelerden imza topladım, o Arzu ‘yu apartmandan attırmaya kararlıyım. “Komşular, fuhuş yuvası mı, anarşi yuvası mı belli olmayan bu daire hemen boşaltılmalı. Hepimizin çoluk çocuğu var. Bu rezalet bir an önce son bulmalı,” dedim toplantıda.

Beni de çağırdılar, apartman toplantısı varmış, bizim 5 no da oturan kiracı kızdan şikâyetçiymiş apartmandakiler. Kirasını zamanında ödeyen, aklı başında, terbiyeli bir kıza benziyordu. Üstelik saygın bir gazetede yazıları çıkıyor. Şaşırdım duyduklarıma, bu yaşa geldik, kendimizi insan sarrafı sanıyorduk biz de.  Yalnız yaşayan bir kızsın, azıcık dikkat be yavrum. Avrupa’da mı yaşıyorsun? Bu devirde kirasını zamanında ödeyen bir kiracı bulmak zor olacak şimdi. Bu apartmanın yer sahibiyim ben, müteahhitten 8 daire almıştım. Altısını çocuklar satıp yediler kalan iki dairenin kirasıyla da karı koca geçinmeye çabalıyoruz. Emekli maaşıyla geçinilecek gibi değil ki. Şimdi işin yoksa yeni kiracı ara, kim bilir kaç ay boş kalacak daire.

Bence durumu abartıyorlar, özellikle de Seyhan Hanım, “Acaba Arzu Hanım’ı da mı toplantıya çağırsaydık,” diyecek oldum,  Seyhan Hanım sözünü tamamlamama bile fırsat vermedi. “O kadın bu apartmandan gidecek İlker Bey. Artık geri adım atmayacağız.  Erkek milleti değil misiniz, hepiniz aynısınız, iki kırıtma, göz süzme yetiyor size. İki kız çocuğu yetiştiriyorum ben, bu ahlaksızlığa daha fazla göz yumacak değilim,” dedi.  Ağzımı açtığıma pişman oldum. Apartman yöneticiliği pis iş, hiç hoşlanmıyorum. Affedersiniz, biri asansörde gaz çıkarsa bana koşuyorlar.  Her ay maaşın dörtte üçü aidata gidecek olmasaydı zor yapardım bu işi. Hadi bakalım kararı aldık, “ 5 nolu dairede yaşayan Arzu Hanım’ın toplumun ahlaki değerlerine aykırı yaşam tarzı nedeniyle, daireyi en kısa zamanda boşaltmasına oy birliğiyle karar verilmiştir.”  Bilin bakalım bu kararı sahibine kim tebliğ edecek?  Seyhan Hanım değil herhalde.

Bizim köyde bir Esma vardı. Yandım Esma derlerdi. Kocası, çocuğu olmayı deyi bunun üstüne kuma getirince, bu Esma, “Ben bu evde duramam gayrı,” demiş. Kendi köyüne de dönmemiş, bizim köydeki yıkık bir evin tek göz odasında kalmaya başlamış. Günahları boyunlarına, ben daha çocuğudum o sıra, bu Esma geceleri, “Yandım Esma,” diyen her adamı evine alırmış. Geçimini de böyle sağlarımış. Köydeki kadınlar toplanı verdi bir gün, bu Esma’yı daşlaya daşlaya köyden sürdülerdi. Arzu Hanım’ı apartmandan sürmek için yaptıkları bu toplantıda nerden aklıma geldiyse bizim Yandım Esma. Şeherli bunlar bizim gibi daşlan sopaylan sürecek değillerdi ya. Bu apartmanda evine girmediğim kadın yoktur. Benim adam kızıyı emme, bu kadınların hiç biri Arzu’nun kesip attığı tırnağı bilem olamaz. Ben insanlığına derim, yoksa eve adam alırmış, anarşistmiş bilmem. Öbürleri birbirinin açığını kollar, ağzımdan laf almak için kırk takla atarlar. Arzu Hanım öyle mi ya? Ben onunda hoşuna gider deyi bir iki anlatı verem dedim de bu zilli karıları, hemen susturu verdi beni. Onun öyle dediyilen kuduyulan işi yok. Bazı bazı öyle laflar ediyo ki aklım karışıyo; “Zekat, sadaka ne bu? Fakirlik kanun mu Zeliha? İlla zekata, sadakaya muhtaç insanlar olsun, bizim paralı zengin beylerimiz, hanımlarımızda üç beş kuruşluk zekat ve sadakayla kendilerini aklasınlar. Siyasetçiler de, biz fakirin yanındayız diye fakirlik edebiyatı yaparak oy toplasınlar.  Kimse fakirliği bitireceğiz, fakirlik kader değil demeyor.” Vallahi söylediği şeylerden çok anlamasam da sarılıp öpesim geleyo Arzu Hanım’ı. Evine temizliğe vardığım öbür karıların hiç biri de bu Zeliha sabahtan beri benim bokumu temizleyo, yorulmuştur biraz dinlensin, acıkmıştır bir şey hazırlayayım da yesin demez. Arzu Hanım öyle mi ya? “Zeliha biraz ara ver, dinlen. Hadi, bir şeyler hazırladım, gel de beraber yiyi verelim,” der. Beniminen aynı sofraya oturmaktan hiç kocunmaz.  Bir üç beş ay öncesi benim adam dışarıya işe gidiyor diye bizi apartmandan atacak oldular da bu Arzu Hanım bir gorudu ki bizi, “Adam çalıyor mu, çırpıyor mu?  İşini aksatmadan, alın teriyle para kazanıyor. Ne zararı var size anlayamadım,” diyince kimsenin sesi çıkmadı. Benim adam bile erkek gibi kadın valla şu Arzu, ağzına sağlık deyi verdi. Bir şu daktilosu yok mu? Başım şişiriyor, tak takta tak tak. Ne yazıyor öyle sabahtan akşama bilmem ki. Bir de kadın başına tek yaşamak olur mu? Anası, bubası yok mu, bilmem. Güzel kadın maşallah, evlense çoluk çocuğu olsa, yuvasını bilse kötü mü olur? Başında bir erkek olsun da bak bakam böyle yapa bilirler miydi? Bir iki söyleyecek oldum dilim varmadı. Epey oluyo bizim apartmanın önüne lüküs bir otomobil yanaştı, içinden giyimi, kuşamı buralara hiç uymayan bir kadın indi. Bana Arzu Hanım’ı sordu, söyleyi verdim. On, bilemedin on beş dakka sonra geldiği gibi gitti. Kimdi, neydi hiç soramadım. Öbürleri de meraktan çatladılar, hep ağzımı aradılar. Yalan yok zamanında Arzu Hanım’ın arkasından az konuşturmadılardı beni. Hoşlarına gidiyo diye ben de… Allah affetsin.

