GİZEM

İlk romanımın yayınlanmasının ardından çok zaman geçti. Ben ikinci kitabımın üstünde çalışıyorum. Ya da çalışmaya çalışıyorum. İlk kitabımın altında eziliyorum. Ummadığım bir başarı sağladım. Şimdi ise yazacak hiçbir şeyim kalmamış gibi. Bir sürü kitap var yazım masamın üstünde, çaresizce onlardan bir şey bekliyorum; Bana ilham verecek, beni ateşleyecek birkaç satır. Yok, yok yok. Tüm fikirlerimi, tüm yaşanmışlıklarımı birinci kitapta kullanmıştım, yeni bir kitap için özel bir şeyim kalmamıştı. Eğer söylendiği gibi bir ilham perisi varsa, şimdi ortaya çıkmasının tam zamanıydı.

Cervantes’in hayatına imrenmeye başlamıştım. Bütün gün yiyor, içiyor, yalanıyor ve uyuyordu. Ne kaygısız bir hayat. Adını bile öğrenememişti, biraz aptaldı sanırım. Ama bu dünyada mutluluğun formülüne mutlaka katılması gereken, elzem bir malzemeydi aptallık. Müzisyen bir arkadaşım kedisine piyano çalmayı öğretmişti. Bizim miskin Cervantes’e yemek koymayı unutsam, bir miyav demeye bile yeltenmez. Ama iyi bir dinleyicidir; kendi kendine konuşur gibi rahat olabilirsin, hiç yargılamaz, sözünü kesmez.

O gün yine çaresizce elimdeki kitapları karıştırıyor bir yandan da Cervantes’le konuşuyordum: “Bu gün yine tek satır bile yazamadım oğlum. Arkamdan gülüyorlar. İlk kitabın satışları da düştü. Birkaç reklam filmi senaryosundan aldığımız para da suyunu çekiyor. Öyle bakma, yakında sana kaliteli mama alamayabiliriz.” Cervantes yattığı yerden gerinerek kalktı. Acıktı ya da tuvalete gidecek diye düşündüm. Ama Cervantes o zamana kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı; yazı masama çıktı ve klavyemin üstünde, kendi ekseninde döne döne tırnaklarını cilaladı. Şaşırmıştım, yerimden fırladım; “Yapma aptal kedi, in oradan.” dedim. O hiç aldırmadı sakince yere atladı ve yine daha önce hiç yapmadığı gibi bana bakıp kısa bir miyav dedi. Bu kısa miyavla Cervantes; “Korkma be yemedik, zaten bir bok yazdığın da yok” diyor gibiydi.  Haklıydı. Bir zarar vermiş mi diye klavyeye ve ekrana bir göz attım; Ekranda bir takım harfler ve sayılar vardı. Gülümsedim. Cervantes kalitesiz mamayı duyunca birden yazar olmaya karar verdi galiba. Tam silecekken bu dizilimin ilginç olduğunu fark ettim. Bir takım harfler ve bir asal sayı, yine bir takım harfler ve bir asal sayı. Tesadüf olamayacak kadar enteresandı. Cervantes’e baktım, mama tabağının başında katur kutur yemek yiyordu. Olabilir miydi? O kadar çaresiz kaldım ki tanrı, ilham meleği ya da daha başka gizemli bir güç bana kedim aracılığıyla bir mesaj yolladı. Bana kalan bu mesajı çözmekti. Hemen bir kâğıda yazdım. İlk aklıma gelen masanın üstünde dağınık duran kitaplar oldu. Bu harfler kısaltılmış kitap isimleri olabilirdi, sayılarda yararlanacağım sayfa numaraları. Tesadüf bir kaç tanesini biraz zorlamayla eşleştirsem de sonuç umduğum gibi çıkmadı. Yazar isimleri kısaltmaları diye düşündüm, ondan da bir sonuç çıkmadı.  Birkaç gün uğraştıktan sonra, Cervantes’ten yeni bir ipucu almanın peşine düştüm. Ona, günde üç öğün en iyisinden yaş mama vaadinde bile bulundum. Tehdit ettim; Arkadaşımın çok yaramaz bir oğlu var. Bir keresinde arkadaşım oğluyla bize gelmişti. Cervantes’i doğduğuna pişman etmişti bu oğlan. Seni ona veririm dedim, yemin ettim. Ama Cervantes hiç oralı olmadı.