O gün Deniz’in mahkemesini izleyen gazeteci heyetinin içindeydim. Ne güzel söyledi öyle; “Eğer vatan zenginin gezdiği, fakirin yattığı yerse, vatan sağ olmasın.” Manşet olurdu bundan, yazmalıydım, yazıyordum. Kapı çalındı, açtım. Yönetici İlker Bey, ev sahibini de yanına almış, “Arzu Hanım apartmanda sizi istemiyorlar, kendinize uygun bir yer bulur bulmaz, sizden burayı boşaltmanızı rica edeceğiz,” demez mi? Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. “Nasıl yani? Ne hakla? Buraya uygun olmadığıma kim karar verdi? Siz mi?” Ahlaki değerlere aykırılık falan gibi birkaç şey gevelediler. Kapıyı suratlarına kapattım.  Sonra hemen tekrar açtım, ikisi de şaşkın aynı yerde duruyorlardı. Tüm apartmanı inleterek bağırdım, “Hiçbir yere gitmiyorum. Gücü yeten, benden daha ahlaklı olduğunu düşünen çıksın karşıma da görelim.” Kapıyı yeniden, bu kez daha sert kapattım. Neredeyse sürünerek daktilonun başına oturdum. Ellerim titriyordu. Yalnızken ahlaksızlığın dibine vuran insanoğlu, toplu haldeyken namus bekçisi oluveriyor işte. Bu apartmanda oturan herkesin ciğerini biliyorum ben. Göstereceğim onlara… Kime güveniyorum yine, babamın Ayhan Aydın oluşuna mı? Hadi Arzu Aydın itiraf et, sen hep gizli gizli, hatta kendinden bile gizli buna güveniyorsun. Kabul et artık, özeleştiri kızım. Dünyadaki tek mutlak güç para, sen de baban sayesinde buna sahipsin. Ne kadar reddetsen de, babana ne kadar kızsan da, o gücün hep arkanda olduğunu biliyorsun. O yüzden gösterilerde en öndeydin, sesin o yüzden o kadar gürdü. Gözaltına alınışının saati dolmadan dışarı çıkıyordun. Neden? 6. Filonun protestoları sırasında gözaltına alındığında bu süre çok uzamıştı. Nasıl da tırsmıştın, ben Ayhan Aydın’ın kızıyım diye bağırmana ramak kalmıştı. Yüklenme kendine o kadar, diğerleri de senden çok farklı değiller.“Matbaa için para lazım Arzu. Arifler zor durumda, kirayı ödeyemiyorlar Arzu. Fazla kurcalama Arzu, sen sadece para bul.” Kimse de bu değirmenin suyu nerden geliyor diye merek etmesin. Ama en ufak bir ters düşmede atılsın oradan Leyla, “Nerden biliyorsunuz muhbir olmadığını? Biz gözaltında dayak yerken hanımımız dakikasında salıveriliyor,” desin. En yakınında duran Devran bile sana şüpheyle baksın. Zavallı Mehmet, babasının polis olduğunu, hem de buralardan çok uzakta, bir Anadolu kasabasında, öğrendiklerinde herkesin içinde yapmadıklarını bırakmamışlardı çocuğa. Ama ben para kasasıydım, o yüzden de durum esnetiliyordu; her birey kendinden sorumluydu, ailesini seçme şansı verilmiyordu ki insana, kim kimi babasının anasının yaptıkları yüzünden suçlayabilirdi. “ Yine de çok güvenmemek lazım Arzu ‘ya, bilmesi gerekenden fazla bir şey kaçırmayın ağzınızdan.” Biliyorum, onlarında ciğerlerini biliyorum. Devran’la birbirimize bir söz vermişliğimiz yok. Ona kalsa Ayhan Aydın’ın damadı olmak için yan cebi hep açık. Babama ve babam gibilere sövüp sayması hep laf…  12Mart’tan sonra içeri alındı, durumuyla ilgili Murat’la sık sık bir araya geliyoruz. Savunmalarını Murat yapıyor.  Nasıl başladı bilmiyorum ama Murat’la adı konmamış bir şeyler yaşamaya başladık. Haftada bir iki uğruyor bana, içiyoruz, tartışıyoruz, sevişiyoruz. Bir de işe yeni başlayan stajer çocuk geliyor arada. Öyle güzel iltifat ediyor ki,  benim kapkara gözlerime bakıp, “Ben hayatımda böyle göz görmedim, evrende ki tüm ışıklar halay çekiyor içinde. Biraz uzun bakarsam kaybolacağım ablam.” Ablam demesi bile içimi gıdıklıyor. Hafta sonları da örgütten arkadaşlar bir araya geliyoruz, bazen benim evde de toplanıyoruz; vatanı kurtarırken çalıp söylüyoruz. Sevgili apartman sakinlerinin yapacak daha mühim bir işleri olmadığından, benim kapımı kimin açıp kapattığını takip ediyorlar sanırım.