”Aptal kedi, aptal kedi başıma ne işler açtın ya. Delinin attığı… sen deli değilsin ki kedisin. Ya, ben kafayı yedim ya. Durmuş kediyle konuşuyorum. Yazmam lazım benim yeni bir şeyler üretmeliyim. Sokayım senin gizemine.”

Vazgeçmiştim, hatta bu olayı unutmuştum. Keşke hiç hatırlamasaydım. Benim boş boğazlığım yok mu? Hem de Hakan’ın olduğu bir ortamda bir iki kadehten sonra hatırlamanın ne manası vardı. Hakan zaten seni aşağılamanın, herkesin içinde küçük düşürmenin peşinde. Onun olduğu ortamlarda ne zaman kendimi göstermek için gösterişli ve süslü laflar söylemek istesem, (Ben çok zekiyim, kitabım büyük ses getirdi, çok okurum, çok bilgeyim, sohbetim müthiştir, Oscar Wilde bile benimle boy ölçüşemez.)  kibarca beni bozar. Onu hiç sevmiyorum, kendini beğenmiş bir züppe. Yine de çok zeki bir adam olduğunu kabul ediyorum. Evli, çocuklu ve tanınmış bir reklam yazarı. Her seferinde onun olduğu ortamlarda daha dikkatli olacağım konusunda kendime söz veriyorum, ama şu boş boğazlığım yok mu? Yine yaptım işte biraz gülmek, bakın ben kendimle dalga geçebiliyorum demek için bu olayı anlattım. Amacına ulaşmıştı aslında, güldük, ilham perilerinin teknolojiyi kullanarak bize ulaşmaya çalışmalarını geyik yaptık. Hakan; Şu gizemli şifreyi görebilir miyiz?” dediğinde uyanmadım, telefonun hafızasına kayıtlı dizilimi önüne koydum. Neyin peşinde olduğunu anlamamıştım. İspat mı istiyordu? Cebinden çıkardığı bir kâğıda not almaya başladığında ben çoktan pişmandım. “Bir de ben bakayım şu gizeme, belki ben çözerim.” İlla ki bir uyuzluk yapacak ya bana… Kıskanıyor beni, evet, kıskanıyor. Öykü ve denemeler karalıyorum diyor ama kimseye göstermedi henüz. Neden? Çünkü cesareti yok.

O gece aldığım alkol bile kafamı dağıtamamıştı. ”Boş boğazlı bir aptalsın sen. Şu çeneni hiç tutamayacaksın değil mi? Söz gümüş ise sukut altındır. Neresini anlamadın bunun? Sen bu güne bugün tek bir kitapla milyonlara ulaşmış bir yazarsın. Ağır ol, ağır takıl. Oscar’a özenme, sen Oscar değilsin. Onun sonu da malum.” Uyumadan önce bir karar aldım; bir süre kimseyle görüşmeyeceğim. Hakan’ı hayatımdan tamamen çıkaracağım.

Birkaç gün sonra o gecenin huzursuzluğunu üstümden tamamen atmıştım. Yeniden yazmaya başlamadan önce ilham için okumayı seçtiğim kitaplara bakıyordum. Hakan’dan bir mesaj aldım; “Mailine bak. Galiba senin gizemi çözdüm.” Kafamın ortasından bir tas kaynar su boşaltılmış gibi oldum. Mailini aynen aktarıyorum:

“NAÇ3YRY7ÇÇYO23KOİİİD29GSYSYY31GDBYD37HP2

Öncelikle tesadüf olamayacak bir ayrıntıdan bahsetmeliyim. Bu dizilimde ki tüm sayılar asal. Asal sayılar çok özeldir. Asildirler, her biri kendine özgüdür, kendilerini böldürmezler, kimseye çarptırmazlar. Bu dizilimde harflerin sonuna gelen ve giderek büyüyen asal sayılar nokta görevini görüyor. Yalnız sondaki iki sayısı kural dışı, en küçük asal sayı, ama asal sayıların en özeli, aynı zamanda çift bir sayı. Şimdi sana gönderilen mesaja gelirsek cümle cümle şöyle:

Ne anlatmaya çalışıyorsun3

Yazdıklarında ruh yok7

Çalmayla, çırpmayla yazar olunmaz23

Kitaplar okunmak içindir ilham almak için değil29

Gösterişli, süslü yazmak seni yazar yapmaz31

Gerçek dışarıda bir yerde duruyor37

HP2

Bu son bölümü çözemedim, sanırım bilgisayarının imzası. Asal sayıların giderek büyümesi yaşanmışlıkların insana katkısını temsil ediyor. Benden bu kadar gerisi sana kalmış.”