Apartmanın kapısının önüne ufak çaplı bir kamyonet yanaşmıştı. Sadece kitaplarını ve özel eşyalarını alacaktı. Pes etmişti Arzu, son yazısından dolayı işten de atılınca başka şansı kalmamıştı. Yeniden babasının prensesi olacaktı. Babasının deyimiyle, macera sona ermişti. Annesinin gönderdiği iki kadın eşyalarını topluyor, adamlarda aşağıya, kamyonete taşıyordu. Aslında burada durmasının gereği yoktu. Ama hiçbir yere sığamıyordu; Deniz’lerin infazı, büyük ihtimalle, bu gün Ulucanlarda gerçekleştirilecekti. Son ana kadar bir mucize olacağını ummuştu, hala da içinde bu umudu taşıyordu. Ama Cumhurbaşkanının idamları onaylaması, geri dönüşün olmadığını gösteriyordu.

Zeliha bir tencere lahana sarmasıyla yardıma gelmişti Arzu’ya.  “Sen seviyon deyi yapıverdim.” Bu akıllı köylü kadını özleyecekti Arzu. “ Senden sona bura bir gavur taşınacağmış, İtallan dedi bizim adam.” Başka zaman olsa Zeliha’ya bir nutuk atardı, insanları ötekileştirmeyle ilgili, şimdi gülümsemekle yetindi.  “Sizin köyde ki Yandım Esma gibi sürdüler beni de, gördün mü?” diye takıldı Zeliha’ya. “Töbe de! Seninen bizim orospu Esma bir olu musunuz heç? Valla herkesler, Seyhan karısı bilem, sana ettiklerinden çok pişman da utandığına gelemeyo,” dedikten sonra Seyhan’ın taklidini yaparak, “ Aşk olsun Arzu Hanım’a Ayhan Bey’in kızıymış da neden bizden saklamış. Çok ayıp ettik kıza çok, dedi valla.”   Arzu manidar gülümsüyordu,“Doğru Zeliha, ben ve Esma asla bir değiliz. Benim babamın adı Ayhan Aydın, onun her şeyin üstünü örtecek kadar çok parası var.”

DEHŞET

 

22.03. 1965/ SALI

 

Canım, yaşama sebebim!

Bu satırları öyle bir haleti ruhiye içinde yazıyorum ki anlayamazsın. Biraz daha buralarda, senden uzakta kalırsam delireceğim. Hatta delirmeye başladım bile. Keşke senin kadar güçlü ve idealist olabilseydim. İnsanları sevmiyorum, onlar için bir şeyler yapmak da istemiyorum artık. Hatta insan olduğum için kendimden bile iğreniyorum. İnsanoğlu denen mahlûk hiçbir güzel sıfatı hak etmiyor. Erdem, vicdan, merhamet, cesaret bunlar insana dair insanın uydurması. Akıl ve bencillik bizi diğer canlılardan ayıran özellikler bence. Bunları kullanarak akıllara durgunluk veren iğrençliklere, acımasızlıklara imza atabiliyoruz. Yeter ki fırsat olsun. Çok mu kötümser buldun beni? Gözlerin yuvalarından fırlamıştır şimdi. “Ne olmuş bu kıza?” diyorsundur. Benim şahit olduğum şeye sen de şahit olsaydın… Hayır, şimdi düşündüm de sen benim yerimde olsaydın asla benim gibi yapmazdın. Benim yaptığım tek şey ağlamak, günlerdir ağlıyorum. Kimseye anlatamıyorum, çok korkuyorum.  Birine anlatmasam, susarsam delireceğim. Bunu yalnızca sana anlatabilirim.