Birisi tarafından evirile çevrile dövülmüş gibiydim. Çok kızgındım.  Bilgisayarımda dâhil elime ne geçerse fırlattım. Hazmetmesi çok güçtü. Hakan hakkımdaki düşüncelerini benim de yardımımla, zan altında kalmadan daha güzel nasıl dile getirebilirdi? Bağıra bağıra, hiç oturmadan hızla bir oyana bir bu yana yürüyerek önce Hakan’a sonra kendime ve Cervantes’e küfürler yağdırdım. Sonunda bitkin bir biçimde kendimi koltuğa attım. Bundan nefret etsemde Hakan haklıydı,  eksiği var fazlası yoktu. Saatlerce kalkmadan tavanı izledim ve bir karar verdim. Her şeyi geride bırakıp gerçeğin peşine bir yolculuğa çıkmak. Beni kimsenin tanımadığı yerlere, belki adımı bile değiştiririm. Yanıma sadece taşıyabileceğim bir sırt çantası alacağım. Gerçekten okumak istediğim bir iki kitapta alırım. Cervantes için üzgünüm onu, o yaramaz oğlana vermekten başka çarem yok.

İşte buradayım, şarka doğru giden bir trenin içinde ve bu satırları yazıyorum. Kimseyle vedalaşmadım. Telefonumun hattını ve tüm sosyal medya hesaplarımı kapattım. Yeni bir hat aldım, kullanmayı düşünmüyorum, tedbir olsun diye. Şimdi Hamlığımı atıp Pişmeliyim. Yaşanmışlıklarım beni büyütse de, sonunda, alçak gönüllülüğün katacağı hikmetle ideal insana daha çok yaklaşacağım.

ALDIĞIM YANIT

Arabadaydım. Radyoda çalan şarkı mı etkiledi beni? Duygusallaştım. Elli yaş merdivenlerini tırmanıyorum ama henüz hiçbir şeyim. Kimse duyamazdı beni. Etrafta çok arabada yoktu. ”NEDEN?” diye bağırdım avazımın çıktığı kadar; “NEDEN? Elimden gelen her şeyi yapmadım mı? Tevekkül diyorsun, işte tevekkül. Neden yolumu kapatıyorsun, bir bildiğin mi var? Bir şey olmak için çaldığım tüm kapılara kilit üstüne kilit ekliyorsun. Bilmek istiyorum. NEDEN? NEDEN?” Tali yoldan bir araba önüme çıktı. Yol vermek istemedim ama durmaya niyeti yoktu. Kızdım ve yavaşladım. Tam önümdeydi artık. Arka camında, tüm camı kaplatacak şekilde şöyle yazıyordu; ” Belki bir gün anlarsın.”

O

Şiddetli yağmur ve ona eşlik eden rüzgâr… Dışarıdayım. Şemsiyem, kalitesiz şemsiyem paramparça oldu. Ayakkabılarım, kalitesiz ayakkabılarım su aldı. Caddeden geçen arabalar su birikintilerini bana doğru savuruyor. Gidecek bir yerim, kuru ve sıcak bir yuvam yok benim. Hava kararıyor. Evlerin lambaları yanıyor ufaktan. Sıcacık evlerin içi, kuru, tencereler kaynıyor ocakta. Ben yalnızım, sırılsıklamım, üşüyorum, gidecek bir yuvam yok benim. Hakkâri’ye mi gitsem ben.

O nerede? Başımı yağan yağmura inat, yukarı çeviriyorum. Yağmur damlaları gözlerimin içine doluyor. Onu görüyorum. Sıcacık evinin penceresinden sokağa bakıyor. Siyah saçlarını ensesinde toplamış, kaçak birkaç tutam saçı yanaklarını yalıyor. Siyah balıkçı yaka bir kazak var üstünde. Elinde tuttuğu bardaktan dumanlar yükseliyor. Kuru, kupkuru o. Dolgun dudaklarında bordo ruju. Bakımlı tırnaklarında bordo ojesi. Hakkâri’ye yolu düşmemiş daha. İşte mutluluk, işte huzur. Sıcacık, kuru. Gidecek yeri olan insanlar koşarak geçiyorlar yanımdan. Ben olduğum yerden, onun penceresinin olduğu apartmana bakıyorum. Üşüyorum, sırılsıklamım. O, camdan bakmayı sürdürüyor. Beni görmüş müdür? Dumanı tüten bardağını dudaklarına götürüyor arada. Ne düşünüyor? Gözlerinde bir hüzün mü var? Mutlu olmalı o. Çok mutlu olmalı. Yoksa bir anı mı düşürdü gözlerine bu hüznü?

Aylarca uykunun en tatlı yerinde, sıcacık yataklarından kalkıp tarladan topladıkları tütünü, tek tek dizdiler iplere. Kuruyacak onlar, çıtır çıtır kuruyacak. Kara bulutlar kaplıyor gökyüzünü aniden. Emekçi aile telaşla koşturuyor. Tütün kargılarının üstü örtülmeli, ıslanırsa mezarlığın oradaki çukura gömülecek tüm emek. Rüzgâr izin vermiyor emekçilere. Yağmur bastırıyor aniden. Tüm çabalar boşa, ıslanıyor tütünler. Islanıyor çocuklar, ıslanıyor anne, baba. Pes ediyorlar. Sırılsıklam eve atıyorlar kendilerini. Anne ağlıyor, dizlerini döverek. Baba sessiz, çok üzgün. Çocuklar bekleşiyor sırılsıklam ve üşümüş. Tencerede horoz kaynıyor. Islak kıyafetlerini çıkarmaya cesareti yok çocukların.  O, “Tüh!”  diye düşünüyor. “Yenmez artık o horoz.”

Ben sırılsıklamım, üşüyorum. Yağmur ve rüzgâr hız kesmiyor. Islak giysilerim ağırlaştı. O bir kez daha götürüyor dudaklarına, dumanı tüten fincanı. Ben yola çıkmaya karar veriyorum. Hakkâri yolcusu kalmasın.

 

GURUR VE İNAT

Emekli hâkim Hulusi Bey çalışma odasında, masasının başında, dalgın, kucağında ki kedinin tüylerini okşuyordu. Sonunda kurtuluyordu! Babası almaya gelmişti, altı yaşındaki Barış’ı. Bavulları bile hazırdı. Mutlu olmalıydı, ama değildi.

Kediyi kucağından indirip yerinden kalktı, duvarda ki fotoğrafa doğru yürüdü. Bu karısı ve biricik kızlarının fotoğrafıydı. Kızlarının üniversiteyi kazandığını öğrendikleri gün, bizzat kendisi çekmişti bu fotoğrafı. O gün ne kadar mutluydular, nerden bileceklerdi ki. Meğer yavru kuş bir daha yuvaya dönmemek üzere uçuyormuş.

Canından bile çok severdi kızını, bir dediğini iki etmezdi.

Kızları küçükken, karısı sık sık;

“Bu kızı çok şımartıyorsun, sonra baş edemeyeceğiz haberin olsun.” derdi. Ama o hiç böyle düşünmüyordu. Sevgiden, sevgiyi göstermekten ne zarar gelirdi.

Bu küçük oğlanı da seviyordu işte, niye göstermiyordu bunu? Neydi bu çocukla alıp veremediği? O ne kadar kendini ondan uzak tutmaya çalışsa da oğlancık bir kedi gibi sokuluyordu ona. Karısı çok kızıyordu;

“Ne suçu var bu çocuğun Hulusi Bey? Bak nasıl da seviyor seni, dede diyor da başka bir şey demiyor.”

Ara sıra parka götürüyordu Barış’ı. Bir keresinde Barış yanında bir çocukla koşarak yanına gelmişti.

“Dede gökyüzünde kaç tane yıldız var?”

Şaşırmıştı Hulusi Bey;

“ Milyarlarca.” deyip geçmişti.

Barış yanında ki çocuğa dönüp;

“Ya, ben sana demedim mi? Benim dedem her şeyi bilir.” demişti.