Hani geçen mektuplarımdan birinde sevmediği adamla evlenmemek için evden kaçan kızın başına gelenleri yazmıştım. Namus namus diye feryat eden bu insanların, namus için kendi öz çocuklarını gözlerini bile kırpmadan nasıl da katlettiklerini uzun uzun edebi cümlelerle yazmıştım. Sen de bana,” Bu insanlar başka türlüsünü bilmiyorlar gülüm, namusu bir kızın kalbinde, ruhunda, iki bacağının arasında sanıyorlar. Biz bunu değiştireceğiz, biz, aydınlık Türkiye’nin aydınlık gençleri,” demiştin ya. Gel hadi benim bildiğimi, benim gördüğümü gör de hala insana, insanlığa karşı aynı umutları taşıyabilecek misin bak.

Yanımda ol Kemal, yanımda, sana sarılayım ve parfümüne karışmış tütün kokunu içime çekeyim. Beni bir daha bırakma. Şimdi sana ne çok ihtiyacım var bilsen, kuş olup uçardın, biliyorum.

Anlatacağım ama nasıl bilmiyorum. Böyle bir şey nasıl anlatılır ki.  Üç gün önce hava kararmaya başlamıştı ki kapım çalındı. Açtım genç bir adam, “Doğum var ebe hanım,” dedi. Adamı tanımıyordum, yakın bir köydenmiş. Civardaki tüm gebeleri kayıt altına almıştım ama bu gebe kayıtlarımda yoktu. Buraları anlatmıştım sana, her tepenin başında bir ev. Atlamış olduğumu düşündüm. Adam acele ediyordu, yetişemesek kadının ölebileceğini, sabahtan beri sancı çektiğini söyledi. Telaşla hazırlanıp çıktım. Atlı bir arabaya bindik. Adam arabayı deli gibi sürüyordu. Yarım saat kadar gittik. Yol boyunca adam hiç konuşmadı. Sonra arabayı bir ıssızlıkta durdurdu. Görünürde hiç ev yoktu, korktum. Neden hep yaptığım gibi muhtarın oğlunu yanıma almadım diye hayıflandım. Adam arabadan inip bana doğruldu, “Ebe hanım bundan sonrasında senin selametin için gözlerini bağlayacağım,” dedi. Hızla arabadan atlayıp koşmaya başladım bir yandan da imdat diye bağırıyordum. Adam beni hemen yakaladı. “Neden? Ne istiyorsun benden? “ diye bağırıyordum. Adam bana hiç aldırmadan elimi, ayağımı bağlayıp arabaya attı. Sonrada gözlerimi sıkıca bağladı.  Benim için her şeyin bittiğini düşündüm. Bağırmayı bırakmıştım, yalnızca yalvararak ağlıyordum. Adam,”Bu senin iyiliğin için. Korkma sana bir şey yapacak değilim,” dedi. Biraz rahatlamıştım. Tam kestiremiyorum ama bir yarım saat daha gittik. Araba durduğunda yalnızca ayaklarımdaki ipi çözüp beni indirdi. Beni itekleyerek bir kapıdan soktu ve gözlerimi açtı. Burası bir samanlıktı. Kenarda samanlara  serili bir battaniyenin üzerinde yatan kadın, acıdan bitkin, sadece inleyerek yatıyordu  Ortada gürül gürül yanan bir soba vardı. Sobanın başında yaşlı bir adam oturuyordu. Hemen kadına koştum. Çok kan kaybetmişti ve bebek tersti. Sıcak su ve temiz havlu istedim. Yaşlı olan hiç kıpırdamıyordu. Genç olan, sobanın üstündeki ibriği önüme koydu, “Başka bir şey yok, hepsi bu,” diyerek yaşlı adamın yanına geçip oturdu. Kadının durumu hiç iyi değildi hemen bir hastaneye gitmeliydi. Bunu onlara söylediğimde yaşlı adam sinirle genç adama baktı. Genç olan yerinden kalkmadan, “Olmaz! Ne yapacaksan yap,” dedi bana. Çok kesin konuşmuştu. Sana doğumun ayrıntılarını anlatmayacağım. Çok zor oldu, bebeği anne karnında çevirmeye çalışırken sanırım kalçasını çıkardım. Ama başardım. En iyi koşullarda bile cesaret edemeyeceğim yöntemleri kullanarak yaptırmıştım doğumu. Bir oğlandı bebek. Sevineceklerini düşünerek müjdeli bir haber verir gibi, “Oğlan, gözünüz aydın,” dedim. Adamlar birbirine baktı, hiç sevinmişe benzemiyorlardı. Kadın baygındı, çok kan kaybetmişti. Bebek  sağlıklıydı ve gür bir sesle ağlıyordu. Onu sarabileceğim bir şey yok mu diye sorduğumda, yaşlı adam bebeği hızla ve hoyratça çekip aldı elimden. Sobaya doğru yöneldi, bu kısacık anda bebeği ısıtacağını düşündüm ama o bebeği sobaya baş aşağı attı. Acı bir feryat kopardım. Bir daha normal dünyayı göremeyeceğimi düşündüm. Olduğum yere çöktüm, kulaklarımda korkunç bir uğultu vardı. Dünyadan kopmuştum sanki. Bu ne kadar sürdü bilmiyorum. Algılarım yeniden açıldığında adamlar kendi aralarında oldukça sert bir şekilde tartışıyorlardı. Genç olan, yaşlı adamı sabırsız olmakla suçluyordu. Yaşlı adam ise benim burada olmamdan dolayı çok kızgındı. Kendimi toparlar toparlamaz kadının başına geçtim, yaşıyordu ama bu kadar kan kaybına çok dayanmazdı.  İvedilikle bir hastaneye yetiştirilmeliydi. Bunun mümkün olmadığını bildiğimden ve kendi canımın derdinden bunu dillendiremedim bile. Kadını altına serili battaniyeyle bir güzel sarmaladım.  O an, bu yaz yapacağımız düğünün hiç gerçekleşmeyeceğini, seni bir daha göremeyeceğimi düşünüyordum. Yalvaran gözlerle baktım onlara, o iğrenç insanlara, canım için yalvardım bile. Şu an kendimden utanıyorum, utanç içindeyim. Ben de insanım işte. Genç adam,” Ben sana bir zarar gelmeyeceğine söz verdim. Gelmeyecek,” diyip belinden bir silah çıkardı ve bana göstererek, “Ama birine bir şey diyecek olursan seni yaşatmam bilesin. Gözüm üstünde olacak,” dedi Sadece başımı salladım.