Kızları üniversitenin ikinci yılında hamile kalmıştı. Karısı, başlangıçta bu kara haberi Hulusi Bey’den saklamış, kimse duyurmadan çözmeye çalışmıştı. Ama kızı da inatçılıkta Hulusi Beyi aratmıyordu, annesinin bulduğu tüm çözümleri reddedip bu çocuğu doğurmaya karar vermişti. Kendisinden beş altı yaş büyük kaptan sevgilisiyle doğuma birkaç ay kala nikâh yapmışlardı. Bu nikâha Hulusi Bey gitmemişti. Kızını defterden silmişti. Onun için ölen kızı doğum sırasında, gerçekten ölünce, Hulusi Bey inat ve gururundan tek damla gözyaşı dökmemişti.  Ortada kalan bebeğe kaptan olan babanın bakması imkânsızdı. Yalvarmıştı karısı;

“Babası işlerini yoluna koyup, yerleşik düzene geçene kadar bakalım bari. Yoksa çocuk yuvasına bırakmak zorunda kalacak.”

“Ne halin varsa gör.” demişti. Onun gönlü de böyle bir şeye razı olamazdı. Ama gurur ve inat!

Çabucak geçmişti yıllar. Babası düzenini kurmuş oğlunu almaya gelmişti. Karısı günlerdir ağlıyordu. Çocukta korkuyordu galiba, sadece birkaç kere gördüğü bu adamla gitmek istemiyordu. Sürekli;

“Sizi bir daha göremeyecek miyim? Siz neden gelmiyorsunuz?”deyip duruyordu.

Yeniden evlenmişti adam. Üvey bir annesi olacaktı Barış’ın. Üvey anne vahşeti yaşayacaktı belki de. Babası çocuğa hediye diye oyuncak tabanca getirmişti. Çocuk yetiştirmekten anladığı yoktu.

Biliyordu.” Götürme çocuğu burada kalsın” dese babası hayır demezdi. Ama diyemiyordu.

İçerden Barış’ın sesi geliyordu.

“Dede. Dedem nerde?”

Vakit gelmişti. Kurtuluyordu, gözlerini sımsıkı yumup, yumruklarını sıktı. Göz pınarında ki yaşları geri gönderdi.

Barış’ın koşarak çalışma odasına geldiğini duydu.  Kapıda durmuştu, biliyordu kapıyı vurmadan bu odaya giremezdi yoksa dedesi çok kızardı. Küçük parmaklarıyla kapıya vurup, ürkek açmıştı;

“ Dede, biz gidiyoruz, taksiyi çağırdık.”

Minicik elleriyle dedesinin elini kavrayıp önce dudaklarına sonrada yavaşça anına götürüp, bıraktıktan sonra, başı önünde beklemişti. Hulusi Bey artık göz pınarlarına hükmedemiyordu. Sımsıkı sarılmıştı Barış’a. Onu, hiç kimse alamazdı ondan.

28 MART 2007

ATÖLYE ÇALIŞMASI

 

İNSAN TOPLULUĞUNDA DİŞİ OLMAK

Yabancı bir filmde kadın, aldattığı kocasından af diliyordu; “Duyusal bir şey değildi, bedenseldi.” Birisi beni aydınlatsın lütfen, tecavüz olayında bizim kadınımızı zan altında bırakacak nasıl bir duygusallık söz konusu? Günümüzde hala tecavüze uğrayan kadınlar kirlendiği için öldürülmezlerse tecavüzcüleriyle evlendiriliyorlar. Kendilerini dünyaya getiren, canıyla, kanıyla besleyip büyüten kadına karşı erkeklerde ki bu acımasızlık neden? Arkeolojik kazılar geçmişte ölen kocalarıyla birlikte diri diri gömülen kadınları işaret ediyor. O kadar geriye gitmeden İslamiyet öncesi toplumların kız bebeklere yaptığı muamele ortada. Kadınlardan korkuyorsunuz. Evet, siz erkekler kadınlardan hep korktunuz. Cennetten kovulmanızın tüm sucunu kadına yüklediniz ve o günden sonrada kadının elini ayağını kırdınız, ev dediğiniz hapishanelere kapattınız, düşünmelerini yasakladınız. Bizi hareketsiz bıraktınız. Dünyaya kadın olarak gelmenin büyük bir şanssızlık olduğunu düşündürttünüz bize. Bir kadın olan Rosa Luxemburg, “Hareket etmeyen zincirlerini fark edemez.” demiş. Bazı kadınlar hareket etti, o zincirleri kırdı. Erkeklerden daha aptal olmadığımızı, fırsat verilirse en az onlar kadar başarılı olabileceğimizi kanıtladılar. İsimlerini saymak sayfalar alır. Tüm o kadınlara sonsuz teşekkürler.