Gittiğim gibi elimi ayağımı ve gözlerimi bağlayıp beni arabaya bindirdi. Bir süre gittikten sonra durduk. Beni çözdü, “Buradan ötesini yürüyerek gideceksin. Köy şu tarafta, korkma bir şey olmaz. Zaten güneş de birazdan doğar,”dedi ve arabaya binip oradan uzaklaştı.

Ne kadar sürdü bilmiyorum, hem ağladım hem yürüdüm. Üç gündür ne dışarı çıkıyorum ne yiyorum ne içiyorum. Korkuyorum, çok korkuyorum. Yetiş Kemal, kurtar beni, delirmek üzereyim.

Seni çok seven Nadiren

 

Genç yüzbaşı sinirden köpürüyordu;

“Ben böyle namussuzluk görmedim. Baba, oğul zavallı zihinsel engelli kızı ortak kullanmaktan başka bir de kendilerine sermaye etmişler. Aslında buna göz yuman herkesi tevkif etmeliydik. Namussuz alçaklar, sizin gördüğünüz katledilen üçüncü bebekmiş.”

Nadire bitkin bir halde Kemal’e yaslanarak ayakta durabiliyordu. “Kadın? O kurtulmuş mu?” diyebildi.

“Maalesef Nadire Hanım,” dedi yüzbaşı.

Nadire omuzları sarsılarak sessizce ağlamaya başladı yeniden. Kemal, iyice sarıldı ona;

“Nişanlımın yapacağı bir işi kalmadıysa bize müsaade yüzbaşım, yarın ilk trenle buradan gidiyoruz. Umarım sakıncası yoktur, “ dedi.

Yüzbaşı onları uğurlamak için yerinden kalktı;

“Genç olan her şeyi itiraf etti zaten, Nadire Hanımın ifadesini yazdırdım, imzalaması yeterli olacak, “dedi.

Nadire hızla giden trende, başı Kemal’in omzunda, dışarıyı seyrederken günlerdir içinde yaşadığı sıkıntı, yerini garip, hüzünlü bir ferahlığa bırakıyordu.

NOT: Maalesef ve maalesef bu öykü gerçek bir olaydan esinlenilmiştir. Zaten böyle bir dehşeti normal bir insanın hayal gücü yaratamaz.

 

TERCİH

Tam karşımda oturuyorlar. Terk ettiğim bir boyuttan beni ziyarete gelmişler. Oysa oradan çıkarken kapıyı kilitleyip anahtarını derin sulara fırlatmıştım. Ben böyleyim geçmişi dostları, yoldaşları ve anılarıyla geçmişte bırakır yoluma devam ederim. İşte buldular beni, kaçamadım bu zorunlu buluşmadan. Buradayım tam karşılarında oturuyorum. Beni küçümsemelerine boyun eğiyorum. Tek isteğim bunun biran önce bitmesi. Bitmesini beklerken zorunlu sohbet konusu arıyorum. Tanıdıkları soruyorum, okulu bitiren herkes yolunu değiştirmiş. Onlara göre dönek onlar. Cevaplarını pek dinlemiyorum. Ben Nergis’e bakıyorum, ne kadar değişmiş. Benim tanıdığım Nergis’ten ne kadar uzak. Saçları kısalmış, yüzünde iri sivilceler peyda olmuş, zayıflamış, bakımsız ve paspal. Mücadelenin tam ortasında, bundan gurur duyuyor. Dünya nimetlerini, güzelliklerini elinin tersiyle itmiş. Oysa maddi manevi desteğini ondan esirgemeyen mükemmel bir aileye sahipti. Kıskanırdım onu. Bunu şimdi fark ediyorum. Şu an Fahri’nin yanında, onun elini tutuyor. “Ne yapmayı düşünüyorsun? Yani okul bitince,” sorumu alaycı bir tebessümle yanıtlıyor “Mücadele nerede olacağımı belirleyecek.” İnanarak mı söylüyor diye düşünüyorum. İlerde Fahri elini tutmazsa ya da o artık Fahri’nin elini elinde istemezse mücadele onun için bu kadar önemli olacak mı? “Acıyarak bakıyorsun bana,” diyor.Gülüyorum sadece. Beni daha çok küçümsesinler ve benden yana tüm umutlarını yitirsinler istiyorum, “Ben kendime yuva kurabileceğim birini bulup geç olmadan çoluk çocuğa karışmak istiyorum,” diyorum. Amacıma ulaşıyorum. “Böyle bir dünyaya mı getireceksin çocuğunu?” diyor Fahri. “Ne varmış dünyada bence çok güzel,” diyorum. Fahri her zaman yaptığı gibi ağzını eğerek, alaycı bir tebessümle, “Sorunda orda, hiçbir şey yok dünyada.”  Simdi adaletten, eşitlikten, ezilen işçi sınıfından girer, kim bilir nerelerden de çıkar. Konuyu uzatmasın diye çabucak değiştiriyorum. “İlyas’dan ne haber?” diyorum. Cevapları beni gerçekten şaşırtıyor. İlyas evlenmiş ve kendini dine adamış. Benimle alay ediyorlar diye düşünüyorum. İlyas’ın tanrısı aminoasitler ve karbonhidratlardı. Bir insan bu kadar değişebilir mi? Fahri, çokbilmiş Fahri, “Zıt kutuplar birbirini çeker, aşırı uçlar bir birine çok yakındır,” diyor. Benim gıcık cevabım hazır, “ Sizi bir daha gördüğüm zaman Nergis kara çarşaflı sen de şalvarlı, sarıklı ve sakallı olur muşsunuz. Ne gülerim.” Gülüyoruz.

Nergis mücadeleye yeni bulaştığımız dönemde altı ay içerde yatmış, işkence görmüştü. Çıktığında yaptığı yorumu hiç unutamıyorum,”İçerde olmak çok farklı, insan orada kemikleşiyor. Beni mücadeleden hiçbir şey geri döndüremez,” demişti. O zaman da çok kıskanmıştım onu. O kemikleşmiş devrimci, bense çelişkiler içinde debelenen insancık. Onlar bana dönek, yol düşkünlerini anlatmaya devam ediyorlar. Ben de şaşırıyorum, şaşırıyorum. Benim için de aynı şeyi düşünüyorlar. Beni başkalarına anlatmaya değer bile görmezler. Ben anlattıkları insanlar kadar inançlı olamadım hiç bir zaman. Dönekliğim de kimsenin umurunda olmaz.  Nihayet vedalaşıyoruz, dergiye gitmeleri gerekiyormuş. Beni de yanlarında götürmeyi teklif ediyorlar. Sanırım benden  yana hala umutlular. Hayır diyorum, biran önce kendi boyutuma dönmek istiyorum. Aslında ait olmadığım boyuta. Benim gerçekten ait olduğum bir yer yok galiba. Derinlerimde hissettiğim huzursuzluğun sebebini şimdi anlıyorum. Aradayım ben, arafta. Terk ettiğim boyutlardan üstüme yapışan şeyleri beraberimde taşıyorum. Yeni boyutumla çelişen şeyleri…  Bu yüzden de yaşadığım sürece bu huzursuzluk hep benimle olacak.

Dönerken otobüste her zamanki gibi ayaktaydım. Ani hareketlerde sendeliyordum. Bu her zaman oluyordu, nedense o an bunu irdeleyensim tuttu. Az önce ki buluşmanın etkisiyle sanırım. Ayaklarımı yere sımsıkı basmaya çalıştım, olmuyordu, sendelemekten kurtulamıyordum. Dünya da böyle bir otobüs sanırım, oturanlar hiçbir şeyden etkilenmiyorlar, ayaktakilerse yere ne kadar sağlam basarlarsa bassınlar hep sendeliyorlar. Garip olan oturanların sayısı, ayaktakilerin dörtte biri kadar. Peki ben ayakta mıyım oturuyor muyum? Kesinlikle ayaktayım. Ama diğerlerine nazaran tutunacak sağlam bir yer bulmuşum. Fahri, Nergis onlar neredeler? Yoksa onlar ve onlar gibiler bu otobüse binmeyi reddedip yürümeyi mi tercih ettiler?

HESAPLAŞMA

Soğuk gözlerle bana bakarak, “Kim olduğum hakkında en küçük bir fikrin yok, değil mi? dedi.  Tam karşımda duruyordu, doğulu bir aksanı vardı. “Karıştırıyorsunuz sanırım,” dedim. Hızlı adımlarla yanından geçip gidecekken, “Bacağını kurtarmayı başarmışlar,” dedi. Mıh gibi çakıldım yerimde, vücudumu bir ateş sarmaladı, bacağım kurşunları yeni yemiş gibi sızladı. Korkuyla ve usulca döndüm geriye, ensesi göz hizamdaydı. Kısa bir an geçmişi sardım kafamda,

“Kimsin sen?” dedim.

Yavaşça bana doğru döndü, soğuk kara gözlerini, gözlerime kilitledi,

“Çocuğun var mı?” dedi.

Gözlerimi kaçırdım, “Kimsin ve benden ne istiyorsun?” dedim.