Yapmayı hayal ettiğim bir şey var;  tüm insanlığın hafızasından, kadınla ilgili tüm olumsuzlukları silmek. Keşke bu mümkün olabilseydi. Her şey daha çabuk güzelleşirdi. Ama ümitsiz değilim, zaman alsa da her şey daha güzel olacak. Bir Kızılderili atasözü der ki; ”Doğum yapan her şey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kâinatın dengelerini erkeklerde anlamaya başladıkları zaman, dünya daha iyi bir dünya olmak üzere değişmeye başlayacaktır.”

Hadi oturduğunuz yerden kalkın, görünmez hapishanelerinizin kilidi öylece ulaşamayacağınız yükseklikte. Kendinize basamak yapacağınız şeyler bulmalısınız. En iyi basamak kitaptır. Ders kitapları, diplomalar, edebi kitaplar… O kilide ulaşın. Gerekirse tırnaklarınızı kullanarak tırmanın. Dünyada ki kadın yarası kapanmalı, kendi yaramızı kendimiz saralım.

YARADANA (DE PROFUNDIS)

Dünya uyuyor. Yalnızca ben uyanığım, bu saatte sana kulluk edecek tek ben varım. Everest’in zirvesindeyim. Kocaman bir ateş yaktım. Dumanı atmosferi sarıyor. Artık beni fark etmelisin. Beni duymalısın. Beni görmelisin. Bak ellerimim sana doğru açıldı, bağırmaktan sesim kısıldı. Lütfen artık beni yok sayma. Sana anlatacaklarım var. Özlemlerim, ıstıraplarım, silinmesi gereken kötü anılarım, şikâyetlerim, şükürlerim… Yarattığın kuluna, dünyanın yaşanmaya değer olduğunu göster. İkna et beni. Kendimi bu koca ateşe neden atmayayım? Neden kendimi bu yükseklikten boşluğa bırakmayayım?  Konuş, konuş, konuş ne olur konuş.

DERGİ

Elinde popüler bir kadın dergisini tutuyordu. Merak ettiği tüm soruların cevabı buradaydı.  Okumaya başlamıştı ki açık kapıda bir karartı belirdi. Başını kaldırdı, bir kadın elinde tuttuğu kâğıdı ona uzatıyordu. Çok sert baktı kadına, elini uzattı. Aldığı kâğıda bakıp sertçe:

“Yan odaya geç belden üstünü çıkar geliyorum.”dedi.

Kadın gülümseyerek girdi yan odaya. Dergi masanın üstündeydi, merak ettiği tüm soruların cevabını alacaktı birazdan. Yerinden kalkıp kadının arkasından odaya girdi. Suratında ki, tiksinti ifadesini saklamaya gerek duymadan,

“Boynunda kolye varsa onu da çıkar.” dedi.

Kadın koyu bir aksanla;

“Va! Va da nası çıkcek o?”

Boynunda ki boncukların dizili olduğu ipi tutarak kendine doğru yaklaşan kadına yine tiksintiyle bakarak geri çekildi. Yardım etmeyeceğini açıkça belli etmişti. Tüm sorularının cevabının bulunduğu dergi masanın üstünde onu bekliyordu.” Mücevher seçerken nelere dikkat edilmeli?”  Kadın kolyenin ipini koparmak için asılıyordu.

“Çakı gibi bi şe yok mu?”

İçinde bir öfke birikintisi vardı. Kısa ve net, “Yok!” dedi. Kadından yayılan koku bir insandan değil de bir inekten geliyor gibiydi. Dergi; “Teninizle uyumlu kokular için anket yapıyoruz.” Kadının üstünden çıkardıkları yerde kocaman bir öbek yapmıştı. Dergi; “ Bu sezon moda da hangi renkler hâkim?” Nihayet kadın kolyenin ipini koparmıştı. Yerlere saçılan boncuklar onu daha da sinirlendi.

“Aaaaa!”

Kadın bu feryadı boncuklarına üzülme diye algılamıştı.

“Ossun, ziyanı yok.”dedi.