“Senden istediğim bir şey yok. Ben vicdanını arıyorum. Buralarda mı?”dedi.

“Vicdanım mı,” diye düşündüm.

Ona yirmi yıldır vicdanımı güzel ninniler söyleyerek uyuttuğumu söylesem mi?  Ya da, “Öldü,” mü desem?

Göğsüm daraldı, aldığım nefes sığmadı içime. Kalbim göğüs kafesimi tokmaklıyordu. Hiç konuşmamaya karar verdim. Sükûnetle onun konuşmasını bekleyecektim. Ama konuşmuyordu, benden bir cevap bekliyordu. Tiyatro sahnesinde repliğini unutan ben, karşımda iki kişilik oyunun hem yazarı hem oyuncusu… Yirmi  yıldır tüm benliği ile bu anı planlamış ve benim cevabımı biliyormuş gibi bakıyor. Ama ben bilmiyorum; ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ateşini körüklesem, atılsa o an üstüme… Bir yanım, bırak, onun istediği gibi olsun her şey diyor, dikleş, seni tartaklamasına izin ver, sen yerde ağzın burnun kan içinde yatarken de yirmi yıldır içinde biriken kinini nefretini kussun.  Diğer yanım hala on yaşında bir çocuğun gözlerinin mağduriyetine donuk ve esir.  Gözleri, soğuk kara gözleri üstümdeydi, başımı kaldırdım, gözlerimiz yeniden çakıştı. Yirmi yıl önceki gibi, bir farkla, o zaman ikimizin gözleri de korku ve dehşet içindeydi. Ben susmaya devam edince daha fazla dayanamadı:

““Berxê min,” dedi. Sustu ve devam etti, “Annem bize böyle seslenirdi, kınalı kuzularım, “Berxê min.”

…“Komutanım evden çocuk ağlamaları duyuluyor,” dedi er.

“Ne yabacağız komutanım?” dedi başka bir er.

“Teslim olması için bir şans verelim. Kimse ben söylemeden ateş etmesin,” dedim.

Atıldım, “Sizden birinin ihbarı üstüne oradaydık. Bir teröristin peşindeydik biz.”

“Siz kimsiniz, biz kimiz?” dedi. Sustu yeniden, benden bir yanıt bekliyordu, gözleri gözlerimde.

“Bir, üç, beş, yedi, ölen kardeşlerimin yaşı. Ellerinde olmayan sebeplerle dünyaya geldikleri coğrafyanın yazgısının bedelini ödedi onlar. Terörist dediğin de daha on yedisinde değildi. Çocuk sayılırdı o da. Ölüm döşeğindeki anasını, son bir kez görüp, helallik almak için gelmişti. Bugün yarın öleceği beklenen anasından önce öldü. Amcamdı benim.”

“Teslim ol!” çağrısına cevap alamamıştık. O küçük birliğin başındaydım.

Ben daha ne yapacağıma karar vermeden evden üstümüze doğru ateş açılmıştı. Bu olaydan bir hafta önce pusuya düşürülen bir birlikten üç arkadaşımızı kaybetmiştik. Hepimiz çok gergindik.

“Söylesene biz kimiz? On yaşından beri bana bunun cevabını verecek birini arıyorum. Peki ya siz? Nedir paylaşamadığımız? Farkımız ne?  Bizim analarımız da sizin analarınız kadar sever yavrularını, bizim yaralarımız da kanar, eceliyle ölmek bizde de makbuldür, zamansız ölümler bizi de yakar.”

Olduğu yere, dizlerinin üstüne çöktü ve sarsıla sarsıla, sessizce ağlamaya başladı. “Yüreğim kanıyor. Neden böyle oldu? Neden? Neden be?” diyerek sağ eliyle göğsünü yumrukluyordu.

Ateşe karşılık verdik. Seçme şansımız yoktu. Kurşun yağdı evin üstüne. Gergindik, korkuyorduk. Nihayet ateş kesildiğinde, sessizce yaklaştım evin kapısına, kurşunların delik deşik ettiği kapı kilidi parçalanmıştı, açıktı kapı. Elim tetikte, sağ bacağımla kapıyı araladım. O anda kurşunlar arka arkaya saplandı bacağıma.

“Neden susuyorsun? Yirmi yıl susuşunu görmek için mi bekledim ben,” dedi. Başını kaldırarak, ıslak kara gözlerini yeniden dikti gözlerime. Çöktüm dizlerinin dibine. O an vicdan ninnim döküldü dudaklarımdan:

“Teslim ol çağrımıza ateşle karşılık verildi. Eve girdiğimde ben vurulunca arkamdakiler panikle içeriye tekrar kurşun yağdırdı. Her şey bir  kaç saniyede oldu. Hiç anlamadım. Acı içinde düştüğüm yerden izledim olanları. Önce bir çocuk fırladı ortaya, ardından kucağında ağlayan bebekle bir kadın, sonra başka bir çocuk ve ardından da bir adam.”

“Aklınla konuşuyorsun. İnsanı insan yapan vicdanıdır. Yaralı olan bacağındı, ağzın sağlamdı, ‘Durun, ateş etmeyin,’ diyemedin mi? ” dedi.