Daha fazla uzatmadı, kadına hiç dokunmadan akciğer filmini çekti. Masanın üstünde ki dergi onu bekliyordu. Elinde ki filmi banyo cihazına atıp, karanlık odadan çıktığında kapıda yüzünde tebessümle onu bekleyen kadın;

“Ne vakıt alcez hemşire hanım.”dedi.

“Birazdan çıkar. Otur bekle.”

Kadın ilerde, kucağında eski bir battaniyeye sarılı bebek olan adamı işaretle;

“Çocuğun kanı va, onu nerde yapcez?”

“Koridorun sonunda.”

Dergi oradaydı. Başka bekleyen olmadığından Yerine geçip masaya oturdu. Tüm sorularının cevabını alacaktı.  Tam okumaya başlayacakken, kadın yeniden kapıda belirdi.

“Adamı saldım kana. Benim çocuk isal, yemyeşil.”

Şaşırmıştı. Karşısında bekleyen, şişman kadın çocuk doğurma yaşını çoktan geçmiş görünüyordu.

“O senin bebeğin mi?”

Bu ilgi kadını cesaretlendirmişti. İçeri girip karşısında ki sandalyeye oturdu. Dergi sesleniyordu “Yazdan önce fazla kilolarınızdan kurtulmanın yolları.”

“He ya benim.”

“Kaç aylık o bebek?”

“İki aylık.”

“Sen kaç yaşındasın?

“Otuz altı.”

Bu kadın kendinden yalnızca iki yaş büyüktü. Dergi; ; “ On yaş daha genç görünmek istemez misiniz?”

“Kaç doğum yaptın.”

“Bu altıncı.”

“Neden bu kadar doğurdun? Bak aynı yaşta sayılırız, ama annem gibi görünüyorsun.”

Bunu çevresindeki başka bir kadına söyleseydi neler olurdu. Karşısında ki kadın gülümsüyordu.

“Ee, ben çalışıyon.”

“Ben de çalışıyorum.”

“Senin işinen benimki bir mi?”dedi.

Çoğu kelimesini anlamadığı uzun bir cümle kurmuştu ardından. Ama tarla işinin çok ağır olduğundan bahsettiğini anlamıştı. Derginin tavsiyesi; “Yoğun geçen iş temposunun stres ve yorgunluğunu spa masajıyla üstünüzden atın.”

“Peki, bu kadar çocuğu niye doğurdun?”

“Benim adam çoban, oğlan olsun deyi verin doğurtuyu.”

“Bu oğlan mı?”

“He oğlan.”

Dergi masanın üstünde okunmayı bekliyordu.” Cinsel hayatınızda mutlu musunuz? Anketimize katılın.” Kadının söylediklerini yine tam anlayamamıştı. Bebeğin göbeğini komşusunun kestiğinden bahsediyordu. Demek ki ilkel şartlarda doğurmuştu. Dergi; “Ağrısız, sızısız doğum teknikleri.”

“Diğer çocuklar kız o zaman.”

“He! Üçü öldü ikisi duruyu. Biri gecen sene öldü. Böün inne yapdılar te ertesi gün çocuk öldü. Duymuşundur belki.”

“Yok duymadım. Kaç yaşındaydı?”

“Altı aylığıdı.”

Geçen sene altı aylık bir bebek kaybetmiş, bu sene iki aylık bir bebekle hastane kapısında. Okunmayı bekleyen dergi sabırsızlanıyordu. “Mutlu bebekler, mutlu anneler.”

“Öbür çocukların kaç yaşında?”

“Bir kızım on altı yaşında. Kocada o. Küçcük kız on dört daha. Evde.”

Dalga geçer gibi alaylı konuştu.

“Kız, evde kalmış ya senin küçük.”

Kadın, kendini anlamayan bu şehirli kadına hiç aldırmadı.  Tarlasından zorlukla çıkardığı bilmem kaç çuval patatesi vardı onun. Dergi masanın üstündeydi. “Mal ayrılığı sözleşmesi ile ilgili merak ettiğiniz her şey.” Yerinden kalkıp muhtemelen onlar konuşmaya başladıklarında çıkmış olan filmi kadına verdi.

“Geçmiş olsun. Doktora götür.”

Minnet dolu bakışlarla baktı kadın ona.

“Burda olduğunu bileydim sana pattes getiri veridim. Bi daha gelisem getiri verem.”

Kadın gidince masasına oturdu. Dergi; ” Yedi adımda manalı bakışlara nasıl kavuşulur.”