“ Diyemedim. Bir anda oldu, bir anda, anlamadım. Hiç birimiz anlamadık. Ben bunları düşünmedim mi sanıyorsun? Aklım olmasaydı, vicdanım beni çoktan öldürmüş olurdu,” dedim. Nemlenmişti gözlerim.

Düştüğüm yerde acıyla kıvranırken gördüm onu. Korku dolu gözlerimiz çakıştı. Sekinin altında saklanmıştı, elleriyle kulaklarını kapatıyordu. “On yaşında,” demişlerdi, “On yaşında bir çocukla, yaşlı ve hasta bir kadın hariç hepsi ölmüş.”

O çocuk, on yaşında, ölüme, şiddete kulaklarını elleri ile kapatan çocuk. Annesinin, babasının kardeşlerinin cansız bedenlerinden yayılan kandan irkilmiş, korku ve dehşet içinde, hayatı o anda açılmayan bir düğüme dönüşmüş, on yaşındaki o çocuk…  Yüreğini o günden sonra avucunun içine alarak yürümüş. O an duran kalplerin esiri olmuş o çocuk.

Bir gün hesaplaşmak için karşıma çıkacağı hiç aklıma gelmemişti. Razıydım, onun içini soğutmak için o an son nefesimi vermeye razıydım.

“İntikam için mi geldin?” dedim.

“İntikam derken öldürmeyi kastediyorsan; hayır… Ben o güne dair kendi sesimden başka bir ses duymak istedim. O günden bana kalan tek şey senin yüzün ve gözlerin. Başka hiçbir fotoğrafım yok,” dedi

“Yaptın işte, uyuyan vicdanımı uyandırdın. Artık bir daha uyutmam mümkün değil. Yakamı bırakmaz,” dedim.

Sustuk, ikimizde çöktüğümüz kaldırımın yarıklarında bir cevap arıyorduk. Sonsuz kadar uzun geldi bana bu susuş. Yine onun sesi bozdu sessizliği,

“Sence biter mi?” dedi aynı soğuk gözlerle bana bakarken. Tam olarak neden bahsediyordu? İnsanın insana yaptığı zulümden mi, yapılan etnik ayrımdan mı, filler tepişirken ezilen çimlerden mi?

“Bilmiyorum,” dedim.

Çöktüğü yerden kalktı yavaşça, geldiği gibi arkasını döndü ve gitti. Arkasından seslenmek, “Beni, bizi affet çocuk,” demek istedim. Dilim dönmedi ağzımda. Biz çöktüğümüz yerde onun arkasından baka kaldık; vicdanım ve ben.

 

 

 

 

AYAK İZLERİ

Lütfen biraz sessiz olun, duyamıyorum. Yeni yağmaya başlamış karın, buz gibi sulara uzanan iskelenin üzerinde oluşturduğu ince tabakadaki 43 numara ayak izlerinin sesini duymaya çalışıyorum. Gidişi olan ama dönüşü olmayan ayak izlerinin sesini. Kararlı bir biçimde buz gibi sulara, dünyadan çıkış kapısına doğru ilerlemiş ayak izlerinin sesini. Hişt duyuyor musunuz? Yarınlara uzanabilecek bir umudu yok bu ayak izlerinin. Açık denizlerden büyüyerek, köpürerek gelirken kıyıya vurup sönmüş bir dalga sanki.

Duyuyor musunuz? Bir zamanlar bedenini ve benliğini dünyayı güzelleştirmeye adamış. Bunun için mücadele vermiş. Sevmiş, sevilmiş. Ama yaşama tutunduğu dal çürük çıkmış. Düşmeye başlamış. Bir taşa tutunmuş sonra, taş yerinden sökülmüş. Uçurumdan hızla düşmeye başlamış. Bir ağacın dalına dolanmış yılan kuyruğunu uzatmış ona. Çaresiz tutmuş kuyruğu, güvenmiş yılana. Ama yılan bu, ilk can yanmasıyla birlikte dişlerini geçirmiş bu zavallı bedene. Çok güçlüymüş yılanın zehri, felç etmiş onu. Karanlık ve dipsiz gibi duran uçurumda yuvarlanmaya başlamış. Tutunacak bir dal, bir taş görse de kollarını oynatamadığından uzanamamış. Çaresizmiş, ilk o zaman aklına gelmiş dünyadan çıkmak fikri. Böylece yuvarlanmış, yuvarlanmış. Sonunda dipsiz gibi duran uçurumun dibine ulaşmış. Düştüğü yerde konuşamaz, yürüyemez durumdayken, görüyor, duyuyor ve düşünebiliyormuş. Bu durum onu delirtmiş. Kesin kararını vermiş o da; dünyadan çıkılacak.

Geride 43 numara kararlı ayak izlerini bırakarak çıkıp gitmiş dünyamızdan. Hişt duyuyor musunuz? Bu ayak izleri çok şey olmak istemiş, yaşamdan çok şey beklemiş. Olmamış, yaşam cimri davranmış ona. Hiçbir şey olmamışlığın ağırlığıyla ezmiş zemini ayakları. Dünyadan çıkmanın en iyi zamanıdır kış mevsimi, hiç tereddüde yer bırakmaz. Hişt, sessiz olun lütfen.